Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Nisan, 2010 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Bedelli Askerlik mevzusu

Malum son günlerde yine ortaya bir bedelli askerlik mevzusu atıldı. Temcit pilavı gibi sürekli aynı mevzularda tartışıp, konuşup duruyoruz. Bizim halk kendi başına ne geldiyse, diğerlerinin de o belayı yaşayarak öğrenmesini ister. Çoğunluklada, “Bir musibet bin nasihatten evladır.” sözü hem musibet ile karşılaşmış hem de karşılaşmamış olan için yaşayarak öğrenilecek bir şeydir.

Benim askerliğim biteli bir buçuk sene oldu neredeyse -Yandaki resimden de anlaşılacağı üzere -her askeri birlik gibi- bizde de mutfakta, tuvalette, bahçede çalışan asker yoktu. Herkes tüfek, kasatura ve bilumum askeri teçhizat ile yatıp kalkıyordu… :) - Çok zor bir askerlik yapmadım. Hatta bazı dönemlerinin oldukça eğlenceli geçtiğini bile söyleyebilirim. Birazda bir kaçış olduğu için benim açımdan, askerlik çabucak bitti. Ancak herkes benim kadar şanslı olamayabiliyor. Malum ben sadece beş buçuk ay askerlik yaptım. Mesleğimin de sağlamış olduğu avantajlarla göreceli olarak iyi denebilecek bir yerdeydim aynı za…

Dün gece

Dün gece oturdum uzun uzun yazdım sana Cümlelerin bir sonundan çektim bir başından Sana benzemedi hiç biri
Dün gece uzun uzun düşündüm sana dair Kâh yüzündü gözlerimin önünde kâh duruşun Hayal dahi edemedim Sana benzemedi hiç biri
Dün gece attım kendimi sokaklara Her yanımdan geçen kişide seni aradım Aradım da bulamadım Sana benzemedi hiç biri
Dün gece gittim oturdum bir meyhaneye Rakı bardaklarının diplerine baktım Meyci doldurdu ben boşalttım Oralarda da yoktun
Dün gece bir kalem aldım elime Seni karalarım da karşımda kılarım diye Hep kızgın bir yüz çıktı karşıma Sana benzemedi hiç biri
Dün gece düşler sokağında uyandım sonunda Yalnız yürüyordum, parke taşlarının çizgileri yoktu Pencerelerin perdeleri, kuşların kafesleri yoktu Tabi bir de sen, sen yoktun Rüyalarımdan bile gitmiştin Sabah yalnız uyandığımda fark ettim
Dün gece üç vakit olmuş Daha ben farkına dahi varamadan Sen benden gitmişsin Beni benimle bırakarak

Galatasaray taraftarı - İsyan

Dün Galatasaray güçsüz Diyarbakır karşısında sezonun en iyi maçlarından birini çıkarttı. Dördüncü golden sonra bilerek yavaşladılar ve maç 4 – 1 bitti. Ama benim esas ilgimi çeken tribünlerin isyanıydı. İlk 5 dakika çıt çıkarmadılar. Bu çok güzeldi. Ayrıca Galatasaray ile ilgili tüm pankartlar da tersten asılmıştı. Bu da takdire şayan bir protestoydu. Hele Jo’ya yapılan protesto kesinlikle ve kesinlikle en güzeliydi (Jo’nun kaybedilen maçtan sonra evde parti yapıp nispet yaparcasına eğlenmesi bence de çirkindi. Tam bir ruhsuzluk örneğiydi.) Tribünlerin “Size değil renklere aşığız!” diye bağırması da hoşuma gitti. Kısacası dün Galatasaraylılar en medeni protestolarını gösterdiler. Tebrik etmekten başka bir şey söylenmez sanırım. Ruhsuz oynayan bilumum sporcuya güzel bir örnekti dün gece…
Not: Keşke her zaman böyle olsalar. Koltukları kırıp, pet şişeleri sahaya fırlatmasalar.

Boş Kutu

Hayat çok kötü gidiyordu. En az üç bacak üstüne oturması gereken hayatın tüm bacakları sakattı. Bir iskemle gibi dört bacaklı hayatları olanlar bile varken, onun hayatı zorluklar, eksiklikler ve üzüntülerle örülmüştü sanki. Her ne kadar hayatından şikâyet ederken görülmese, duyulmasa da zordu hayatı. Hem de dışarıdan bakıldığında acınacak kadar zor.
Çocukluğunda hiç eksiklik çekmemişti. Daha doğrusu ailesi öyle bir büyütmüştü ki eksikliğin ne olduğunu bilmiyordu. Bir oyuncağı varsa ikincisinin olması gerekir miydi? O biriyle oynuyordu ve eğleniyordu ya. Daha ne isteyebilirdi. Ayrıca arkadaşları vardı, etrafından hiç eksik olmayan. Oyuncaklarda neydi ki! Karınları doyuyordu. Varsın pastırması, kaymağı eksik olsundu kahvaltı sofrasının. Kuru fasulyenin yanında ortada ev yapımı bir turşu varsa insan daha ne isteyebilirdi ki! Hiç eksiklik hissetmemişti. Daha doğrusu eksikliğin ne olduğunu bilmiyordu. Öğretilmemişti ki!
Gençlik yılları zor muydu? O da bilmiyordu. Hep etrafında daha kötü d…

Geçen Hafta

Uzun süredir bir şeyler karalayamadım buraya, biraz işte uğraştıklarımdan biraz da sınavlar dolayısıyla. Bu hafta sonu sınav stresinden kurtuldum (Bu yaşta ne işim var diye düşünmüyor da değilim.) Neyse kısaca bir iki tavsiye ve uyarıda bulanayım.
Birincisi, her ne kadar burada işle ilgili konuları paylaşmak istemesem de “Google Chromium” işletim sisteminden bahsetmek. Tam iki gün boyunca milyonlarca satır koddan oluşan işletim sistemini indirmek, derlemek ve bilumum zahmete girdikten sonra, fark ettim ki basit bir Linux çekirdeği üzerinde çalışan “Chrome” tarayıcı grafik arabirim olarak ayarlanmış saçma bir işletim sistemi olmuş. Uygulama diye yükleyebileceğiniz şeylerde normalde kendi tarayıcınızda “Sık kullanılanlar” olarak kullandığınızdan başka bir şey değil. Denemek isteyen olurda ararsa diye belirteyim; “Değmez!” Kurun “Ubuntu” Linux’unuzu onunda üzerine “Chrome” tarayıcı olsun bitsin. Hem hızlı çalışmış hem de canınızı sıkmamış olursunuz. (Bunu yazıya eklemek gerekir diye düşün…