Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Ne çok şey oluyor oysa...

Günlük tutmaya eli gitmiyor insanın. Ne çok kişi göçtü geçtiğimiz yıl diye yazıyordum birkaç yazı önce. Ama o zaman daha kayıpların bitmediğini bilmiyordum. Beklemiyordum. İnsan beklemediği yerden yara alıyor. Bir, iki, üç... Bitmiyor. Eksiliyorum. Giden gidiyor da geri kalan her seferinde biraz daha eksiliyor. Yazamadım. Çocukluğumdan büyük bir parça gitti. Gençliğimin en sert, en güzel, en mert anıları gitti. Yazamadım. Öğretilerim, öğretmenlerim, dostlarım, akrabalarım gitti. Biriktirdiklerimi de alıp gittiler. Yazamadım. Bunu not düş tarihe, tarihinde not düş diye düşündüm çok zaman. Elim gitmedi bir türlü. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), "Kişiye nasihat olarak ölüm yeter" buyurmuş. Geriye bakıp düşündüğümde ölümle gerçekten tanıştığım ilk zaman 17 yaşında olduğumu hatırlıyorum. Ölümün ne olduğunun musallada yatan abim ile tek başıma kaldığımda fark etmiştim. O günü hiç unutmadım. O gün gibi hiç üzülmedim. Ama bu sene bir başka... Artık kayıplardan, cenazelerden, bizzat içi
En son yayınlar

Boşluk

Zaman hayatın belirli dönemlerinde kendi yasası gereğince farklı hızlarda akıyor. Bebeklikte, çocukluk, gençliğe kadar çok farklı, gençlik döneminde daha farklı... Ama orta yaşlara geldiğinizde bu kavram zıvanadan çıkıyor sanırım. Az önce buradaki son yazımı okudum. Üzerinden 1,5 yıldan fazla zaman geçmiş. Soran herkese söylediğim gibi uzunca bir zamandır "hayatın rutinine sıkışıp kalmış" durumdayım. "Rutin" ne çok severim! Oysa ne çok şey oluyor hayatta... Örneğin, 4 ve 5,5 yaşlarında iki çoçuğum var. Onların günlük akışı bile ciltler doldurur. Bugün ufak olan yapboz parçalarından teleskop yapıp; "Baba bak bununla göğe bakıp yıldızları görebiliriz." dedi. Ama heyhat rutine sıkışmışlık işte. Zaman onlar ve benim için farklı işliyor! Yıllar yılları kovalamış 20 yıldan fazladır aynı kişilerle birlikte çalışıyoruz. Muhtemelen bazılarıyla anam-babamdan bile fazla zaman geçirmişim. Ne garip... Son sene içerisinde iki büyük çınar vermişim toprağa; önce babanem v

İhale Düzeni

İhale Düzeni Çocuklar kaybolduğunda, tacize, tecavüze uğrayıp öldürüldüğünde de bir suçlu bulmak lazım, birine ihale etmek gerek. Türkiye diye söze başlayacaktım ama yetersiz olacak! Bu yüzden dünya tam bir mafya düzeni ile yönetilir: İhale mafyası. Kurmuşlar ihale düzenini işletiyorlar. Günümüz insanları çok uzak olmayan bir geçmişten günümüze ihale mafyasının katı kuralları içerisinde yaşarlar. Türkiye’de ise konu çok daha karmaşık bir hal alır. Öyle ki canım ülkemde hiçbir şeyin bir üst limiti yoktur. Her şey uçlarda yaşanır! Bir işi bir başkasının yapma ihtimali varsa, sakın ha sen yapma! Geçmişte, çok uzak geçmişte insanoğlu tarıma daha başlamamışken ve hatta avcı bir topluluk dahi olmamışken hayat ne kadar basitti; doğada ne bulursa yiyen ve beslenen, daha büyük ya da hızlı bir canlının yemeği olmamak için kaçan ya da saklanan insanoğlu… İşte o kırılma anında başladı her şey… Önce ihtiyacı kadar üretmekle, tarım yapmakla, sonra ihtiyacı kadarını

