Ana içeriğe atla

Birbirine Dokunmak

Ana renklerin birbirine karışması ya da ışığın yönü, şiddeti veya rengin uygulandığı zeminin malzemesi gibi birçok unsurun birleşmesiyle çeşitli renkler ve bu renklerin tonlarını elde ederiz. İnsanlarda da bu olgu böyledir. İnsanın kumaşı, yetiştiği ortam, hayatı boyunca üzerine yapışan kirler, arınma çabaları ve karşısına çıkan diğer renkler hepsi insanın rengini etkiler. Yani insanlar genetik kodlarının eşsizliğinin yanında dış çevrenin de etkisiyle farklı renk ve tonlara kavuşurlar.

Mavi sarı ile birleştiğinde farklı bir renge, kırmızı ile birleştiğinde farklı bir renge dönüşür. Çocukluğumuzda kullandığımız sulu boyalar gibi insanların renklerinin birbirini etkilemesi de biraz kontrolsüzdür. Ancak doğru oranda su, ve doğru renkler ile istediğiniz sonucu elde edersiniz. Ama acemi biri için bu biraz da şansa bakar. Bazen rastgele karıştırdığınız renklerden ortaya harika bir sonuç çıkar. Bazense hüsran...

Yukarıdaki gibi insanların etkileşimleri de karşılıklıdır. Biri bir başkasının hayatına girdiğinde eğer birbirleri için doğru kişilerse ve ortam, zaman gibi diğer bileşenlerde uygunsa ortaya harika bir renk çıkar. İnsanlar genetik kodlarının eşsizliği ve geçmişleri ile birlikte farklı renk ve tonlarını ayrı kaplarda birbirlerine karıştırırlar, biraz birinden diğerine biraz diğerinden ötekine. Dolayısıyla birbirinin hayatına dokunan insanlarda bir miktar renk değişikliği olması gayet doğal ve beklenen bir sonuçtur. Aynı renklerden hayatlar dahi genetiğindeki farklı tonlar ve geçmişi nedeniyle ufak da olsa değişikliğe uğramaya mahkumdurlar.

Bu renk değişiklikleri çoğu zaman geri alınamaz süreçlerdir. Kişinin kendi kabında sahip olduğu eksilmez ama renk ya da en azından ton değiştirir. İşte doğru bir ilişkide olması gereken budur. Renginizin değişmesi gerekir. Bırakın "kimliklerin korunması", "olduğu kişi olduğu için başladığı" masallarını... Bir ilişkide iki taraf da hala başladığı renklerdeyse bir sıkıntı var demektir. Hiç değilse tonunuzun açılması ya da koyulaşması gerekir.

Birbirine dokunan hayatlar birbirlerini güzelleştirmedikten sonra ne önemi var ki karşılaşmalarının ya da karışmalarının. Bazen de bir taraf su gibi ya da tiner gibi olur. Hayatınıza girdiğinde sadece seyrelir, biraz daha akışkan bir hal alırsınız. Belki renk tonunuz bile değişmiş gibi görünür. Ancak su ya da tiner buharlaşıp uçtuğunda yine asıl renginize dönersiniz, başladığınız yere... Onların hayatınıza girmesi ya da çıkması hiçbir etki yapmaz üzerinizde.

Bir de beyaz ve siyah renklerimiz var değil mi? İkisi de bencil mi bencil olan! Biri akıl almaz bir şekilde renginizi açar bir diğeri sizi kendi karanlığında boğar. İkisinin de fazlalığında siz diye bir şey kalmaz ortada. Gittikçe onlara evrilirsiniz. Aslında diğer her şeyde olduğu gibi bunda da fazlası zarardır. Evet, siyah ve beyaz renk değildir. Aynı su ve tiner gibi... Ama bazen bu aykırılığa tutulmaz mı insan? Sadece siyah ve beyaz için değil. Karşınızdaki çok fazla maviyse, çok fazla kırmızıysa da sizin renginizin değişimi radikal olacaktır. Bu da bünyede sırıtacak ve uyum sorunları ortaya çıkartacaktır.

Sözün kısası; birbirine dokunan hayatlar birbirlerini bir şekilde etkilemelidirler. Bu değişiklik sizi kendi içinde eritecek gibi değilde bir nebze değiştirecek ve hatta bazen olduğunuzdan tamamen farklı biri haline getirecek şekilde olmalıdır. Eğer biri hayatınıza girdiğinde sizde bir nebze olsun değişiklik yapmıyor/yapamıyorsa bir problem var demektir. Ama sizde ama karşıda...

