Ana içeriğe atla

Yer Açmak

Yaşam bir yapboz gibi ve biz de bu yapının şekli, renkleri ve yerleri birbirinden farklı parçalarıyız. Aynı çok parçalı yapbozlarda olduğu gibi hayatta da bazı parçalar olmamaları gerektiği yerlere oturabiliyorlar. Kendi yerlerinde olmayan küçücük parçalar bile resmin tamamının doğru şekilde oluşmasını engelleyebiliyor. Sorun yanlış parçanın etrafındaki doğru yerleşebilecek diğer parçaların yerlerini de işgal etmesi ile daha da içinden çıkılmaz bir durum alabiliyor.


Kimi zaman parça şekil olarak ait olmadığı yere tam olarak uyuyor olsa da renkleri ve desenleri itibariyle bir zıtlık oluşturabiliyor. İşte hayatımız da aynı yapbozların parçaları gibi birbiriyle ilintili ilişkilerden, kişilerden oluşuyor. Hiç olmaması gereken bir yerde biri karşınıza çıkıp sizin kullanmanız gereken tüm yeri işgal etmiş olabiliyor ya da bir başkasının yerini işgal ederek etrafındakilerin yaşam alanlarından çalabiliyor. Bu hareket kişiden kişiye değişen farklı tepkiler oluşturuyor. Biri bunu tepki ile karşılarken (Şiddete varacak derecede aşırı tepki de olabiliyor), bir başkası sadece susup, kendini geri çekmeyi tercih edebiliyor.  Her iki şekilde sorun silsile şeklinde büyümeye devam ediyor.

Bu sorunu başka bir şekilde tanımlamak istersek, insanların karşılarındakilere hareket alanı bırakmaması olarak kısaca açıklayabiliriz. Bireyler karşılarındakilere onların da sevgisini gösterebileceği zaman ve ortam için yer bırakmayabiliyor, örneğin. Bir başka örnekte bir anne-baba-çocuk çekirdek kadrosunda, anne tüm sevecenliği üstlenirken baba bir şekilde evin ve doğal olarak çocuğun öcüsü halini alabiliyor. (Bunun terside mümkün tabi.) Aynı şey iş ilişkileri içinde geçerli olabiliyor. Aynı bölümde, iş yerinde çalışan kişiler birbirlerinin çevrelerini daraltarak birbirlerinin tüm hareketlerini kısıtlayabiliyorlar. Bu sorun çoğu zaman bireylerin bilerek ve isteyerek yaptığı şeylerden kaynaklanmıyor. Ancak bazı insanlar maalesef bu hareketlerini had safhaya -hem de bilerek ve isteyerek- taşıyabiliyorlar.

Kendinizi köşeye sıkışmış hissettiğinizde olan da işte tam olarak bu. O sizi çok sevdiği halde sevgilinize olan ilginizi kaybettiğinizde de sorun kendinize yer bulamamanız. Bu yüzden, “Ben ikimize yetecek kadar sevgi ve aşka sahibim.” diyenlere hep soru işaretleri ile bakmışımdır. Bu tarz ilişkiler bir yerden sonra kırılıyor. Bazen yerine oturmayan o parça bazen de etrafındaki parçalar dağılıp gidiyor. Ama hiçbir zaman resmin bütünü aslında olması gerektiği şekle kavuşmuyor. Kavuşamıyor.

Sevgilinizi ondan çok ama çok daha fazla mı seviyorsunuz? Bırakın onun da sizi sevebileceği kadar yeri olsun. Bırakın birileri gece üstünüzü örtsün, belki biraz üşürsünüz ama birini mutlu edersiniz.  Çocuğunuz yaramazlık mı yapıyor? Ne kadar zor olduğunu düşünseniz de bazen ona siz kızın ki eşinizin bir öcü olmadığını anlasın. Belki eşinizin bu yeni konumu birçok şeyi düzeltir. Siz kullanabilecek olsanız, yolları daha iyi bilseniz ve hatta aceleniz olsa da bırakın oğlunuz veya kızınız/eşiniz arabayı kullansın. Emin olun bu kendinize de iyilik yapmak olur.