Dava

Baştan söyleyeyim dava deyince ilk aklına gelen Kafka ise sana da geçmiş olsun. Ben bizim davamızdan bahsediyorum. Biz yani dünyanın tüm ötekileri... Her çoğrafyada adımız değişiyor; afrikada Zenci, amerikada Kızılderili, asyada Türk, ortadoğuda Müslüman, Andoluda ise hepsi birden olabiliyorsun. Bazen Türk bazen Kürt... Bazen sadece kadın bazen de çocuk... Bu davanın adı Türkiye'dir. Öyle bir an geliyor ki bu ötekileştirme artık bıcağın kemiğe dayandığı gibi bir his vermeye başlıyor. Bir isyan ile ortalık toz duman oluveriyor. İşte o toz bulutuna "dava" diyorum ben. O toz bulutu ilk yükselirken ve ortalık olabildiğince karışıkken öteki düşmesin diye omuz verene de "dava adamı"... Kurtuluş Savaşı, Osmanlı yıkılmasın, Al Bayrak gökten inmesin diye canlarını ortaya koyan dava adamlarının toz bulutudur örneğin. Sonucunda memleketin adı değişmiş olabilir ama dava olduğu yerde durmaktadır. Kimi zaman Mısır gibi bir yerde darbeciye karşı koyarken "dava adamı

Geliyor yaklaşmakta olan

Şimdi gece gece bu da nereden çıktı yazısı bu, baştan söyleyeyim. Pastör görünümlü ajanımız ülkesine dönmüş. Ekonomik kriz merhale merhale ilerliyor. Ama inanın ben bunlarla pek fazla ilgilenmiyorum. Geçtiğimiz günlerde Fatih Altaylı bir yazısında günümüz Türkiye'sindeki problemleri sıralamış en sonundasa bunlardan değil de insanlığımızı kaybetmekten çekindiğine dair bir görüşle bitirmişti. Çok uzun bir vakittir ben de böyle hissediyorum. Bir süredir internette "Adam sende! Oku diyorsun da insanlarda okuyacak mecal mi bıraktınız?" tarzında görüşlere rastlıyorum. Oysa Yunus Emre, Mevlana okumadan ya da Aşık Veysel dinlemeden neyin geldiğini, yaklaşmakta olanın ne olduğunu ve buna nasıl hazırlanman gerektiğini nereden bileceksin ki! İnsanların ne vakti, ne enerjisi ne de parası varmış okumak için! Oku derken neyin kastedildiğini bile anlayamaz hale geldik. Yapı söküm yapmadan, cümlenin ya da kelimenin kökenine inmeden okuyup geçmişsin ne olacak ki? "Korka durun ö

Çöküyoruz...

Aşağıdaki yazıyı gece tamamladıktan sonra adetim olduğu üzere son okumasını yapmak üzere kaydetmiştim. Sabahında haberlerde bir değişiklik var mı diye baktığımda haberin neredeyse tamamının kurmaca olduğu ortaya çıktı. Bu çerçeveden bakarak yazıyı okuyabilirsiniz. -- Birazdan aşağıda okuyacaklarınız canınızı sıkacak ve suçlayacak birini arayacaksınız. Bulamadığınızda da bana saydıracak ve belki de söverek sayfayı kapatacaksınız. Eğer yazının bir yerinde böyle bir hisse kapılırsanız lütfen devamını okumadan kapatın. Çünkü ilerisindeki hiçbir şey sizin bu fikrinizi değiştiremeyecek. Bu hafta içinde bir “baba” çocuğunun kıyafeti uygun olmadığı için (pantolon rengi tutmadığı için) okuldan eve gönderilmesi üzerine “gururuna” yediremediği için intihar etti. Yukarıdaki olayın başından sonuna temiz hiç bir tarafı yok, b*klu değenek misali... Birincisi; “baba” o pantolonu alıyor. Yani haberin öznesi olan eksiklik ortadan kalkmış. Aile okulun zorunlu kıyafetinin farkında ancak gerekli

Hayatım benim mi?

Burada tek tek bağlantılarını paylaşmaya gerek duymadığım birçok yazı paylaştım hayata ve hatta kendi hayatıma dair! Kimi kısa öyküler kimi anekdotlar şeklinde ama hepsi sahici... Günlük tutmak ve bunu bir prensip meselesi olarak görüp paylaşılmış hiçbir yazıyı silmeden, değiştirmeden ilerlemek insana bazı güzellikler getiriyor. Geriye dönüp eski yazılarınızı okuduğunuzda bir şeylerin değişip değişmediğini daha net görebiliyorsunuz. Geçmiş hatalarınızı ve eksikliklerinizi de... Şimdi bugünden baktığımda başlıktaki sorunun cevabı çok net ve büyük bir HAYIR. Ama bugün dahi devam ettiğim alışkanlıklarım ve yapageldiklerimle neredeyse hiçbir pişmanlığım yok. Ancak... Hayat denge üzerine kuruludur. Sizin feda ettiğiniz bazı şeyleri sizin için feda edilenler karşılar. Karşılıklılık gibi bir şey değildir bu. Sizin ezip geçtikleriniz ve aşırı tükettikleriniz ise bir başkasının hayatındaki eksikliklere dönüşür. Daha uzun uzun yazabilirim. Ancak bu kadarı dönüp okuduğumda bugün ve öncesi