Ana içeriğe atla

Acil Kan İhtiyacı (!)

1996 yılı yazıydı. Birçok kere yakından inceleme fırsatı bulduğum hastane ortamını ilk defa gerçekten yaşıyordum. Kötü zamanlardı. Daha çok gençtim ve bir hastanede olmanın en kötü tarafı hasta olman değil, elinden bir şey gelmeyen bir hasta yakını olmandı. Oradan oraya çaresizce koşturmak ne demekmiş o zamanlarda öğrenmiştim. İnsanlar çok çabuk unutur! Unutmak Allah'ın biz insanlara verdiği en önemli nimetlerdendir! Yoksa değil mi? Ben unutmadım/unutamadım o günlerdeki ne Okmeydanı SSK'yı ne Cerrahpaşa'yı ne de Samatya'yı! Hele Samatya'nın içinde ilaç veznesindeki şuursuz ve de vicdansız adamı da hiç unutmadım. Hala öfke doluyum! Çapa Kan Merkezinde az dil dökmedim, az yeminler etmedim! Benim damarımdan çıkan kanı bana vermeyen yetkililerle az boğuşmadım. Bu zamanlarla o zamanları kıyaslayınca şükretmemek ahlaksızlık olur. Nerede o zamanın nursuz, vicdansız mahlukları nerede bugünün güler yüzle sizi karşılayanları... Hala problemler var! Hala yanlışlar ve eskinin köhnemiş zihniyetinden kalıntılar var! Onlarda düzelecek inşallah.

İhtiyacın ne olduğunu bilirim. Elleri başında yere çökmek nasıl bir şey bilirim. Çaresiz bir hasta yakınını epey bir uzaktan ayırt edebilirim. Ayna da çok baktım kendime... Yakınlarıma... Unutmadım! Unutmadığım için de bayramın son günü, tatil zamanlarında bağış daha az, ihtiyaç daha çok olur düşüncesiyle, Kızılay Kan Merkezine gittim. Amacım kırmızı kan bağışı yapmaktı. Her kan bağışı yaptığınızda doldurmanız gereken o formu doldurup görevli arkadaşa uzattım. Tam o sırada benim kan gurubumdan trombosit ihtiyacı olan bir hasta yakını geldi ve maalesef ihtiyacı olan trombosit merkezde yoktu. Bir memurun elimizde kan yok cevabı nedir bilirim! Tam ben teklif edecektim ki kan ölçümlerimi yapan arkadaş bağışçı olup olmayacağımı sordu. Zaten o yüzden orada değil miydim?

Önceki sene bir arkadaşım başka bir merkezde trombosit vermişti. Bu yüzden sürecin biraz daha uzun ve zahmetli olduğunu biliyordum. Bu neden uzun uzadıya açıklamalara gerek duymadan işleme başlayabileceğimizi söyledim. Kan acil ihtiyaçtı! Hasta yakınları için zamandan değerli bir şey yoktu! Ben bunu 1996'dan beri biliyordum. Sinan Abi ile yaptığımız bağışta kan bir koldan alınıp, bir cihazdan geçirildikten sonra diğer koldan geri veriliyordu. Cihaz trombositi ayrıştırıyor, süzüyor ve bir torbada topluyordu. Buradaki cihazdan kaynaklı olduğunu öğrendiğim yöntem işlemi tek koldan yapıyordu. Dolayısıyla da süreç iki katına yakın sürüyordu. (Yaklaşık bir buçuk saat.) İşlem başladıktan sonra bir tansiyon sorunu sonucu bir anlık kendimden geçmişim. Ayıldığımda kan merkezinin doktoru ve hemşire başımdaydı. Ayaklarımı biraz havaya kaldırınca o sorun da ortadan kalktı. Ancak işlem hem tek koldan çalışan makine hem de benim kan değerlerim nedeniyle biraz uzun sürdü. Ama bu sayede güler yüzün ve ilgili personelin değerini bir kez daha görmüş oldum.

