Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Ağustos, 2010 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

151° den 182° ye

Son birkaç senedir Ramazan aylarını ya tamamen ya da büyük bir çoğunluğunu yalnız geçiriyorum. Bunun da etkisi vardır mutlaka ama artık İstanbul’daki oruç zamanları eski tadı vermiyor. Etrafta Ramazan ayının geldiğine dair neredeyse hiçbir ibare yok. (Ramazan eğlencesi denilen şeye sonuna kadar karşıyım. Ramazan ayı eğlence ayı değil, fakir ve fukaranın halinden anlamak ve Allah’a yakınlaşmak demektir.) Bu sene iftar çadırları da kurulmayınca ortam iyice bozuldu.
Neyse benim esas olayım bu değil. Olay şu ki gidiyorum. En azından kalan kısmında eskisi gibi vakitler geçirebileceğim ve bayramda da ailemin yanında olacağım. Hem yakınlardan sesler hem de manzaralar için… Gidiyorum yüzümü 151° den 182° ye çevirmeye… Haydi, kalın sağlıcakla…


Dün yukarıdakilerdi aklımdan, kalbimden geçenler. Şimdiyse geçen sene sıkıldım dediğimden on kat daha kötü durumdayım. Memleketimde can kayıplarıda olan, bilinen en kötü doğal afeti var ve ben yarın oraya gidiyorum. Tek tesellim aliemin mahsur kalmak dışı…

Bakış açısı

Kanatlara ihtiyacı yok her uçmak isteyenin
Gökdelenlerin çatıları var, çıkılması zor

Kanatlara ihtiyacı yok her uçmak isteyenin
Asma köprüler var, çılgın denizlerin üstünde

Kanatlara ihtiyacı yok her uçmak isteyenin
Ölüm var be gözüm, ölüm bile var

Kanatlara ihtiyacı yok her uçmak isteyenin
Aşk var be gözüm, sonunda aşk var

Ne yüksek gökdelenlere ne de asma köprülere ihtiyacı yok
Her ölmek isteyenin, aşk var be gözüm sonunda aşk var

Siz bilirsiniz manifestosu

Şu son dönemde burada çok fazla siyasi içerikli yazı yer aldı. Çevremde de çok fazla tartıştım. Sürekli olarak bir şeyler anlatmaya çalıştım. Kendi bakış açımı anlatmak ve bir de buradan bakın demek için çok çaba sarf ettim. Ama sonunda anladım ki bu yaptıklarımın günlük yaşamın hoşça vakit geçirilen zaman dilimleri olmaktan öteye anlamı yok! Ben de vazgeçtim. Bu da buraya yazacağım son siyaset ve ülke gündemi içerikli yazı olacak. Sırf ben demiştim ya da siz demiştiniz diyebilmek için yazıyorum bunları.
Çokça Ak Parti hükümetinin politikalarını savunurken buldum kendimi. Açılım politikası dışında yapılanlardan neredeyse hiçbirine karşı çıkmadım. Hatta açılım politikasında da sadece yönteme karşı çıktım. Aşağıda bazılarını ve görüşlerimi son kez özetlemeye çalışacağım.
• Evet, bana göre bu ülkenin günümüzde bir Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır. Ancak bazıları bu sorunun olduğunu inatla söylüyorsa ve geçmişte gerçekten böyle bir sorun varsa; bu, çözümlendi şeklinde rafa kaldırılma…

Zamanı eğip, bükmek

Zaman, fiziki boyutların sanal olan dördüncüsü, elle tutulamayan.
Zaman, içinde olayların ardı ardına gerçekleştiği boyut…
Bilim adamlarına göre, aynen ışığın bükülebilmesi gibi zaman da eğrilip, bükülebilir ve eğer doğru koşullar gerçekleşirse yani yeterli hız yakalanırsa önce geleceğe ve daha sonra da geçmişe sıçramak mümkün olabilir. Bunu zaman yolculuğu gibi basit kavramlarla karıştırmayın. Bu şu “an” ın da içinde olduğu bir kavram. Öyleyse ne demek bu?
Bu soruya cevap verebileceğimi pek sanmıyorum, haddime de değil zaten. Ama bu soru etrafında dolaşıldığında dahi çok farklı yerlere çıkan kapılar bulabiliyor insan.
Çok sevdiğim bir çizgi dizide bir keşiş (“Avatar”) hava, su, toprak ve ateşi bükebiliyordu. Tüm dünyayı kurtaracak kişi olan keşişin bile zaman üzerinde böyle bir gücü yoktu. Sonra “Matrix” ve “Neo” var. Ancak o da olaylara hükmeder gibiydi, zamana değil ya da ben öyle algılamıştım. “Aslında bir kaşık yoktu!” ve “Kırmızılı kadın da bir ajandı.” değil mi? Ya “Hiro” için ne…

Beyhude

Be hey beyhude nefsim
Hep ait olacak bir kapı aradın.
Gece oldu havada,
Gün oldu karada baktın.

