Ana içeriğe atla

Soykırım, terör, kanun ve namus

Dün Türkiye'nin Irak sınırında 35 kişinin yanlışlıkla vurulduğu haberleri ortalığı ayağa kaldırdı. Askerler terörist sandıkları köylüleri sınırda görmüş, ateş açmış ve sonra F-16 uçakları ile bombalamışlardı. Haberler (neredeyse tüm televizyon, gazete ve internet siteleri) bunu böyle veriyorlardı. Sonra biraz daha detay gelmeye başladı; vurulanlar gerçekten de terörist değildiler, sınırdan kaçak sigara geçirmeye çalışan kaçakçı "köylüler"di ve onların vurulmaları yanlışlıkla olmuştu.

Şimdi bana "faşist" diyecek herkese önerim silahlı korumalar tarafından korunan ve izinsiz geçilmesi yasak olan bir bölgeye girmeyi denemeleri ve dur ihtarına da aldırış etmemeleri. Şimdi bu yanlışlıkla vuruldu denilen "köylüler" ne yapıyorlardı vurulduklarında:
  1. Sınırdan izinsiz geçiyorlardı.
  2. Kaçak mal getiriyorlardı (kaçakçılık yapıyorlardı).
  3. Bu işleri organize bir şekilde yapıyorlardı (Bildiğimiz en az 36 kişi)
  4. Dur ihtarına ve uyarı ateşine uymamışlardı.

Yukarıdakilerin hepsi hem yasalarımız hem de anayasamızla belirlenmiş sınırların ve yasakların ihlali mi? İhlali. Uluslararası yasalar da dahil tüm haklar bana sınırlarımı koruma hakkı veriyor mu? Veriyor. O halde haberlerin aslı başlığı ya da veriliş şekli şu olmalıdır: "Terörist sanılarak vurulan gurubun kaçakçılık şebekesi olduğu ortaya çıktı." Yani hatalı olan şey vurulmaları değil tanımlanma şekilleridir!

Vurulan 35 -yazıyla otuz beş- kişi bakkaldan ekmek almaya gitmiş ya da parkta gezerken vurulmuş kişiler değillerdir. Kaçakçılık yapan, bunu yaparken "şerefsiz yuvalarının" yakınlarından geçen, onlarla aynı yolu kullanan ve hatta kaçakçılık yaparken "sözde" kendi ülkesinden vergi kaçıran ama terör örgütün devriyelerine vergi (haraç) vermekten hiç çekinmeyen kişilerdir.

Geçmişte insansız hava aracının çektiği katır sırtında taşınan ağır makinelilerin görüntüleri, nerelerde ve nasıl kullanıldıkları unutulmamalıdır. Dağlıca, Hantepe gibi olaylar akıldan çıkarılmamalıdır. O şimdi eleştirdiğimiz eylemi yapmadıkları için kaç CANımızın gittiği gün gibi ortadır. Bir askerimin (beni ve seni korumak adına oraya gitmiş) tek dişine, onların (terörist ya da kaçakçı) hepsini feda etmeye razıyım.

Deseler ki onlar masum, onlar aç, onlar muhtaç... De gidin hadi oradan cevabını yapıştırırım. "Bir kilo toz bir otobos" ne de olsa değil mi?

Sınırlarımızı korumakla görevli askerin yapması gereken sınırlarımızı korumaktır! Konulmuş bir kural varsa bu uygulanmalıdır. Çizilmiş bir sınır varsa da bu müdafaa edilmelidir. Dün yaptığını bundan sonra da yapmalıdır.

Bir ülkenin sınırları namusudur!

Aynı yaklaşımı soykırım yakıştırmalarında da yaşıyoruz. Başka devletlerin soykırımı tanıyan hatta inkarını suç sayan yasalar çıkarmalarını eleştiriyoruz. Ama yaklaşım yanlış! 1914 olayları yaşanırken bu memleket kaç cephede savaş halindeydi? O cephelerde hangi ülkelere karşı savaşıyorduk? Soykırıma uğradığını iddia eden "şerefsizler" o dönemde ve şimdi kimlerle işbirliği içindeydiler? Neredeyse yedi asır boyunca hüküm sürmüş bir imparatorluk neden son döneminde böyle bir tehcir uygulamasına gitmiş? Bu memlekette 3-5 sene içinde kaç kişi ölmüştü? Bu soruların cevabını bilmeyen ya da anlamayanlarla bu konuyu tartışmam bile... Biri bana dedemin mezar taşını bulur gösterirse o zaman konuşuruz!..

Haberi verirken neyi ve nasıl sunduğunu bilmeyen ve anlamayanların bu memlekete üç kuruşluk hayrı yoktur.

Bir YANLIŞLIK varsa o da gösterilen hedefin yanlışlığıdır!

