Ana içeriğe atla

Canım Ülkem

20 Şubat 2010'da yine aynı başlıkla bir günlük tutmuşum. ve sonlara doğru demişim ki; "Bırakın bu ülkeyi de insanlar biraz soluk alsınlar." ve en sonunda eklemişim "Bu "halinden şaşmışların" hepsine aynı duayı salık veriyorum; Allah’ım bana kaldıramayacağım güç, mevki ve parayı yükleme…"

Şimdi yine aynı durumla karşı karşıyayız. Cumhuriyet ve demokrasi tarihimizin hatta bırakın bizi kıta Avrupa'sı ve Amerikanın bile uzun zamandır göremediği bir katılım (%87,17) ve temsil oranıyla (%95,46) bir meclis oluşmuşken hem de. Bazı millet vekili seçilenler meclise giremiyorlarmış. Hadi şu küçük grubu anlıyorum perşembe gelsin diye çarşambayı yaşıyorlar.Adamların amaçları belli, destekçileri, destekledikleri belli. Peki, ülkenin ana muhalefet partisine ne oldu da bu ortamı daha da derinleştirecek adımlar attı? Hatta onun küçük sürümü olan parti neden böyle bir şey yaptı?

Şimdi "küçük" grup "Ya hep ya hiç!" deyip meclise gitmeme kararı almış. Ana muhalefetin nasıl geldiği belli genel başkan yardımcısı da aynı yoldan yürüyor; "Meclise gitmeme kararı da tartışıldı ve masa üstünde." kabilinden açıklamalar savuruyor ortalığa.

Bekliyorum bugün yarın ana muhalefetin küçüğü de bu tartışmalara katılır; "Biz de gitmiyoruz. Biz de!.." derler diye. Ama çok beklersiniz demek istiyorum. Çünkü Devlet Bahçeli ona hazırlanan tüm tuzaklara rağmen o partinin başında. (Umarım onun da kaset ya da benzeri bir şeyi yoktur. Gerçi olsa ne olacak kendisi bekar zaten. Karı boşamak kolay yani.) Bir "sanığı" aday göstermiş olmasına rağmen.

Peki, hükumet ne yapıyor? Hiçbir şey! Neden mi? Çünkü krizin ortasında saplanmış kalmış durumda. Aşağı tükürse sakal yukarı tükürse bıyık. Müdahil olabileceği bir durum da yok zaten. Bir tarafta kararı veren YSK (Son karar merci ve kararları yargı yoluna kapalı) diğer tarafta özel yetkili mahkeme. Bunların işleyişlerine müdahil olamaz. Bu kararları alanları değiştireyim dese de fark etmez. Çünkü kanuna uygun hareket ediyorlar! (Yorum farklılığı meselesi çok su kaldırır.) Elinde kanunları değiştirmekten başka çare yok. (Bunu yaparsa da ben ve benim gibi bu "şeref" düşkünlerinden ülkeyi arındırması için oy verenleri karşısına alır.)

Seçimlerden önce de yine böyle bir mevzudan dolayı günlerce ülkeyi kaosun içinde tutmuşlardı. Şimdi yine bir tezgah işliyor. Yine bir kaos ortamı almış başını gidiyor. Bu ülke de %49,91 oy almış olmak bile iktidar olmaya yetmiyor. Muhalefette kalmak hoşuna gidenler de istedikleri türküyü tutturmuş geziyorlar ortada.

Ülkenin etrafında bunca olaylar olurken. On binlerce kilometre öteden birileri "özgürlük" adına coğrafyamıza bombalar yağdırırken. Bizim sahip olduğumuz bu özgürlük ve demokrasi ortamı 5 (yazıyla BEŞ)* 9 (yazıyla DOKUZ) kişi yüzünden kilitlenmiş durumda. Bu ortamı hazırlayanlara içimden saydırdıklarımı sözcüklere dökmüyorum. Allah ıslah etsin demem yeterli sanırım.

İki gündür televizyonu açmadım (Çok izlemek istediğim turnuvayı kaçırmak pahasına hem de.) Radyo istasyonlarının tamamını haber vermeyen kanallara ayarladım. Gazetelerdeyse sadece bir kaç köşe yazısını takip ediyorum. YETER ARTIK! YETER! Düşün bu milletin yakasından. Ya sevin ya terk edin!

Allah’ım bana(kimseye) kaldıramayacağım güç, mevki ve parayı yükleme…


*Düzeltme: 4 tane daha "küçük" gruptan aynı durumu paylaşan varmış.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Zamanı eğip, bükmek

Zaman, fiziki boyutların sanal olan dördüncüsü, elle tutulamayan.
Zaman, içinde olayların ardı ardına gerçekleştiği boyut…
Bilim adamlarına göre, aynen ışığın bükülebilmesi gibi zaman da eğrilip, bükülebilir ve eğer doğru koşullar gerçekleşirse yani yeterli hız yakalanırsa önce geleceğe ve daha sonra da geçmişe sıçramak mümkün olabilir. Bunu zaman yolculuğu gibi basit kavramlarla karıştırmayın. Bu şu “an” ın da içinde olduğu bir kavram. Öyleyse ne demek bu?
Bu soruya cevap verebileceğimi pek sanmıyorum, haddime de değil zaten. Ama bu soru etrafında dolaşıldığında dahi çok farklı yerlere çıkan kapılar bulabiliyor insan.
Çok sevdiğim bir çizgi dizide bir keşiş (“Avatar”) hava, su, toprak ve ateşi bükebiliyordu. Tüm dünyayı kurtaracak kişi olan keşişin bile zaman üzerinde böyle bir gücü yoktu. Sonra “Matrix” ve “Neo” var. Ancak o da olaylara hükmeder gibiydi, zamana değil ya da ben öyle algılamıştım. “Aslında bir kaşık yoktu!” ve “Kırmızılı kadın da bir ajandı.” değil mi? Ya “Hiro” için ne…

Geliyor yaklaşmakta olan

Şimdi gece gece bu da nereden çıktı yazısı bu, baştan söyleyeyim. Pastör görünümlü ajanımız ülkesine dönmüş. Ekonomik kriz merhale merhale ilerliyor. Ama inanın ben bunlarla pek fazla ilgilenmiyorum.

Geçtiğimiz günlerde Fatih Altaylı bir yazısında günümüz Türkiye'sindeki problemleri sıralamış en sonundasa bunlardan değil de insanlığımızı kaybetmekten çekindiğine dair bir görüşle bitirmişti. Çok uzun bir vakittir ben de böyle hissediyorum.

Bir süredir internette "Adam sende! Oku diyorsun da insanlarda okuyacak mecal mi bıraktınız?" tarzında görüşlere rastlıyorum. Oysa Yunus Emre, Mevlana okumadan ya da Aşık Veysel dinlemeden neyin geldiğini, yaklaşmakta olanın ne olduğunu ve buna nasıl hazırlanman gerektiğini nereden bileceksin ki! İnsanların ne vakti, ne enerjisi ne de parası varmış okumak için!

Oku derken neyin kastedildiğini bile anlayamaz hale geldik. Yapı söküm yapmadan, cümlenin ya da kelimenin kökenine inmeden okuyup geçmişsin ne olacak ki? "Korka durun ölümde…