Yorumlar

  1. Uzun zamandır okuduğum en güzel yazı...Yüreğine sağlık kalemine kuvvet..

    Keşke her zaman bize olumlu açıdan renk verenler olsa hayatımızda...Veya onları her zaman tanıyabilsek...Genelde yanlış kişilerle karışıp kendimizi kaybediyoruz(asıl kişiliğimizden uzaklaşmak) ..Ama demişsin ya sonra onlar gidince asıl renginize dönersiniz..Kötü arkadaşlıklarda bu guruba giriyor mu?

    Bir de bir sorum var..Yaşam içinde en başa dönmek diye bir şey var mı? Eğer bir şeyler yaşamışsak geri dönmek bile olsa aynı kişi değilizdir sanki..Ne dersin...!

    YanıtlayınSil
  2. Kötü arkadaşlıkları siyah ve beyaz gibi ya da tonları çok koyu renkler gibi düşünmek lazım. Onlar çoğunlukla arkada bir "enkaz" bırakıyorlar.

    Yaşamın içinde geri dönmek elbette mümkün değil. Ama öyle gereksiz birlikteliklerimiz oluyor ki ne uzuyor ne kısalıyorsunuz. Benim anlatmak istediğim biraz buydu su örneği ile...

    Saygı ve sevgiyle.

    YanıtlayınSil
  3. etkileniriz elbette ama neden illa değişmek zorundayız ki ..

    YanıtlayınSil
  4. Ateş, illa değişmek zorunda değiliz, karşımızdakiyle yoğrulmak ve birbirimize dokunmak zorundayız.

    ...ve illa kendimiz olarak kalmak istiyorsak seçtiğimiz şey yalnızlıktan başka bir şey olmuyor.

    Saygı ve sevgiyle.

    YanıtlayınSil
  5. Pabuca katılıyorum, son zamanlarda okuduğun en güzel ve beni saran yazıydı.

    YanıtlayınSil

Yorum Gönderme

Fikriniz varsa buradan buyurun...

Bu blogdaki popüler yayınlar

Zamanı eğip, bükmek

Zaman, fiziki boyutların sanal olan dördüncüsü, elle tutulamayan.
Zaman, içinde olayların ardı ardına gerçekleştiği boyut…
Bilim adamlarına göre, aynen ışığın bükülebilmesi gibi zaman da eğrilip, bükülebilir ve eğer doğru koşullar gerçekleşirse yani yeterli hız yakalanırsa önce geleceğe ve daha sonra da geçmişe sıçramak mümkün olabilir. Bunu zaman yolculuğu gibi basit kavramlarla karıştırmayın. Bu şu “an” ın da içinde olduğu bir kavram. Öyleyse ne demek bu?
Bu soruya cevap verebileceğimi pek sanmıyorum, haddime de değil zaten. Ama bu soru etrafında dolaşıldığında dahi çok farklı yerlere çıkan kapılar bulabiliyor insan.
Çok sevdiğim bir çizgi dizide bir keşiş (“Avatar”) hava, su, toprak ve ateşi bükebiliyordu. Tüm dünyayı kurtaracak kişi olan keşişin bile zaman üzerinde böyle bir gücü yoktu. Sonra “Matrix” ve “Neo” var. Ancak o da olaylara hükmeder gibiydi, zamana değil ya da ben öyle algılamıştım. “Aslında bir kaşık yoktu!” ve “Kırmızılı kadın da bir ajandı.” değil mi? Ya “Hiro” için ne…

Geliyor yaklaşmakta olan

Şimdi gece gece bu da nereden çıktı yazısı bu, baştan söyleyeyim. Pastör görünümlü ajanımız ülkesine dönmüş. Ekonomik kriz merhale merhale ilerliyor. Ama inanın ben bunlarla pek fazla ilgilenmiyorum.

Geçtiğimiz günlerde Fatih Altaylı bir yazısında günümüz Türkiye'sindeki problemleri sıralamış en sonundasa bunlardan değil de insanlığımızı kaybetmekten çekindiğine dair bir görüşle bitirmişti. Çok uzun bir vakittir ben de böyle hissediyorum.

Bir süredir internette "Adam sende! Oku diyorsun da insanlarda okuyacak mecal mi bıraktınız?" tarzında görüşlere rastlıyorum. Oysa Yunus Emre, Mevlana okumadan ya da Aşık Veysel dinlemeden neyin geldiğini, yaklaşmakta olanın ne olduğunu ve buna nasıl hazırlanman gerektiğini nereden bileceksin ki! İnsanların ne vakti, ne enerjisi ne de parası varmış okumak için!

Oku derken neyin kastedildiğini bile anlayamaz hale geldik. Yapı söküm yapmadan, cümlenin ya da kelimenin kökenine inmeden okuyup geçmişsin ne olacak ki? "Korka durun ölümde…