Ana içeriğe atla

Projeler (Çamlıca Câmii)

Neşet Ertaş'ın babasından naklettiği bir şey var: " 'Baba,' dedim 'Neden sen kendin beste yapmıyorsun, türkü üretmiyorsun?' dedim. 'Oğlum,' dedi 'ozanlar birbirinin devamıdır.' dedi. 'Eğer benim demek istediğimi benden evvel gelip giden bir ozanımız yazmış, gitmiş ise bana o bir miras bırakmıştır. Saygıyla anarak onun sözlerini havalandırırım.' dedi."

Aynı girişi kullanıyorum ikinci kez. Çünkü uyguladığım ve idealim olan düşüncelerin başkalarının dilinden söze yazıya dökülmesi, aklın yolu bir dedirtiyor bana. Uzunca bir zamandır elimde farklı alanlarda düşüncesi olgunlaşmış, hatta kimi neredeyse nihai halini almış birkaç proje var. Bu projelerin hepsi, bitmeye yakın olanı da sadece fikir aşamasında olanı da, aynı sebepten dolayı bekliyor.

Geçen gün bunların arasına Serkan'ın önerdiği bir fikir daha eklendi. Bu arada proje demişken hiç biri öyle hayat değiştirecek şeyler değiller. Hemen hepsi de farklı alanlarda, kimi basit kimi çok fazla uğraş isteyecek ama yapılamayacak şeyler de değiller. Serkan ile proje hakkında konuşurken en çok kaygı duyduğum şeyi birkaç kez dile getirdim; "Daha önce bir benzeri yapılmış bir iş yapacaksak çıtayı bir basamak yukarı çekmeliyiz. Daha iyisini yapamayacaksak o işe hiç kalkışmamalıyız. Ortaya koyduğumuz şey ilk önce bizi tatmin etmeli."

Geçen hafta şu herkesin bildiği kıssayı, Yûsuf ile Züleyha hikayesini, Nazan Bekiroğlu'nun nasıl anlattığından bahsetmiştim. Onlarca sayfayı başını, ortasını, sonunu biliyor olmama rağmen biraz daha biraz daha diye okutacak kadar iyi bir dil ve anlatım vardı kitapta. Yeni bir şey anlatmıyordu Nazan Bekiroğlu. Ama -bence- öncekilerden biraz daha farklı ve akıcı bir şekilde dile döküyordu hikayeyi. Esas kıssadaki üzerine suç atılan kurdun, Yûsuf'un gömleğine kan sürmek için öldürülen ceylanın, iffetsizlikle suçlanmış ve biraz yanlış hatırlanan bir kadının bakış açısından ve bir firavn'ın feryadından da dem vuruyordu. Farklı bir bakış açısı sunuyordu. Yani işini iyi yapıyor, çıtayı bir basamak yukarı koyuyordu. (Kıssanın esas kaynağı ile asla kıyaslamıyorum.)

Hani çoğunlukla sonu hüsran olan ama pek sık rastlanmasa da, bazen "vay arkadaş adam senaryoyu yeniden yazmış sanki" dedirten çok iyi yeniden uyarlama filmler vardır. İşte öyle. Ama bazı filmler de vardır hani Yüzüklerin Efendisi gibi; çıta o kadar yukarıdadır ki uzun süre kimse bir daha el atmak istemez o alana. Hem J.R.R. Tolkien'in öyküsü hem de Peter Jackson'ın uyarlaması için aynı şey söz konusudur.

Bunun dışında işin bir de özgünlük kısmı vardır. Yeni bir şey koyabiliyorsanız ortaya kalitesi ancak kendisi ile kıyaslanarak ölçülebilir. Mesela Türk dizilerini düşünün. Ezel, örneğin. İyi iş değil mi? Ya da tamamen farklı bir dizi İşler Güçler; "Adamlar gerçekten iyiler!" dedirtmiyor mu bazı işler size de? Oturup Monalisa tablosunun daha iyisini de çizseniz eğer ona bakarak yapıyorsanız bu işi; ışığı daha iyi vermeniz, renkler ya da perspektifi daha iyi yatsıtmanız ortaya daha iyi bir sanat eseri koyduğunuz anlamı taşımaz bazı konularda. Tek rakibi kendisi olan şey bıçak sırtı bir durumdadır. Önemli olan o şeyin sahibinin içine siniyor olmasıdır ortaya koyduğu özgünlük ile...


