Ana içeriğe atla

Dava

Baştan söyleyeyim dava deyince ilk aklına gelen Kafka ise sana da geçmiş olsun.

Ben bizim davamızdan bahsediyorum. Biz yani dünyanın tüm ötekileri... Her çoğrafyada adımız değişiyor; afrikada Zenci, amerikada Kızılderili, asyada Türk, ortadoğuda Müslüman, Andoluda ise hepsi birden olabiliyorsun. Bazen Türk bazen Kürt... Bazen sadece kadın bazen de çocuk... Bu davanın adı Türkiye'dir.

Öyle bir an geliyor ki bu ötekileştirme artık bıcağın kemiğe dayandığı gibi bir his vermeye başlıyor. Bir isyan ile ortalık toz duman oluveriyor. İşte o toz bulutuna "dava" diyorum ben. O toz bulutu ilk yükselirken ve ortalık olabildiğince karışıkken öteki düşmesin diye omuz verene de "dava adamı"... Kurtuluş Savaşı, Osmanlı yıkılmasın, Al Bayrak gökten inmesin diye canlarını ortaya koyan dava adamlarının toz bulutudur örneğin. Sonucunda memleketin adı değişmiş olabilir ama dava olduğu yerde durmaktadır.

Kimi zaman Mısır gibi bir yerde darbeciye karşı koyarken "dava adamı" olursunuz, kimi zaman aynı darbeci Filistin'e gidecek insani yardımları kestiğinde... Buna dindaşlık gözü ile de bakmayın. Maduro gibi bir hristiyan ve pek sevilmeyen yarı bir diktatörü de savunuyor gibi gözükebilirsiniz kimi zaman. Oysa çoğunlukla karşı durduğunuz şey sizi de ötekileştiren o pis sistemdir. Bunu içgüdüsel olarak yaparsınız. Amerika - Meksika sınırında amerikan tarafını tutacak bir dava adamı bulamazsınız örneğin.

Dava adamlığı, bir görev/hizmet sana ihtiyaç duyduğunda orada olabilmektir. Önceki tüm makamlarını bir kalemde silerek hem de...

31 Mart seçimlerinde bir dava adamı çıktı ve gösterildiği yerde ihtiyaçtan adaylığı kabul etti. Kendisi de eşi de ötekiydi. Ötekiler için omuz verme zamanıydı. Ama güç sarhoşu olmuş Ak Parti kadroları hesap edilemedi. 20 senede ilmek ilmek dokunan, son 5-10 senedeki tüm hatalara rağmen ayakta tutulan sistem liyakatsız kadrolar nedeniyle yerle yeksan edildi.

Önce seçimlerde bir ötekileştirme ve aşağılama politikasıdır başladı. Ben/biz üstünüz, sen ve takipçilerin ise ötekisiniz. Biz asılız siz detaysınız. Bu söylemler öyle sert bir duvara çarptı ki ittifak içindeki muhalif partiler bile çıkan sonuca şaşırdı.

Ak Partiye karşı oyun iyi kurulmuştu. Sandıklarda hile yapıldığı, tutanaklarla oynandığı gibi bir iddianın arkasına yapışıldı ve seçi iptal ettirildi. Yanlış anlaşılmasın; tutanaklarla oynanmıştı. Ancak bu iş o kadar göstere göstere yapılmıştı ki adeta yakalanmak ana amaçmış gibi duruyordu. Daha o gün "Bırakın yönetmeyi deneyimlesinler. Eğer başarırlarsa tüm halk kazanır, yok beceremezlerse siz zaten iktidarsınız" demiştim.

İktidar olarak bu kadar oy kaybedecek, aradaki farkı böylesine azaltacak ne gibi hatalar yaptık diye sorgulayın demekten dilimde tüy bitti. Yenilenmiş bir seçimin kaybedeninin her halükarda "dava" olacağını bağıra bağıra tekrar ettim. Hoş bunu sonuçta kendi çevremde konuşuyordum. Ak Partiye ne üyeyim ne de yönetim kadrosundan kimseyi tanıyorum. O tuzak o kadar net görünüyordu ki benim gibi siyasetten anlamayanların bile gördüğünü koca koca siyasetçiler nasıl göremezdi ki...

Yenilenen seçimin iki sonucu olabilirdi.

Birincisi, Binali Yıldırım kazanabilir ve tüm ülke demokrasisi askıya alınmış, seçimle mevcut iktidarın yollanamayacağı izlenimi taşıyan bir statüye kavuşabilir ve Ak Parti hile yapan konumuna gelebilirdi ki bu en tehlikelisiydi. Neyseki şimdilik böyle bir derdimiz olmayacak ve dışarıda hevesle bekleyen akbabalar da gagalarını taşlara vurmaya devam edecekler.

