Ana içeriğe atla

Kayıtlar

İhale Düzeni

En son yayınlar

Dava

Baştan söyleyeyim dava deyince ilk aklına gelen Kafka ise sana da geçmiş olsun.

Ben bizim davamızdan bahsediyorum. Biz yani dünyanın tüm ötekileri... Her çoğrafyada adımız değişiyor; afrikada Zenci, amerikada Kızılderili, asyada Türk, ortadoğuda Müslüman, Andoluda ise hepsi birden olabiliyorsun. Bazen Türk bazen Kürt... Bazen sadece kadın bazen de çocuk... Bu davanın adı Türkiye'dir.

Öyle bir an geliyor ki bu ötekileştirme artık bıcağın kemiğe dayandığı gibi bir his vermeye başlıyor. Bir isyan ile ortalık toz duman oluveriyor. İşte o toz bulutuna "dava" diyorum ben. O toz bulutu ilk yükselirken ve ortalık olabildiğince karışıkken öteki düşmesin diye omuz verene de "dava adamı"... Kurtuluş Savaşı, Osmanlı yıkılmasın, Al Bayrak gökten inmesin diye canlarını ortaya koyan dava adamlarının toz bulutudur örneğin. Sonucunda memleketin adı değişmiş olabilir ama dava olduğu yerde durmaktadır.

Kimi zaman Mısır gibi bir yerde darbeciye karşı koyarken "dava adamı"…

Geliyor yaklaşmakta olan

Şimdi gece gece bu da nereden çıktı yazısı bu, baştan söyleyeyim. Pastör görünümlü ajanımız ülkesine dönmüş. Ekonomik kriz merhale merhale ilerliyor. Ama inanın ben bunlarla pek fazla ilgilenmiyorum.

Geçtiğimiz günlerde Fatih Altaylı bir yazısında günümüz Türkiye'sindeki problemleri sıralamış en sonundasa bunlardan değil de insanlığımızı kaybetmekten çekindiğine dair bir görüşle bitirmişti. Çok uzun bir vakittir ben de böyle hissediyorum.

Bir süredir internette "Adam sende! Oku diyorsun da insanlarda okuyacak mecal mi bıraktınız?" tarzında görüşlere rastlıyorum. Oysa Yunus Emre, Mevlana okumadan ya da Aşık Veysel dinlemeden neyin geldiğini, yaklaşmakta olanın ne olduğunu ve buna nasıl hazırlanman gerektiğini nereden bileceksin ki! İnsanların ne vakti, ne enerjisi ne de parası varmış okumak için!

Oku derken neyin kastedildiğini bile anlayamaz hale geldik. Yapı söküm yapmadan, cümlenin ya da kelimenin kökenine inmeden okuyup geçmişsin ne olacak ki? "Korka durun ölümde…

Çöküyoruz...

Aşağıdaki yazıyı gece tamamladıktan sonra adetim olduğu üzere son okumasını yapmak üzere kaydetmiştim. Sabahında haberlerde bir değişiklik var mı diye baktığımda haberin neredeyse tamamının kurmaca olduğu ortaya çıktı. Bu çerçeveden bakarak yazıyı okuyabilirsiniz.

--

Birazdan aşağıda okuyacaklarınız canınızı sıkacak ve suçlayacak birini arayacaksınız. Bulamadığınızda da bana saydıracak ve belki de söverek sayfayı kapatacaksınız. Eğer yazının bir yerinde böyle bir hisse kapılırsanız lütfen devamını okumadan kapatın. Çünkü ilerisindeki hiçbir şey sizin bu fikrinizi değiştiremeyecek.

Bu hafta içinde bir “baba” çocuğunun kıyafeti uygun olmadığı için (pantolon rengi tutmadığı için) okuldan eve gönderilmesi üzerine “gururuna” yediremediği için intihar etti.

Yukarıdaki olayın başından sonuna temiz hiç bir tarafı yok, b*klu değenek misali...

Birincisi; “baba” o pantolonu alıyor. Yani haberin öznesi olan eksiklik ortadan kalkmış. Aile okulun zorunlu kıyafetinin farkında ancak gerekli hazırlığı…

Hayatım benim mi?

