3 Eylül 2016 Cumartesi

Hayat

Ne kadar az yazmaya başladım.

Ne yazsam birine dokunacak diye çekiniyorum. Kimi işe, kimi eşe, kimi kardeşe dokunacak onlarca can acıtıcı şey.

Bir süredir liste tutuyorum. İnsanları çok eleştirmek gibi bir meslek hastalığına kapıldığımı farkettiğimden beri doğrudan eleştiri yapmamaya çalışıyorum. İş yerinde hayatımız kritik yapmak ve eleştirmekle geçiyor zaten. Liste dediysem öyle planlı programlı birşey değil. Ama kendi içinde de bir düzene sahip değil desem yalan olur. Aradığım şeyi bulmakta çok zorlanmıyorum.

Liste basitçe şöyle işliyor; eleştirmek istediğim bir olay ile karşılaştığımda olayı sıcağı sıcağına not ediyor; tarih, saat, yer ve kendi düşüncemi de ekleyerek kayıt ediyorum. Sonrada değiştiremeyeyim diye metinden görüntüye çevirip saklıyorum. Bir süre sonra olayın sonuçları/etkileri ortaya çıktığında ne yazdığıma dönüp bakıyorum. Bazılarında yanlış düşündüğümü, olayı tam anlayamadığımı ve eleştiri yapsam haksız olacağımı belki de olayları olmaması gereken bir yöne sevk edebileceğimi görüyorum. Ama sorun şu ki birçok kısmında objektif olarak kendi düşüncelerimi yazıp sonrasında olayın gelişimi tamamlanıp değerlendirdiğimde haklı olduğumu üzülerek görüyorum. Sonrasında etrafımdaki kişilerin hal ve tavılraına baktığımda kayıt altına aldığım olayı ve düşüncemi gözüne sokmak geliyor içimden. Ya olayın başını hatırlamıyor ya ağzından çıkanı inkar ediyor ya da bir parmağı suçlu olarak beni veya bir başkasını işaret ederken diğerleri kendini gösteriyor. Yani öyle basitçe bir "ben demiştim" ile geçiştirilemiyecek kadar büyük sıkıntı var.

Sonra mı? Sonrası basit kendimi daha çok bilememe yarayan kayıtları kısa bir süre sonra siliyor ve unutmaya çalışıyorum. Malum zaten unutamama  problemi olan bana bir seviye daha atlatacak ve beni filler ligine sokacak bir maceraya atılmaya gerek yok. Oluyor mu? Hayır!

Örneğin burası da aslında bir nevi yanılgılar ve haklı çıkmalar manzumesi gibi... Yorum etiketli 180 tane yazı var burada. Kimi günlük hayattan kimi benden büyük konularda yarın dönüp inkar edemeyeyim diye yazılmış 180 yazı... Bunların yanına onlardan daha sağlam eleştiri olduğunu düşündüğüm 53 tane de vecize iliştirebilirim. Cemaat konusunda hem haklı hem de haksız çıktığım, Ergenekon ve benzeri konularda sonuna kadar haklı olduğum, günlük hayatta yaşadıklarımın veciz bir şekilde anlatımları olan cümlelerimin neredeyse hiçbirinin beni yalancı çıkartmadığı gibi örnekler ortada duruyor.

İş yerinde de bazen bu taktiği kullanıyor ve "malesef" yine birçoğunda haklı çıkmanın sıkıntısını yaşıyorum. Konu iş olunca da notunuzu buruşturup çöpe atamıyorsunuz. Aynı çatı altındaki kişilerin sürekli aynı hata ile devam etmeleri zor. İşte de eşte de olmuyor! 

Özel hayat çok mu farklı? Tabi ki hayır! Eşime bundan 4-5 sene önce ne dediysem neredeyse hepsi gerçekleşti. Kronolojik sıra yapıp versem bu kadar olurdu.

Belki kanlı canlı örnekler görmek isterdin. Ama işte orası işe, eşe ya da kardeşe dokunuyor.

Sıkıntı şu ki bazen haksız çoğu zaman haklı olduğunu görmek birşeyi değiştirmiyor. Etrafımdaki duvar hala beni içeriye değil, diğerlerini dışarı hapsediyor. Haklı çıktığım her durum bir tuğla daha ekleyerek duvarı hem yükseltiyor hem de kalınlaştırıyor.

Eş mi, dost mu? Sözlük anlamları itibarıyla bile içi sandığımız kadar dolu olmayan kavramlar... Hele bugün...

1 Ağustos 2016 Pazartesi

Kaptan'ı da everdik

Hafta sonu çocukluktan beri arkadaşım olan Murat'ı da everdik. Adam kaptan olunca düğünü de teknede oluyor tabii...