Be hey beyhude nefsim
Başkalarının kapısına kul olmak istedin.
Kurtuluşun yolu ayrı,
Varacağın yer ayrı gezdin.

Be hey beyhude nefsim
Aidiyetini sunacak bir us aradın durdun.
Us'lu üstatlar geldi,
Us'lar üstatlarla gitti.

Be hey beyhude nefsim
Bir gün kapıda kul,
Öteki gün köpek oldun.
Oldun da unuttun.

Be hey beyhude nefsim
Aidiyeti sunulacak olanı unuttun
Bidate daldın.
O'na aracılar aradın.

Be hey beyhude nefsim
Her hayrın başı değil mi adı?
Değil mi ki O, Ekber?
Düştün, sarılacak kimi ararsın?

Be hey beyhude nefsim
Aradığın aidiyet, kurtuluş işte tam burada.
Ne havada ne de karada
Yakın, doğru baktığında senden de sana.

Bunlar "Elit" değil..! Vatansever..!

... Kendisi dahi kabul etse, ben bu konuşmayı yaptım, bu seminerde böyle bir senaryo konuşuldu dese eski bir komutan, masumiyet karinesi gereği suçsuz ve vatanına şerefle hizmet etmiş bir subay olurmuş. O yüzden suçlu olamazmış. Güney sahillerinde bir yerlerini yayarak otururken kalp krizi riski olmayan çok değerli eski komutanımız, tutuklamayı duyar duymaz bir anda yüksek kalp krizi riski ile hastaneye yatsa da bunda hiçbir sorun görülmezmiş. Kimse de çıkıp “lan” arkadaş sen o sıcakta ne yapıyordun diye sormazmış. ...
Git kebabına devam et sen yine. Şerefin yüzünden hiç eksik olmasın. Benim OKS, ÖSS, KPSS'yi kaçıran gencim/vatandaşım raporla hayatını kurtaramazken. Sen yat yumurtalarının üstüne kebap yap, başında da doktor/hemşire beklesin. Şeref ve haysiyetini sergilemeye devam et… Hipokratmış, doktormuş, yeminmiş, yüksek kalp krizi riskiymiş, karar bozulmasıymış, iyeleşmiş, miş, miş, şerefsizmiş...
Sonra seni bulup deliğe tıkamayan adalet bu yazdıklarımdan sonra beni bulsun. Bulmaz…

Neden?

Hadi şimdi başlayın yine küfür etmeye Türk Hükümetine, İHH'ya, Hamas'a. Sırf ezilenin yanında olmak gerektiğini düşündüğüm için bana ve benim gibi düşünenlere...
Vatan sevgisinin sövgüden geçtiğini sananlar, başlayın yeniden saldırmaya. Ama bir tek soruma cevap verin:
Halit büyüdüğünde, babası yanında değilse, yaptığı herhangi bir eylemden sorumlu tutulabilir mi?
Doğruya Hamas bir terör örgütü ve İsrail devletine karşı yaptığı eylemlerde terörist eylemler.
Halit'in babası neden götürüldü? Bana değil, biri bunu Filistinli Halit'e anlatsın. Ama onun anlayabileceği dille...

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört (1984) - George Orwell

Aşağıdakilerin tamamı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört (Yazar tarafından verilen orijinal ad Avrupa'daki Son Adam -“The Last Man in Europe”, yayıncı tarafından değiştirilmiştir.) adıyla 1949 yılında yayınlanmış George Orwell’in ünlü romanından sırasıyla alıntıladım. Roman 1947 – 1948 yılları arasında yazılmış. Tarihler çok önemli çünkü yukarıdaki “tek parti” iktidarının icraatlarının anlatıldığı ve birçoğunun Türkiye’ye de uyduğunu düşündüğüm kişiler, uygulamalar ve eylemlerinin doğrudan ve sadece günümüze uyarlanmasını istemiyorum.

“Örneğin, 'iyi’ gibi bir sözcük varken, 'kötü' sözcüğüne neden gereksinimimiz olsun? 'İyi değil' işimizi daha iyi görür. Ya da örneğin, 'iyi'den daha kuvvetli bir sözcüğü ele alalım; harika, olağanüstü ve benzerleri gibi, bir sürü saçma sapan sözcüğe ne gerek var, 'artı iyi' aynı anlamı verir ya da 'çift artı iyi', daha kuvvetli bir sözcük istiyorsak eğer.”