Gerçi günümüzde bu anlayış ne kadar yaygın bilmiyorum. Duydunuz mu bilmem? Çamlıca'ya câmii yapılacakmış! Bunun için bir yarışma bile düzenlenmiş ve eserlerden hiçbiri birinciliğe layık görülmemiş ve iki tane ikinci belirlemişler. Ama yine de ikinci gelenlerden birini onaya sunmaya karar vermişler. "İkinci" gelen projeleri gördünüz mü peki? Projelerin biri şu http://istanbulcami.com/PDF/SAS33.pdf diğeri ise şu http://istanbulcami.com/PDF/AYL46.pdf adreste var. Dernek tarafından yapılmasına karar verilen projenin altı minaresi olacakmış ve Mimar Sinan'ın eserleriyle yarışacakmış! Sinan kim mi? Hani çıraklık eseri Şehzade Mehmet, kalfalığı Süleymaniye, ustalığı ise Selimiye câmiileri olan, 600 sene kadar önce yaşamış ve eserleri günümüze kadar ulaşmış mimar! Ha bir de bilmeyenler varsa diye değinmekte fayda var; Üsküdar ve Edirnekapı'daki Mihrimah Sultan camilerini de yapan mimar olur kendisi. Bu iki caminin de hikayesine bir bakmakta fayda var. Bu arada ikinci "ikinciyi" neden seçmemişler onu da anlamadım.

Neyse konu dağılmasın. Ne diyordum? Özgün, kaliteli ve çıtayı daha yükseğe koyacağından emin olamadığım projelerim vardı ve sırf çıtayı aşağı çekmemek için bekletiyordum! Hatta belki de hiç hayata geçirmeyecektim. Bilmem ki yanlış mı düşünüyorum? Daha iyisini yapamıyorsam var olan iyileri ihya edip övmeyi tercih ederim ne de olsa... İroniye bakın ki şu anlattıklarımı benden daha iyi anlatacak bir sürü kişi vardır. Ama ben hala yazıyorum. İnsanoğlu işte hadsiz!..

Çok uzattım gereksiz yere. Ne diyordu köylü Neşet'in köylü babası: "Eğer benim demek istediğimi benden evvel gelip giden bir ozanımız yazmış, gitmiş ise bana o bir miras bırakmıştır. Saygıyla anarak onun sözlerini havalandırırım."

Yorumlar

  1. Cami yapıyoruz desinler ama, Mimar Sinan'la yarışacağız demesinler...Kimin haddine düşmüş böyle bir ustayla yarışmak..

    YanıtlaSil
  2. Bilakis 2012 yılında Mimar Sinan ile yarışmalılar. Hatta çok çok üstünde eserler ortaya koymalılar. Ama ne estetik olarak ne de teknik olarak birini taklit etmek -usta dahi olsa- yeni birşey üretmek demek değildir.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Fikriniz varsa buradan buyurun...

Bu blogdaki popüler yayınlar

Zamanı eğip, bükmek

Zaman, fiziki boyutların sanal olan dördüncüsü, elle tutulamayan.
Zaman, içinde olayların ardı ardına gerçekleştiği boyut…
Bilim adamlarına göre, aynen ışığın bükülebilmesi gibi zaman da eğrilip, bükülebilir ve eğer doğru koşullar gerçekleşirse yani yeterli hız yakalanırsa önce geleceğe ve daha sonra da geçmişe sıçramak mümkün olabilir. Bunu zaman yolculuğu gibi basit kavramlarla karıştırmayın. Bu şu “an” ın da içinde olduğu bir kavram. Öyleyse ne demek bu?
Bu soruya cevap verebileceğimi pek sanmıyorum, haddime de değil zaten. Ama bu soru etrafında dolaşıldığında dahi çok farklı yerlere çıkan kapılar bulabiliyor insan.
Çok sevdiğim bir çizgi dizide bir keşiş (“Avatar”) hava, su, toprak ve ateşi bükebiliyordu. Tüm dünyayı kurtaracak kişi olan keşişin bile zaman üzerinde böyle bir gücü yoktu. Sonra “Matrix” ve “Neo” var. Ancak o da olaylara hükmeder gibiydi, zamana değil ya da ben öyle algılamıştım. “Aslında bir kaşık yoktu!” ve “Kırmızılı kadın da bir ajandı.” değil mi? Ya “Hiro” için ne…

Geliyor yaklaşmakta olan

Şimdi gece gece bu da nereden çıktı yazısı bu, baştan söyleyeyim. Pastör görünümlü ajanımız ülkesine dönmüş. Ekonomik kriz merhale merhale ilerliyor. Ama inanın ben bunlarla pek fazla ilgilenmiyorum.

Geçtiğimiz günlerde Fatih Altaylı bir yazısında günümüz Türkiye'sindeki problemleri sıralamış en sonundasa bunlardan değil de insanlığımızı kaybetmekten çekindiğine dair bir görüşle bitirmişti. Çok uzun bir vakittir ben de böyle hissediyorum.

Bir süredir internette "Adam sende! Oku diyorsun da insanlarda okuyacak mecal mi bıraktınız?" tarzında görüşlere rastlıyorum. Oysa Yunus Emre, Mevlana okumadan ya da Aşık Veysel dinlemeden neyin geldiğini, yaklaşmakta olanın ne olduğunu ve buna nasıl hazırlanman gerektiğini nereden bileceksin ki! İnsanların ne vakti, ne enerjisi ne de parası varmış okumak için!

Oku derken neyin kastedildiğini bile anlayamaz hale geldik. Yapı söküm yapmadan, cümlenin ya da kelimenin kökenine inmeden okuyup geçmişsin ne olacak ki? "Korka durun ölümde…