30 Ağustos 2009 Pazar

Bir hiç uğruna

Ölebilmeli bazen insan
Bir hiç uğruna
Ya da sevebilmeli
Öylesine bazı şeyleri
Bazen vatan olmalı bu hiçlik
Bazen de bir sevgili
Ama istemeli bunu yürekten
Hissetmeli iliklerinde
Ölmeyi istemeli bazen
Bir kadın uğruna
Ana bazen adı yar bazen

Yaşamayı istemeli insan
Boşlukta olduğunda bile
Yaşamalı doyasıya
Bulunacak hiçliklerin uğruna
Yaşlanmayı göze alabilmeli bazen
Her şeye rağmen
Vatan için bazen
Ya da bir sevgili
Bir kadın uğruna
Ana bazen adı yar bazen

28 Ağustos 2009 Cuma

Başrol


Çok uzun zaman önce bir teklif geldi: Kendi hayatının başrolünü oynamak isteyip istemediğini soran. “Acılar içinde kıvranmayacaksam, çok sevilip çok seveceksem, mutlu bir yaşantı olacaksa neden olmasın?” diye yanıtladı ve sessizliği sorusuna olumlu bir yanıt olarak aldı.

Rolüne ağlamayla başladığı ilk gün, "ilerideki mutlu anları daha da mutlu göstermek için" diye düşünüp üzerinde durmadı. Sahneler birbirini kovalıyor, set sürekli değişiyordu.

Senaryo bazen aylık, bazen haftalık, günlük ve hatta dakikalık, anlık veriliyordu, çoğunlukla bırakın yardımcı oyuncuları başrolü oynayan kendisi bile sahnenin sonunu kestiremiyordu. Bu yüzden senaryo ilerleyipte, bir yanlışlık olduğunu sezmeye başladığında artık çok geçti. En başta öne sürdüğü koşular gerçekleşmiyordu. Ne çok seviliyordu, ne de gerçekten sevecek birini bulabilmişti. Mutluluksa reklam filmlerinde dişlerini gösteren birkaç kişinin oynadığı bir roldü sadece ve konuşulması bile yasaktı. Aklına yapacak hiçbir şey gelmiyordu. Böylece oynamaya devam etti.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Masum bir dünya!


Dünyanın sandığınız kadar masum olmadığını anladığınızda, başkalarını eleştirmeye başlamadan önce, bu hale gelmesine ne kadar katkınız olduğuna bir bakmayı deneyin.

22 Ağustos 2009 Cumartesi

Ramazan ve Hurafeler

Bir oruç ayı daha başladı, ibadet ve huşu içinde bir ay! Dürüst olduğu kadar yardımsever de olan televizyon ve gazetelerimiz hemen yayına başladılar. Dün akşam haberlerinin tamamında “oruç baba” toprağından canlı yayın vardı. Canlı yayınlamayan var mıydı? Bilmiyorum. Dürüst olmak gerekirse en büyük dört kanaldan sonra vazgeçtim. Bugün aynı gruplara ait gazetelerin tamamında da aynı yönde haberler vardı. Artık ne diyeceğimi bilemiyorum. Sadece bizim dinimiz bu değil. Bu yanlış yönlendirmelere kanmamayı ne zaman öğreneceğiz çok merak ediyorum. Aynı kurumlar bahar aylarında kiliselere gidip mum yaktırıyor bu millete, özellikle adalar da. İplikler açıp dilekler diliyor benim masum ve cahil halkım. Aynı kanal ve gazeteler yılbaşlarında noel heyecanı pompalıyor bu millete… Mezarlara çul çaput bağlıyor, dilekler diliyoruz.

Unutmadan bir de kutsal emanetlerimiz var. Malum hepsi cennetten geldi! Tamam, bir dine mensupsanız veya yakınsanız o dinin peygamberine olan inanç ve sevginiz çok yüksek olabilir. Ama bunun bile sınırları vardır. İslam’da bu sınırlar bizzat, şu an kendisine ait giysiler, saç ve sakal kılları hatta ayak izleri bile buna alet edilen, Hz. Muhammed (S.A.V.) tarafından bildirilmiş ve belirlenmiştir.(O müslümanların örneğidir.) Ancak meşhur bir söz var biliyorsunuz: “Kraldan çok kralcı olmak.” Maalesef bizim toplumumuz da şu an bu duruma tam olarak uyuyor. Hırka ziyaretleri için birbirini ezen insanlar, kime ait olduğunu bilmediği bir kılı öpüp başına koyanlar… Bu liste böylece uzayıp gidebilir. Ama gereği yok. Birinci kaynaktan bakıldığında bunun nasıl gözüktüğünü aşağıdaki alıntılardan anlayabilirsiniz.

