Ana içeriğe atla

Sesli ve Sessiz Harfler

Tek tek harfler var tüm alfabelerde. Okunuşları, yazılışları farklı. Kimi zaman yanındaki harfe bağlı olarak sesi farklı, kimi zaman kattığı anlam. Bazen tek olarak anlam ifade eden bazen hiç bir anlam taşımayan. Ama sonuçta her birinin kendi kişiliği olan. Kimi zaman okunuşları farklılaştırıyor, kendinden geçiriyor insanı kimi zaman kişiliklerini zorluyor.

Türkiye'mizde de böyle; sesli ve sessiz harflerden oluşuyor alfabemiz. Alfabeyi bu iki grup olarak ele aldığınızda birbirlerinden ne kadar farklı olduklarını görüyorsunuz hemen. Bir yönüyle baktığınızda; sesli harfler kendi başlarına varlıklarını sürdürebilirken, sessizler seslilere her zaman ihtiyaç duyuyorlar. Ancak diğer açıdan sesli harflerin durumu hep sabit, değişime kapalılar. Evet, onlarsız olmuyor diğer harfler. Sessizlerin bireysel varlıkları bile sorgulanabilir böyle bakıldığında. Ama hiç yalnız olmayan da sessizler, yalnız olmak istediklerinde bile. Okunuşlarını, seslerini istedikleri zaman değiştirebiliyorlar; bugün yanlarında E varken ertesi gün bir bakıyorsunuz İ oluyor. CE'den sıkılıyor hop CO oluveriyor, CO okunuşu çok yabancı geliyor hop CA olmuş, sonra yok diyor bu da karakterime aykırı, yani olmadı Cİ olup çıkıyor. Sonra yukarıdaki tezi çürütürcesine "Amannn!" diyor ben yalnızda olsam beni atlayamazlar ve şahsına münhasır bir şekilde C diyor kendine (Bakın sizde okudunuz.) İşte burada tüm tez çöküyor. Sessiz harfler bir anda özgüven abidesi olarak yüksek bir şekilde tek varlıklarını haykırıyor. Siz ne derseniz deyin fark etmiyor. Önlerini alamıyorsunuz, karşınıza çıkıyor ve siz tek olarak gördüğünüz B, C, D, F... ne kadar sessiz varsa okumak, seslendirmek zorunda kalıyorsunuz.

O burnu havada sesli harfler ne mi yapıyor o esnada. Ne yapacak? Sessizlerin yanındaki figüranlık, fon oluşturma, sesi tamamlama görevini yerine getiriyor. Sessizler alttan alttan ilerlerken, sesli olanlar meydan meydan gezip, mitingler düzenleyip, kendi büyüklük ve gerekliliklerini haykırıyorlar. Sonra bir otorite çıkıyor seslileri de kendi içinde bölüveriyor. Değiştirdim diyor bundan sonra harflerin okunuşunu: "E sen çık oradan I'yı koydum oraya." Daha kötüsüde var A'nın eskiden beri E'nin yerinde gözü vardı zaten; kısaltma okunacak hemen araya karışır, kırk yıllık KE bir anda oluverir KA.

Ah o otoriteyi bir yakalasam diyordur şimdi E. Onca senelik tahtı çekti aldı altımdan. Sanki tavuklarına kışt demişiz. Aslında E gerçekten de dürüst çocuktur. Kendisi için bir şey istemez. Tüm derdi çocuklardır, çocukların harfleri büyüklerinin öğrendiği gibi kolay öğrenmesidir. Ayrıca son bir çağrısı da vardır bizim iyi çocuk E'nin. Derki kendisi benim aracılığımla: "Ne otoriteleri kale alalım ne de bölünelim kendi içimizde. Hadi gelin bir, birlik, birlikte mutlu olalım yeniden." Bu arada tek harflik alfabesi olanlar. Size toptan geçmiş olsun...

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Zamanı eğip, bükmek

Zaman, fiziki boyutların sanal olan dördüncüsü, elle tutulamayan.
Zaman, içinde olayların ardı ardına gerçekleştiği boyut…
Bilim adamlarına göre, aynen ışığın bükülebilmesi gibi zaman da eğrilip, bükülebilir ve eğer doğru koşullar gerçekleşirse yani yeterli hız yakalanırsa önce geleceğe ve daha sonra da geçmişe sıçramak mümkün olabilir. Bunu zaman yolculuğu gibi basit kavramlarla karıştırmayın. Bu şu “an” ın da içinde olduğu bir kavram. Öyleyse ne demek bu?
Bu soruya cevap verebileceğimi pek sanmıyorum, haddime de değil zaten. Ama bu soru etrafında dolaşıldığında dahi çok farklı yerlere çıkan kapılar bulabiliyor insan.
Çok sevdiğim bir çizgi dizide bir keşiş (“Avatar”) hava, su, toprak ve ateşi bükebiliyordu. Tüm dünyayı kurtaracak kişi olan keşişin bile zaman üzerinde böyle bir gücü yoktu. Sonra “Matrix” ve “Neo” var. Ancak o da olaylara hükmeder gibiydi, zamana değil ya da ben öyle algılamıştım. “Aslında bir kaşık yoktu!” ve “Kırmızılı kadın da bir ajandı.” değil mi? Ya “Hiro” için ne…

Geliyor yaklaşmakta olan

Şimdi gece gece bu da nereden çıktı yazısı bu, baştan söyleyeyim. Pastör görünümlü ajanımız ülkesine dönmüş. Ekonomik kriz merhale merhale ilerliyor. Ama inanın ben bunlarla pek fazla ilgilenmiyorum.

Geçtiğimiz günlerde Fatih Altaylı bir yazısında günümüz Türkiye'sindeki problemleri sıralamış en sonundasa bunlardan değil de insanlığımızı kaybetmekten çekindiğine dair bir görüşle bitirmişti. Çok uzun bir vakittir ben de böyle hissediyorum.

Bir süredir internette "Adam sende! Oku diyorsun da insanlarda okuyacak mecal mi bıraktınız?" tarzında görüşlere rastlıyorum. Oysa Yunus Emre, Mevlana okumadan ya da Aşık Veysel dinlemeden neyin geldiğini, yaklaşmakta olanın ne olduğunu ve buna nasıl hazırlanman gerektiğini nereden bileceksin ki! İnsanların ne vakti, ne enerjisi ne de parası varmış okumak için!

Oku derken neyin kastedildiğini bile anlayamaz hale geldik. Yapı söküm yapmadan, cümlenin ya da kelimenin kökenine inmeden okuyup geçmişsin ne olacak ki? "Korka durun ölümde…