Burada tek tek bağlantılarını paylaşmaya gerek duymadığım birçok yazı paylaştım hayata ve hatta kendi hayatıma dair! Kimi kısa öyküler kimi anekdotlar şeklinde ama hepsi sahici...

Günlük tutmak ve bunu bir prensip meselesi olarak görüp paylaşılmış hiçbir yazıyı silmeden, değiştirmeden ilerlemek insana bazı güzellikler getiriyor. Geriye dönüp eski yazılarınızı okuduğunuzda bir şeylerin değişip değişmediğini daha net görebiliyorsunuz. Geçmiş hatalarınızı ve eksikliklerinizi de...

Şimdi bugünden baktığımda başlıktaki sorunun cevabı çok net ve büyük bir HAYIR. Ama bugün dahi devam ettiğim alışkanlıklarım ve yapageldiklerimle neredeyse hiçbir pişmanlığım yok. Ancak...

Hayat denge üzerine kuruludur. Sizin feda ettiğiniz bazı şeyleri sizin için feda edilenler karşılar. Karşılıklılık gibi bir şey değildir bu. Sizin ezip geçtikleriniz ve aşırı tükettikleriniz ise bir başkasının hayatındaki eksikliklere dönüşür.

Daha uzun uzun yazabilirim. Ancak bu kadarı dönüp okuduğumda bugün ve öncesini hat…

Katar

Körfez ülkeleri tiren "katar"ı gibi sıraya dizildiler. Önlerinde biz müslümanların tek kutsal mekanı olan Kabe'yi hiltonların, jonilerin elinde rezil rüsva eden bedeviler yürüyor. Hemen arkasında da demokratik bir şekilde, tek kurşun atmadan, iktidara gelmiş selefini darbe ile devirmiş ve hemen akabinde binlerce insanın sonu olmuş çatışamaları körüklemiş asker üniformalı bir sözde devlet başkanı var. En yakın dostları da israil denen melanetin başındakiler.

Yedi ülke birden Katar'ı teröre destek olmakla suçlayıp tüm siyasi ve diplomatik ilişkilerini dondurdu. Hava sahalarını ticari uçuşlara kapattı. Ticari ilişkilerini de askıya aldılar. Şaşırdım mı? Şaşırmalı mısınız? Hayır. Çünkü asker üniformalı pisliğin yönetime el koyduktan sonra ilk yaptığı şey Gazze'nin tek nefes kapısı olan Refah kapısını yani Mısır ile Filistin arasındaki yegane geçiş kapısını kapatmak olmuştu. Sonrasında da "kaçakçılık" yapılan tünellere su basarak devam etmişti!

Bir kaç hafta…

Başkanlık Referandumu

Uzatmadan, lafı dolaştırmadan söyleyeyim. Etrafımdaki hemen herkes ülkenin tek adam rejiminde daha iyi ve güzel bir ülke olacağını düşündüğümü bilir. Bu savımı da Osmanlı'nın deli padişah bile görmüşken tek bir vatan haini bile görmemiş olması savına dayandırırım.

Bugün ülkede itiraz ettiğim onlarca hatta yüzlerce olay varken neden böyle bir yapıyı destekleyeyim sorusunu kendime hiç sormadım. Yeni maddeleri okuduğumda beğenmediğim bazı maddeler olmasına rağmen en önemli olarak addettiğim madde kararımı vermem de çok etkili oldu.

Gelecek başkanın devlet yönetiminde tamamen kendi kadrosuyla gelip kendi kadrosuyla gideceği gerçeği yeterli oldu. Ayrıca bu ülkede bir daha dayatılarak gelmiş ve ülkeyi 7 sene boyunca kilitleyecek bir Ahmet Necdet Sezer görmek istemiyorum.

Başkanın ve yardımcılarının yasama dokunulmazlığı dışında her eylemlerinden sorumlu tutulabilecek olmalarının üzerinde de ayrıca durmak gerekirdi.Kampanyalar o kadar gürültü çıkardı ki birçok kişi tepkisel oy kullanmak …