İşlemin sonunda hasta yakınları mutlu, çalışanlar güler yüzlü, bense huzurlu olduğum halde ayrıldık. Şimdi şu sosyal medyada dolaşan kan ihtiyacı paylaşımlarını görüyorum da aklım almıyor. Mesajı yeniden iletenlere bakıyorum; en düşüğünde sayı yüzlerle ifade ediliyor. Arkadaş, bir zahmet kalk koltuğundan, sürekli mesaj yazdığın telefonunu bırak elinden ve git bir işe yara. Öyle istenmesini de bekleme. Bu işi düzenli olarak yap. Maalesef kan bağışının önemini ancak ihtiyacımız olduğunda fark ediyoruz. Sürekli bağışçı olmak ve kan ihtiyacı ilanlarını ortadan kaldırmak bizim elimizde. Yeter ki bir gün ihtiyacımız olduğunda bizim de aynı süreçlerden geçeceğimizi unutmayalım. Hem size bir sır vereyim mi? Hala süren aksaklıklara rağmen hastaneler, kan merkezleri sizi güler yüzle karşılıyor artık... Ne diyordu slogan: "Kan acil değil, sürekli ihtiyaçtır."

Yorumlar

  1. Kırmızı kan, trombosit, bağış... Henüz o kadar taze ki belleğimde. Tabiri caizse "kan dilenmek" insanlardan o kadar acı ki. Allah kimsenin başına vermesin. (Amin)

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Fikriniz varsa buradan buyurun...

Bu blogdaki popüler yayınlar

Zamanı eğip, bükmek

Zaman, fiziki boyutların sanal olan dördüncüsü, elle tutulamayan.
Zaman, içinde olayların ardı ardına gerçekleştiği boyut…
Bilim adamlarına göre, aynen ışığın bükülebilmesi gibi zaman da eğrilip, bükülebilir ve eğer doğru koşullar gerçekleşirse yani yeterli hız yakalanırsa önce geleceğe ve daha sonra da geçmişe sıçramak mümkün olabilir. Bunu zaman yolculuğu gibi basit kavramlarla karıştırmayın. Bu şu “an” ın da içinde olduğu bir kavram. Öyleyse ne demek bu?
Bu soruya cevap verebileceğimi pek sanmıyorum, haddime de değil zaten. Ama bu soru etrafında dolaşıldığında dahi çok farklı yerlere çıkan kapılar bulabiliyor insan.
Çok sevdiğim bir çizgi dizide bir keşiş (“Avatar”) hava, su, toprak ve ateşi bükebiliyordu. Tüm dünyayı kurtaracak kişi olan keşişin bile zaman üzerinde böyle bir gücü yoktu. Sonra “Matrix” ve “Neo” var. Ancak o da olaylara hükmeder gibiydi, zamana değil ya da ben öyle algılamıştım. “Aslında bir kaşık yoktu!” ve “Kırmızılı kadın da bir ajandı.” değil mi? Ya “Hiro” için ne…

Geliyor yaklaşmakta olan

Şimdi gece gece bu da nereden çıktı yazısı bu, baştan söyleyeyim. Pastör görünümlü ajanımız ülkesine dönmüş. Ekonomik kriz merhale merhale ilerliyor. Ama inanın ben bunlarla pek fazla ilgilenmiyorum.

Geçtiğimiz günlerde Fatih Altaylı bir yazısında günümüz Türkiye'sindeki problemleri sıralamış en sonundasa bunlardan değil de insanlığımızı kaybetmekten çekindiğine dair bir görüşle bitirmişti. Çok uzun bir vakittir ben de böyle hissediyorum.

Bir süredir internette "Adam sende! Oku diyorsun da insanlarda okuyacak mecal mi bıraktınız?" tarzında görüşlere rastlıyorum. Oysa Yunus Emre, Mevlana okumadan ya da Aşık Veysel dinlemeden neyin geldiğini, yaklaşmakta olanın ne olduğunu ve buna nasıl hazırlanman gerektiğini nereden bileceksin ki! İnsanların ne vakti, ne enerjisi ne de parası varmış okumak için!

Oku derken neyin kastedildiğini bile anlayamaz hale geldik. Yapı söküm yapmadan, cümlenin ya da kelimenin kökenine inmeden okuyup geçmişsin ne olacak ki? "Korka durun ölümde…