İkincisi ise seçim çok daha büyük bir oy farkı ile kaybedilebilir ve bu da yapı söküm, parti içi bölünme, erozyon ve en sonunda da erken seçim gibi bir sonucu doğurabilirdi. İşte bu gerçekleşti. Gerçekleşen de sadece bu olmadı. Dava sanki el değiştirdi. Artık karşı taraf ötekiydi. Öyle olsun diye adeta ülkenin yarısı çalıştı. Ama işin pis kokan tarafı şu anki "ötekiler" malesef dünün elitist kesimi ve bundan vazgeçtiklerini de hiç sanmıyorum.

Evet, Ak Parti'nin içindeki muhafazakar elitist kesim, son 5-10 yılda, olanca çabasıyla yeni bir "öteki" gurubu oluşturmayı başarmıştır. Bu açıdan güç sarhoşluğu ve mal, makam ve mevki uğruna bu kutlu davanın çiğnenmemiş tek bir kuralını bile bırakmamışlardır. Ancak benim davam hiç kimsenin "öteki" olmadığı bir dünya iken, korkarım yeni "ötekilerin" bizim yeniden öteki olmamızdan başka gayesi yoktur.

Özetle yenilenen İstanbul seçimlerinin, adı Türkiye olan bu davaya gönül verenler açısından, kazananı yoktur. Davanın bayrak taşıyıcısı Ak Parti açısından ise sonuç tam bir hezimet olmuştur.

Not: Olaki davanın bayrak taşıyıcısı değişmiştir. Yani yeni gelenler tüm "ötekileştirmeleri" reddecekleri iddialarını gerçekleştirirlerse özür dilemek de boynumuzun borcudur.

Not: Şunu da şuraya iliştirmezsem içim rahat etmeyecek. Ak Parti'nin Erol Olçok'suz rezalet bir seçim kampanyası yönettiğini söyleyenler ile 15 Temmuz'un bir senaryo olduğunu söyleyenlerin aynı kişiler olmasına şaşıp kalıyorum. Hatırlatayım! Erol Olçok ve oğlu o gece açılan ateş sonucu bu memleket için can verdiler. Senaryo diye en güçlü adamını feda edermi insan.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Zamanı eğip, bükmek

Zaman, fiziki boyutların sanal olan dördüncüsü, elle tutulamayan. Zaman, içinde olayların ardı ardına gerçekleştiği boyut… Bilim adamlarına göre, aynen ışığın bükülebilmesi gibi zaman da eğrilip, bükülebilir ve eğer doğru koşullar gerçekleşirse yani yeterli hız yakalanırsa önce geleceğe ve daha sonra da geçmişe sıçramak mümkün olabilir. Bunu zaman yolculuğu gibi basit kavramlarla karıştırmayın. Bu şu “an” ın da içinde olduğu bir kavram. Öyleyse ne demek bu? Bu soruya cevap verebileceğimi pek sanmıyorum, haddime de değil zaten. Ama bu soru etrafında dolaşıldığında dahi çok farklı yerlere çıkan kapılar bulabiliyor insan. Çok sevdiğim bir çizgi dizide bir keşiş (“Avatar”) hava, su, toprak ve ateşi bükebiliyordu. Tüm dünyayı kurtaracak kişi olan keşişin bile zaman üzerinde böyle bir gücü yoktu. Sonra “Matrix” ve “Neo” var. Ancak o da olaylara hükmeder gibiydi, zamana değil ya da ben öyle algılamıştım. “Aslında bir kaşık yoktu!” ve “Kırmızılı kadın da bir ajandı.” değil mi? Ya “Hiro” iç

Duruş

Geçen hafta başından beri etrafımdaki insanlar beni şaşırtmaya devam ediyor. Sadece etrafımdakilerde değil güvendiğim insanlardan da akıl almaz sözler duyuyorum. İsrail denen terörist devletin son yaptıklarından sonra insanlar haklı olarak tepki verdiler. Tepki verdiler vermesine ama hep sonuna bir “ama” iliştirerek ya da akıl almaz öneriler ortaya atarak. Biri, “Bu yapılan akıl almaz, terörist devletten izin almak gerekirdi. Ben benim yardım kuruluşum böyle bir taleple geldiğinde hep aynı şeyi salık veriyorum.” diyiverdi.(Burada “Söz gümüşse sükût altındır.” Deyişi geliyor aklıma. Söylenme amacı iyi dahi olsa sonuçları berbat bence.) Bir başkası, “Hadi topyekûn savaşalım, intikamımızı alalım.” diye savaş çığlıkları atıyordu. Bu ikisi de aklına ve mantığına, zekâsına güvendiğim insanlardı. Bu konuda artık ikisine de olan saygımı yitirmiş bulunuyorum. Ülkemin başbakanıysa ondan bu sefer beklediğim şeyleri yapıyor. (Her zaman ki gibi yapmaması gerektiğini düşündüğüm bir ton şey de yapıy