Ana içeriğe atla

Yol Hikayeleri

Nereden başlasam? Nasıl anlatsam?

Malum benim batıdan doğuya ve sonra doğudan batıya seyahat ritüellerim var. Kimi zaman ara yollara saptığım; şuradan geçerken bir soluklanayım, eski bir arkadaşı, dostu ya da hatıraları canlandıracak bir mekanı yeniden göreyim dediğim yolculuklar bunlar. Klasik bir şekilde bir ucu İstanbul'a diğer ucu çoğunlukla Rize ama bazen biraz daha da doğuya uzanan yolculuklar. Bu aks üzerinde belirli şehirlere uğrayışlar. Tamam bazen aksın dışında kuzeyden hafif uzaklaşılan Ankara, Kütahya, Bursa ve bir zaman İzmir gibi yolculuklar.

Bu yolculukların en çok Rize'de soluklanılan zamanları güzeldir benim için. Ancak son üç senedir tam bir eziyete dönüştü bu yolculuklar. Sürekli bir yerlerde yol çalışmaları, alt yapı - üst yapı yenilemeleri derken birkaç kilometrelik yol saatlerle ölçülen eziyetlere dönüştü. Geçen sene hemen hemen hepsini üşenmeden fotoğraflamış ve hatta bazı yerlerde video çekme ihtiyacı dahi duymuştum. Bu sene haziranın başında yaptığım yolculukta gerek görmedim çünkü neredeyse her yerde aynı çalışmalar devam ediyordu. Daha doğrusu çalışma olması gereken yerlerde aynı çalışmalar yapılmamaya devam ediyordu. Aynı eziyet aynı hikaye...

İşin ilginç yanı alternatif olarak yönelebileceğiniz tüm yollarda da bakım çalışmaları vardı. Aynı İstanbul'un durumu gibi yani; trafik sıkıştığında şuradan kaçarım diyebileceğiniz tek bir alternatif bırakılmamış durumdaydı. Daha bu yollar yokken, hiçbir yer duble değilken, sahil yolunun esamesi okunmazken neredeyse yarı zamanda Rize'ye gitmişliğim var. Tabii iş böyle olunca da yolculuk sırasında gezme ve görme kısımları devre dışı kalıyor. Giderken ve gelirken yaşayacağım o zevk ortadan kalkıyor. Neden şu yetkililer her yerde aynı anda başlatırlar şu çalısmaları anlamıyorum. Bir yeri bitir ondan sonra diğerine geç öyle değil mi?

Neyse bu sene ani bir kararla Haziran sonunda arabayla gidip, dönüşünü Bursa'da tamamladığım yolculuktan sonra bir kez daha gittim. Ama bu sefer çok şükür sıkıntısız ve rahat bir yolculuk oldu. Biraz dalından meyve, kaynağından maden suyu içip, yayla ziyareti yapıp döndüm. İnsanın yediği hemen her şeyi kendinin dikip, yetiştirmesi ve sonra da dalından toplayıp tüketebilmesi müthiş bir keyif. Bunlardan da önemlisi Ramazan bayramını gerçekten bayram kılacak olan aile yanında geçirme şansını yakalamam dolayısıyla da güzel vakitlerdi...

Bu sefer yediğim içtiğim bana kalsın. Sadece şu bir kaç fotoğraf hatıra olarak burada kalsın.


Ayder Yaylasından bir çiçek (1.300m rakım)

Denize sıfırDenize sıfır

Altın Çilek (Evet evin önünde altın çilek de yetişiyor.)

Not: Altın çilek gerçekten lizzetli bir meyveymiş. Hele insan evinin önünden toplayıp yiyebiliyorsa daha da güzel oluyor.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Zamanı eğip, bükmek

Zaman, fiziki boyutların sanal olan dördüncüsü, elle tutulamayan.
Zaman, içinde olayların ardı ardına gerçekleştiği boyut…
Bilim adamlarına göre, aynen ışığın bükülebilmesi gibi zaman da eğrilip, bükülebilir ve eğer doğru koşullar gerçekleşirse yani yeterli hız yakalanırsa önce geleceğe ve daha sonra da geçmişe sıçramak mümkün olabilir. Bunu zaman yolculuğu gibi basit kavramlarla karıştırmayın. Bu şu “an” ın da içinde olduğu bir kavram. Öyleyse ne demek bu?
Bu soruya cevap verebileceğimi pek sanmıyorum, haddime de değil zaten. Ama bu soru etrafında dolaşıldığında dahi çok farklı yerlere çıkan kapılar bulabiliyor insan.
Çok sevdiğim bir çizgi dizide bir keşiş (“Avatar”) hava, su, toprak ve ateşi bükebiliyordu. Tüm dünyayı kurtaracak kişi olan keşişin bile zaman üzerinde böyle bir gücü yoktu. Sonra “Matrix” ve “Neo” var. Ancak o da olaylara hükmeder gibiydi, zamana değil ya da ben öyle algılamıştım. “Aslında bir kaşık yoktu!” ve “Kırmızılı kadın da bir ajandı.” değil mi? Ya “Hiro” için ne…

Geliyor yaklaşmakta olan

Şimdi gece gece bu da nereden çıktı yazısı bu, baştan söyleyeyim. Pastör görünümlü ajanımız ülkesine dönmüş. Ekonomik kriz merhale merhale ilerliyor. Ama inanın ben bunlarla pek fazla ilgilenmiyorum.

Geçtiğimiz günlerde Fatih Altaylı bir yazısında günümüz Türkiye'sindeki problemleri sıralamış en sonundasa bunlardan değil de insanlığımızı kaybetmekten çekindiğine dair bir görüşle bitirmişti. Çok uzun bir vakittir ben de böyle hissediyorum.

Bir süredir internette "Adam sende! Oku diyorsun da insanlarda okuyacak mecal mi bıraktınız?" tarzında görüşlere rastlıyorum. Oysa Yunus Emre, Mevlana okumadan ya da Aşık Veysel dinlemeden neyin geldiğini, yaklaşmakta olanın ne olduğunu ve buna nasıl hazırlanman gerektiğini nereden bileceksin ki! İnsanların ne vakti, ne enerjisi ne de parası varmış okumak için!

Oku derken neyin kastedildiğini bile anlayamaz hale geldik. Yapı söküm yapmadan, cümlenin ya da kelimenin kökenine inmeden okuyup geçmişsin ne olacak ki? "Korka durun ölümde…