Yeniden söylüyorum! BİR ÜLKENİN SINIRLARI O ÜLKENİN NAMUSUDUR!

O kadar!

Yorumlar

  1. :)Kimsenin yazamadıklarını yazmışsın...Kalemine kuvvet

    YanıtlayınSil
  2. Düşüncelerinle hemfikirim.

    YanıtlayınSil
  3. Bravo.Aynen dediğin gibi hocam.

    YanıtlayınSil
  4. Başladık sorumlu aramaya... Kimin içinde? Belki de uzun zamandır ilk defa görevini yerine getirenlerin içinde. Kim bilir! Belki de cezalandıracağız.

    Belki de devlet özür dileyip, tazminatta verecekmiş. Kimden ve kime? Sınır ihlali yapıp, kaçakçılık yapan, ulusal ve uluslararası yasaları çiğneyenlerden özür dileyecek, tazminat vereceğiz.

    Hayatta kalanlardan bir tanesi çıkmış ana haber bülteninde konuşuyordu bu akşam; "Benim babam da, onun babası da bu işi yaparmış. Benim oğlumda bu işi yapıyor. Askerler önceden bu kadar katı değillerdi. Ben sınırdan geçmeden önce haber geldi ve kendimi karların içine saklayarak kurtuldum." Alenen, şuç işlediğini ismini, cismini saklamaya gerek duymadan ulusal bir kanalda hesap sorar gibi bağırıyor!

    Bu kaçakçılar 50 lira için yapıyorlarmış bunu. Yahu biri de çıksın ve sorsun: Oradan getirdikleri "kaçak malları" şehirlerde hangi "şerefsiz" örgüt satıyor?

    Adalet herkes için... Ama nasıl? Gözümüz her geçen gün biraz daha kör oluyor...

    Yazık... Çok yazık...

    YanıtlayınSil

Yorum Gönderme

Fikriniz varsa buradan buyurun...

Bu blogdaki popüler yayınlar

Zamanı eğip, bükmek

Zaman, fiziki boyutların sanal olan dördüncüsü, elle tutulamayan.
Zaman, içinde olayların ardı ardına gerçekleştiği boyut…
Bilim adamlarına göre, aynen ışığın bükülebilmesi gibi zaman da eğrilip, bükülebilir ve eğer doğru koşullar gerçekleşirse yani yeterli hız yakalanırsa önce geleceğe ve daha sonra da geçmişe sıçramak mümkün olabilir. Bunu zaman yolculuğu gibi basit kavramlarla karıştırmayın. Bu şu “an” ın da içinde olduğu bir kavram. Öyleyse ne demek bu?
Bu soruya cevap verebileceğimi pek sanmıyorum, haddime de değil zaten. Ama bu soru etrafında dolaşıldığında dahi çok farklı yerlere çıkan kapılar bulabiliyor insan.
Çok sevdiğim bir çizgi dizide bir keşiş (“Avatar”) hava, su, toprak ve ateşi bükebiliyordu. Tüm dünyayı kurtaracak kişi olan keşişin bile zaman üzerinde böyle bir gücü yoktu. Sonra “Matrix” ve “Neo” var. Ancak o da olaylara hükmeder gibiydi, zamana değil ya da ben öyle algılamıştım. “Aslında bir kaşık yoktu!” ve “Kırmızılı kadın da bir ajandı.” değil mi? Ya “Hiro” için ne…

Geliyor yaklaşmakta olan

Şimdi gece gece bu da nereden çıktı yazısı bu, baştan söyleyeyim. Pastör görünümlü ajanımız ülkesine dönmüş. Ekonomik kriz merhale merhale ilerliyor. Ama inanın ben bunlarla pek fazla ilgilenmiyorum.

Geçtiğimiz günlerde Fatih Altaylı bir yazısında günümüz Türkiye'sindeki problemleri sıralamış en sonundasa bunlardan değil de insanlığımızı kaybetmekten çekindiğine dair bir görüşle bitirmişti. Çok uzun bir vakittir ben de böyle hissediyorum.

Bir süredir internette "Adam sende! Oku diyorsun da insanlarda okuyacak mecal mi bıraktınız?" tarzında görüşlere rastlıyorum. Oysa Yunus Emre, Mevlana okumadan ya da Aşık Veysel dinlemeden neyin geldiğini, yaklaşmakta olanın ne olduğunu ve buna nasıl hazırlanman gerektiğini nereden bileceksin ki! İnsanların ne vakti, ne enerjisi ne de parası varmış okumak için!

Oku derken neyin kastedildiğini bile anlayamaz hale geldik. Yapı söküm yapmadan, cümlenin ya da kelimenin kökenine inmeden okuyup geçmişsin ne olacak ki? "Korka durun ölümde…