Kısacası birilerinin sizin için bir şeyler yapmasına izin verin. Nereden bilebilirsiniz ki, belki de o kişinin sizin için yaptığı şey sayesinde kendi adına çok daha iyisini kazanır ve bunda sizin de payınız olur. İyilik ve kötülük bazen pasif olarak da yapılabilir. Bir suç karşısında sessiz kalmak ne kadar kötüyse, bir iyiliğin yapılmasına yardımcı olup arka planda kalmak ve başkasının o işi sonuca ulaştırmasını sağlamak da katbekat taçlandırılmış bir iyiliktir. Yapboz parçalarından başlayıp nerelere geldim. Belki de anlatmak istediğimin yanından bile geçemedim. Ama neyse ki anlayan en kısa halinden bile anlayacaktır; “Yer açın.” Etrafınızdakilere, sevdiklerinize, sizi sevenlere yer açın. Bazen yapabileceğiniz bir şeyi yapmayarak. Bazen yapamayacak olsanız bile bir başkası için çabalayarak. Yer açın… Sadece yer açın…

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Zamanı eğip, bükmek

Zaman, fiziki boyutların sanal olan dördüncüsü, elle tutulamayan.
Zaman, içinde olayların ardı ardına gerçekleştiği boyut…
Bilim adamlarına göre, aynen ışığın bükülebilmesi gibi zaman da eğrilip, bükülebilir ve eğer doğru koşullar gerçekleşirse yani yeterli hız yakalanırsa önce geleceğe ve daha sonra da geçmişe sıçramak mümkün olabilir. Bunu zaman yolculuğu gibi basit kavramlarla karıştırmayın. Bu şu “an” ın da içinde olduğu bir kavram. Öyleyse ne demek bu?
Bu soruya cevap verebileceğimi pek sanmıyorum, haddime de değil zaten. Ama bu soru etrafında dolaşıldığında dahi çok farklı yerlere çıkan kapılar bulabiliyor insan.
Çok sevdiğim bir çizgi dizide bir keşiş (“Avatar”) hava, su, toprak ve ateşi bükebiliyordu. Tüm dünyayı kurtaracak kişi olan keşişin bile zaman üzerinde böyle bir gücü yoktu. Sonra “Matrix” ve “Neo” var. Ancak o da olaylara hükmeder gibiydi, zamana değil ya da ben öyle algılamıştım. “Aslında bir kaşık yoktu!” ve “Kırmızılı kadın da bir ajandı.” değil mi? Ya “Hiro” için ne…

Geliyor yaklaşmakta olan

Şimdi gece gece bu da nereden çıktı yazısı bu, baştan söyleyeyim. Pastör görünümlü ajanımız ülkesine dönmüş. Ekonomik kriz merhale merhale ilerliyor. Ama inanın ben bunlarla pek fazla ilgilenmiyorum.

Geçtiğimiz günlerde Fatih Altaylı bir yazısında günümüz Türkiye'sindeki problemleri sıralamış en sonundasa bunlardan değil de insanlığımızı kaybetmekten çekindiğine dair bir görüşle bitirmişti. Çok uzun bir vakittir ben de böyle hissediyorum.

Bir süredir internette "Adam sende! Oku diyorsun da insanlarda okuyacak mecal mi bıraktınız?" tarzında görüşlere rastlıyorum. Oysa Yunus Emre, Mevlana okumadan ya da Aşık Veysel dinlemeden neyin geldiğini, yaklaşmakta olanın ne olduğunu ve buna nasıl hazırlanman gerektiğini nereden bileceksin ki! İnsanların ne vakti, ne enerjisi ne de parası varmış okumak için!

Oku derken neyin kastedildiğini bile anlayamaz hale geldik. Yapı söküm yapmadan, cümlenin ya da kelimenin kökenine inmeden okuyup geçmişsin ne olacak ki? "Korka durun ölümde…