Düğün 15 Temmuz sonrasına denk gelince gündem de belli oluyor. Boğazda turlarken savaş gazisi gibiydi şehir; her semt farklı bir olayla hatırlatıyordu kendini... Allah tekrarını yaşatmasın.

Kaptan ve İlkay'a da Allah bir ömür boyu mutlu, huzurlu, sağlıklı bir birliktelik nasip etsin.

29 Temmuz 2016 Cuma

Taksim Topçu Kışlası

Yok! Ben bir çıkış yolu bulamıyorum.

Toplumca büyük sıkıntılarımız var. Bireysel olarak hemen herkes normal davranıyor, normal koşullarda sıradan hayatlar yaşıyor. Ama toplumsal olarak tam bir erken bunama halinde, tam bir şizofren gibi davranıyoruz. Belki de iyi, çok iyi sosyologlarımız olmadığı ya da toplum önderlerimizin kendisinde bazı problemler bireysel seviyede bulunduğu içindir. Ancak her ne olursa olsun toplumsal rahatsızlıklarımız olduğu tespitini yapmak, hatta bunu bir hastalık olarak düşünerek teşhis koymak hiçte zor değil.

Örneğin toplumsal hafızamızda bir yönü ile şizofrenlik bir yönüyle erken bunama belirtileri her yerde görmek mümkün. Yakın geçmişi o kadar çabuk unutuyoruz ki bir insanın “inan sabah ne yediğimi hatırlamıyorum” sözü bile hafif kalıyor. Birilerini ya çok seviyor ya da çok nefret ediyoruz. Toplumsal manik durum –bipolar- bozukluğu...

Toplum hayatında evirilme ve değişimler o kadar uzun yıllara yayılır ki yüz yıllar normal bir insan hayatındaki değişimle kıyaslandığında aylar hatta haftalar gibi kalır. Ancak bu normal toplumlar için böyledir. Biz daha bir ay hatta bir hafta önceki hafızamızı inkar ediyor hatta tam karşıt yorum ve görüşleri bir anda benimseyiveriyoruz.

Dün göklere çıkarttıklarımız bugün ağza alınmayacak hakaretlerle yeriliyor. Dün toplumca sövdüklerimiz ulusal kanallarda “vatan – millet –sakarya edebiyatı” parçalıyor. O kadar çok örnek var ki!.. Rus uçağını düşüren pilotlarla mı başlasak, Uludere bombardımanı ile mi? “Onurlu yalnızlık” dış politikamızı mı sorgulasak? Yoksa “Cemaat”in önünde diz kırıp oturanları mı hatırlasak? Ordu evleri ve otellerde, asker – sivil – siyasetçi birlikte yapılan toplantıları mı unutsak? Yoksa plan semineri adı altında yapılan darbe simülasyonlarını mı yok saysak? Hainler mezarlığı nedir Allah aşkına? 3 yıl sonra (maalesef) bu “şerefsizleri” de kahraman ilan etmeyeceğinizin garantisi nerede?

Daha yalnızca 3 yıl önce olmuş; Gezi olaylarını hiç hatırlamayalım zaten. Gezi’nin nasıl bir provokasyona dönüştüğünü hepimiz biliyoruz. Bunu daha o gün görmüştük. Aynen darbeci şerefsizleri izlediğimiz gibi o gün bazılarını da canlı kanlı izledik. “3 gün daha dayanırsak hükümet düşecek” diyenleri de unutmadık. Başörtülü kızıma saldırdılar diyenleri de... Ama istemiyoruz kardeşim Gezi parkına dokunmanızı... Haklı ya da haksız her olaydan galip ayrılmanızı, her mağduriyetten bir çıkar elde etmenizi istemiyoruz. Tamam darbe şerdi ama sonrasında yaşananların hayır sıfatından uzaklaştığını görmek de pek doğru değil.

Senelerdir gurura kapılmış herkese aynı şeyi söylüyorum; ya bir gün keserin sapı başkasının eline geçerse..? 15 Temmuz’da birkaç saatliğine sapı ellerine aldıklarında ne olduğunu gördük! Siz geri aldığınızda ne olduğunu da ibret içinde izliyoruz...

Not: Modern psikolojiye inanmıyorum. Buradan hareketle bireysel tedavilerin toplum düzeylerine uyarlanmış halleri de benim ilgimi çekmiyor. Yani toplumun bireysel ilaçlara benzer bir şekilde medya denen tek dişi kalmış canavarla “tedavi edildiği” algısına/görüntüsüne de karşıyım.
Yanılsama / 2009 -2013