1. Kur’an (Bakara - 170. Ayet*) :

..diyen bir Kutsal Kitap (Kur'an) ve...

2. Veda Hutbesi**

diyen bir Peygamber (S.A.V.) varken bunlara kanmak ne kadar mantıklı? Bu bilgilerden hareketle bu inançlar biraz -o kelimeyi veya tabiri burada kullanmayacağım ve eskiye dönüş demekle yetineceğim- eskiye dönüş gibi gözüküyor. Yukarıdaki tartışılmaz kaynaklara dayanarak söylüyorum ki bunlar kesinlikle yasaklanmış.

Neyse çok da fazla eleştirmek istemiyorum. Belki de benim yanlış yorumlamamdandır. Aslında benim eleştirmek istediğim toplumu doğru yönlendirmesini beklediğimiz önderlerin bunu bilerek ve isteyerek yapmıyor olmalarıydı (Bunun yanlışlıkla yapılacak tarafı yok.)

Tek bir tavssiyem var: "Sadece okuyalım, araştıralım ve bize basit olarak gönderilmiş olanı zorlaştıranlardan uzak duralım…"

Hurafelerden uzak, gerçekten huşu içinde yaşanacak iyi bir Ramazan ayı diliyorum. Hepimize, hepimiz adına…


Notlar:
* Bakara-170. ayetin bağlantısını özellikle verdim. Beni eleştirecek olanlardan önce biraz araştırma yapmalarını rica etmekten başka bir şey istemeyeceğim.
** Veda hutbesini kaynak olarak vermemin sebebi yüz binden fazla insanın önünde yapılmış ve tartışma götürmez bir şekilde doğruluğu kabul edilmiş bir metin olmasıdır.

19 Ağustos 2009 Çarşamba

Tuval

Siyah bir tuvalin üstünde
O an vurulan fırça darbeleri hayat
Yazılırın renginde yaşanmışlıklar
Yaşanmışların acısındaki renkler

Gerçeğin ve acının rengi
Kan kırmızısı çizgiler
Kara hayat tuvalinin üstünde
Karadan kara yalnızlıklar

Umudun ve mutluluğun rengi
Kar gibi bembeyaz bulutlar
Geleceğin parlaklığında
Kardan da beyaz umutlar

Özlem ve hasretin rengi
Masmavi denizler
Siyah bir tuvalin üstünde
Koyu mavi fırtınalar

Evet, her birimiz birer ressam
Kimi yetenekli ama karamsar
Kimi yeteneksiz ama umutlu
Ve siyah bir tuval hayat

Gökkuşağının rengi hayallerim
Hayallerimin rengi yazdıklarım
Beyaz ile siyahın dansı yaşadıklarım
Siyah bir tuvalin üstünde hayatım,
       yaşamımsa onu renklendirme çabası

14 Ağustos 2009 Cuma

Okumak güzel şey...

Kelimelerin arasında kendinizi bulmak ve hatta kimi zaman kaybetmek... Anneniz, babanız veya sevgiliniz okuduğunuz kitabın yaprakları arasındadır, eski rafları karıştırır bulduğunuz kitapların yapraklarını silkelersiniz. İçinden sevdiklerinizin dökülmesini beklersiniz. Çoğu zaman da eskilere ait eşyalar sizi daha da eskiye götürür. (Kimi zaman bir otobüs bileti kimi zaman sararmaya yüz tutmuş bir fotoğraf olur bu.)

Birçok kişi koca bir kitabın iki saatlik bir filmde anlatılabileceğini düşünür. O filmler ancak size birer özet geçebilir ya da en iyimser görüşle senarist ve yönetmeninin hayal gücünü yansıtır. Ayrıca kitapları sadece filmlerle kıyaslamak da yanlış olur. Öyle kitaplar vardır ki hiçbir zaman hiçbir yapımcı o kitabı bir filme uyarlayamaz - uyarlamak istemez. Konumuza dönecek olursak; kitap okumak film izlemek gibi değildir. Kahramanlarını siz çizersiniz kafanızda, mekânların tamamı sizin hayal gücünüze bağlıdır. Kafanızdaki her sahnede ya kahramanın kendisi olur ya da arka masalardan birinden olayı izleyen bir yan rol. Yerleştiriverirsiniz sevdiklerinizi, kızdıklarınızı satırların arasına…

12 Ağustos 2009 Çarşamba

12 Ağustos

Buraya not düşülecek kadar önemli bir gün mü bugün? Dürüst olmak gerekirse bilmiyorum! Ancak hayatımdaki önemli günlerden biri olduğu kesin. Evet, bugün 12 Ağustos ve üzgürlüğümü kaybetmemin üstünden tam 365 gün, geri kazanmamın üstündense tam 208 gün geçti...

