Ana içeriğe atla

Duyguların kardeşliği

Bütün düşüncelerimiz ve duygularımız, duyularımız kardeş aslında. Mesala sevgi ile nefret, görmek ve duymak...Habil ile Kabil gibi kardeşlikleri bazılarının; kalbim deli gibi severken beynim nefret edebiliyor, bir sesi duymak için deli olurken aynı sesin yansımasından kaçabiliyor insan. Duygular ve düşünceler arasında çok ince bir çizgi var, iki tarafıda keskin bir bıçağın yüzleri gibi.

Bazen hangisini hissediyor hangisini düşünüyorsunuz rahatlıkla birbirine karışıtırabiliyorsunuz. Bir şeyi yapmanızı beyniniz mi kalbiniz mi istiyor? Bunu anlamak bazen çok karmaşıklaşabiliyor. Buna birde hayali danışmalarımız katılıyor; sol tarafdaki mızraklı danışman bir yöne çekiyor kararlarımızı, diğer tarafımızdaki kanatlı olan diğer bir yöne . İşte gelgitlerde böyle zamanlara rastlıyor sanırım.

Daha kötü durumlarda ortaya çıkabiliyor bazen. Beyin ve kalp ortak bir noktada buluşuyor. Ve felaket geliyorum diyor. En kısa yoldan kaçmak lazım. Her yerde sinyaller karşımıza çıkmaya başlıyor. Ama beyin kalbe tam bir itaat halinde, gözler ve kulaklar alt yüklenici olarak mütaahide uymuş durumda. Kim ne dese nafile.

Öz kardeşlerin birbirini öldürmesi böyle gerçekleşiyor işte. Perde arkasındaki patronun istekleri zorlayıcı olmaya başlıyor bir yerden sonra. Taşeronlar görünürdeki patrona baş kaldırıyor maaşları ödenmediği için. Çalışanlar grev tehditleri ve iş yavaşlatma eylemi yaparken, tüm işler askıya alınıyor ve hayat durma noktasına geliyor. Bir bakıyorsunuz işveren lokavt ilan etmiş. Hop tüm fabrikanın fişi çekilmiş. Beyin iptal, kalp istemsizde olsa bir şeyler yapmaya çalışıyor ama neye yarar; al sana bitkisel yaşam.

Yorumlar

  1. Ben yazmasam kimse yazmayacak.Sen daha benle dalga geç...:)

    Benzetmelere bayıldım.

    Hatta seninle aynı gün bloğa yazdığım bir yazıda şu cümleyi kullandım.'Siz hiç aynı anda birini hem sevip hem de nefret ettiniz mi?

    Sende cevabını yazmışın işte...

    Ellerine ve yüreğine sağlık...

    Sevgiyle Kal

    YanıtlayınSil
  2. En çok fikri olan sensin demek ki... :)

    Teşekkürler.

    YanıtlayınSil
  3. Kalp ve beyin.. Gerçekten Habil ile Kabil gibi olmak zorundalar mı her zaman? Bir kez olsun ikisi de doğru olanı savunamazlar mı?

    Ve insan pişman olup incinse de her defasında yanılacağını bile bile tekrar tekrar kalbini dinlemeye devam etmek zorunda mıdır? Beyin neden bütün kontrolü elinde tutarken bir tek kalbe karşı koyamaz??

    YanıtlayınSil

Yorum Gönderme

Fikriniz varsa buradan buyurun...

Bu blogdaki popüler yayınlar

Zamanı eğip, bükmek

Zaman, fiziki boyutların sanal olan dördüncüsü, elle tutulamayan.
Zaman, içinde olayların ardı ardına gerçekleştiği boyut…
Bilim adamlarına göre, aynen ışığın bükülebilmesi gibi zaman da eğrilip, bükülebilir ve eğer doğru koşullar gerçekleşirse yani yeterli hız yakalanırsa önce geleceğe ve daha sonra da geçmişe sıçramak mümkün olabilir. Bunu zaman yolculuğu gibi basit kavramlarla karıştırmayın. Bu şu “an” ın da içinde olduğu bir kavram. Öyleyse ne demek bu?
Bu soruya cevap verebileceğimi pek sanmıyorum, haddime de değil zaten. Ama bu soru etrafında dolaşıldığında dahi çok farklı yerlere çıkan kapılar bulabiliyor insan.
Çok sevdiğim bir çizgi dizide bir keşiş (“Avatar”) hava, su, toprak ve ateşi bükebiliyordu. Tüm dünyayı kurtaracak kişi olan keşişin bile zaman üzerinde böyle bir gücü yoktu. Sonra “Matrix” ve “Neo” var. Ancak o da olaylara hükmeder gibiydi, zamana değil ya da ben öyle algılamıştım. “Aslında bir kaşık yoktu!” ve “Kırmızılı kadın da bir ajandı.” değil mi? Ya “Hiro” için ne…

Geliyor yaklaşmakta olan

Şimdi gece gece bu da nereden çıktı yazısı bu, baştan söyleyeyim. Pastör görünümlü ajanımız ülkesine dönmüş. Ekonomik kriz merhale merhale ilerliyor. Ama inanın ben bunlarla pek fazla ilgilenmiyorum.

Geçtiğimiz günlerde Fatih Altaylı bir yazısında günümüz Türkiye'sindeki problemleri sıralamış en sonundasa bunlardan değil de insanlığımızı kaybetmekten çekindiğine dair bir görüşle bitirmişti. Çok uzun bir vakittir ben de böyle hissediyorum.

Bir süredir internette "Adam sende! Oku diyorsun da insanlarda okuyacak mecal mi bıraktınız?" tarzında görüşlere rastlıyorum. Oysa Yunus Emre, Mevlana okumadan ya da Aşık Veysel dinlemeden neyin geldiğini, yaklaşmakta olanın ne olduğunu ve buna nasıl hazırlanman gerektiğini nereden bileceksin ki! İnsanların ne vakti, ne enerjisi ne de parası varmış okumak için!

Oku derken neyin kastedildiğini bile anlayamaz hale geldik. Yapı söküm yapmadan, cümlenin ya da kelimenin kökenine inmeden okuyup geçmişsin ne olacak ki? "Korka durun ölümde…