Geçen sene Temmuz-Ağustos gibi Türkiye'deki gidip gördüğüm-kaldığım illeri sayarak askerliğimin oralardan birine çıkmaması için dua ediyordum. (Bu listede 38 il vardı ve özellikle iki il istemediklerim listesinin başındaydı; 1. Kütahya, 2. Ankara.) İstemediğim illeri sayıyor olmama rağmen İstanbul da beni istemiyordu sanki. Çok sevdiğim bu şehir sanki beni dışlıyordu ve buradan kaçıp gittiğim sürece nereye ve nasıl gittiğimin bir önemi olmadan kurtulacakmışım gibi hissediyordum. Şehirden, iş hayatımdan hemen her şeyden sıkılmış, bunalmıştım. Askerlik bile bir kaçış noktası olarak gözükmeye başlamıştı.

Sonra ne mi oldu? Ankara’da, istemediğim iller listesinin 2. sırasındaki şehirde buldum kendimi. 12 Ağustos günü saat 5'te sivil hayatım giriş kapısının arkasında kalmıştı. Kendimi o kadar hazırlayarak gitmeme rağmen sıcağı kurak, ayazı keskin o pis şehir benim hatırladığımdan da kötüydü. Bunların yanında üniformalı mahkûmlar gibi geçirilmiş ayları da yanımıza eşantiyon olarak verildiler.

Çevremdekiler bilirler; çok fazla askerlikten konuşmayı ve sürekli askerlik anısı anlatmayı pek sevmem. Zaten doğru dürüst bir askerlik yaptığımızda söylenemez. Kaldırım taşı döşeyip, yatakhane etrafına mıcır yaymaktan başka bir iş yapmadım ben. Özür dilerim az daha unutuyordum; iki saat sonra tekrar kapanacak olmasına rağmen kürüdüğümüz karları atlamayayım. Evet, ben ve benimle birlikte çift anadal mezunu bir arkadaş, iki ayrı bölüm mezunu bir abim ve diğerleri (Mühendisler, reklamcılar, teknisyen ve öğretmenler, ekonomist ve iktisadi denetmenler...) Türkiye için ne ulvi ve yararlı bir hizmet öyle değil mi! Askerlik kısaydı ve ite kaka da olsa günleri saymamaya çalışsak da sayarak, bir şekilde bitti. Orada iyi zamanlar da kötü zamanlar da geçirdik. Şimdi dönüp baktığımda dışarıda zamanın ne kadar hızlı geçtiğini bir kez daha anlıyorum. Teslim olmamın (Evet, bir kaçak gibi teslim olma tabiri kullanılıyor.) üzerinden tam bir yıl geçti bugün.

Bugünü seneye hatırlayacak ve hakkında bir şeyler yazmak isteyecek miyim? Yine dürüst olmak gerekirse; hiç sanmıyorum. Ancak buna rağmen Akif, Emre, Erbil, Erim, Erol, Fatih Abi, Halil ve Serkan'ın isimlerini buraya not düşmek istiyorum. Öyle ki, seneler sonra yeniden okuduğumda bir an olsun güzel zamanları hatırlamak istiyorum. (Hepimize bir kez daha geçmiş olsun arkadaşlar.) Aslında askerlikten soğutma ile ilgili yasalar olmasa ve birilerinin beni ispiyonlayarak yargılanmamı sağlayacaklarından korkmasam daha birçok şey yazabilirdim. Ama malum kısa bile olsa insanın özgürlüğünü kaybetmesinin nasıl bir şey olduğunu artık biliyorum ve bunu ne olursa olsun bir daha yitirmeye niyetim yok.

6 Ağustos 2009 Perşembe

Gerçek ve cesaret

Her yeni gelenin eninde sonunda "Son giden" olduğu gerçeği ortadayken, bir sonraki gelenin "İlk kalan" olacağını ummak cesarettir.

1 Ağustos 2009 Cumartesi

Farklı bakıp, farkı görebilmek...

Yıkık – dökük, çökmüş insanlara bir de, sizin arayıp durduğunuz hazinelere bir zaman sahip olduklarını ve onları kaybettikleri için o halde olabileceklerini düşünerek bakın.


Yanılsama / 2009 -2013