Ana içeriğe atla

Çöküyoruz...

Aşağıdaki yazıyı gece tamamladıktan sonra adetim olduğu üzere son okumasını yapmak üzere kaydetmiştim. Sabahında haberlerde bir değişiklik var mı diye baktığımda haberin neredeyse tamamının kurmaca olduğu ortaya çıktı. Bu çerçeveden bakarak yazıyı okuyabilirsiniz.

--

Birazdan aşağıda okuyacaklarınız canınızı sıkacak ve suçlayacak birini arayacaksınız. Bulamadığınızda da bana saydıracak ve belki de söverek sayfayı kapatacaksınız. Eğer yazının bir yerinde böyle bir hisse kapılırsanız lütfen devamını okumadan kapatın. Çünkü ilerisindeki hiçbir şey sizin bu fikrinizi değiştiremeyecek.

Bu hafta içinde bir “baba” çocuğunun kıyafeti uygun olmadığı için (pantolon rengi tutmadığı için) okuldan eve gönderilmesi üzerine “gururuna” yediremediği için intihar etti.

Yukarıdaki olayın başından sonuna temiz hiç bir tarafı yok, b*klu değenek misali...

Birincisi; “baba” o pantolonu alıyor. Yani haberin öznesi olan eksiklik ortadan kalkmış. Aile okulun zorunlu kıyafetinin farkında ancak gerekli hazırlığı yapmamış/yapamamış. İkincisi; “baba” iş kazası geçirerek işsiz kalmıyor. Motosiklet kazası geçiriyor. Yani patron “şerefsiz” değil. Üçüncüsü; aile sanıldığı gibi aşırı yoksul değil! Biraz yoksul! Ev kredisi bellerini bükmüş bir de “baba” işsiz kalınca hepten zor durumda kalmışlar.

Şimdi gelin biz konuya en sığ tarafından bakalım önce; zorunlu okul kıyafeti. Çok zaman tartışmalara konu oldu. Kalksın – kalkmasın diye kavgalar yapıldı. Sonunda her okul (velileri ile birlikte) kendi karar versin dendi ve net bir sonuç olmadan konu kapatıldı. Okullar önce bir bir serbest kıyafet uygulamasına geçti. Bir süre sonra da eşitsizlik artıyor, öğrencilerle dışarıdakiler karışıyor denilerek tek tip kıyafet uygulamasına geri dönüldü. Yine bu tartışmalara girmeden belirterek bu sığ konuyu noktalayayım; hadi tek tipe tamam dedik de kıyafetleri ille de okul yönetiminin yönlendirdiği tek bir yerden almak zorunda mıyız? 20 liralık bir tişörte neden 100 lira ödüyoruz ki! Bu arada yine isim vermeden 2 ay önce işsiz kalarak çocuğuna bir pantolon alamadığı için intiharı tercih eden “baba”yı analım; o pantolon kaç paraydı be birader? Okul yönetimini önce taşlayalım, sonra çarmıha gerip altına dizdiğimiz odunlarla yakalım! Sonuçta adam onların yüzünden öldü!

Şimdi konunun diğer bir boyutuna geçelim. Bundan sonrası ağır saçmalama içeriyor, istersen burada bırak!

İntihar denilen olgu normal bir insanın eylemi olamaz. Buradan hareketle de kendini öldüren bir bireye “normalmiş” gibi muamele yapılamaz. Örneğin senelerdir çalışan ve birkaç ay öncesinde işsiz kalmış bir adamın “üç kuruşluk” bir pantolon alacak parası olmadığı için intihar ettiğini düşünmek saf dilliktir. Çünkü tek sebep olarak bunu öne sürecek bir bireyin benzer şekilde saçma ve anlamsız olan birçok soruya cevap vermesi gerekir. İntihar eden bireyin, kendisi öldükten sonra; ailesinin ev kredisi (hayat sigortası yoksa), mutfak ve yine üst baş, elektrik, su, doğalgaz gibi masraflarının kim tarafından karşılanacağını dert etmemesi en hafif tabiriyle “bencilliktir”. Ancak girişimde kalmamış bir intihar vakasında konu bireyin başarısı ile noktalanmıştır. Üzerine laf söylenemez... Durum normal olsa; “ulan sen nasıl bir babasın?” sorusuna, yine kendimiz “senden baba falan olmaz” diye cevap verirdik.

Bir diğer tarafıyla maalesef konu yine pis kokulu bir hal alıyor.  Kriz ortamındayız değil mi? Buna rağmen durumda değişen hiçbir şey yok! Dünyada tasarruf oranı en düşük ülkelerden biriyiz (Araştırmalara göre tasarruf yapanların oranı %10 ile %18 arasında değişiyor.) Yani neredeyse tüm kazandığımızı yiyoruz. Bu oran öyle bir haldeki ülkenin –en iyi tahminle- %80’i tüm kazandığını harcıyor. Araştırmalar (birine şuradan ulaşabilirsiniz) tasarruf yapmama gerekçesi olarak az kazanma ve kazanılan paranın masrafları karşılayamamasını birinci bahane olarak gösteriyor. Ancak bir korelasyon yapsak ve tasarruf yapmayanların ülkesi olarak sigara tüketimi konusunda dünya sıralamasında nerede olduğumuza baksak çok şaşırırız. Tasarruf etmeyen bizler sigara tüketiminde dünyada 30. sıradayız. Ülkemizde tütün kullananlar %30 ile tasarruf yapanlardan 3 kat daha fazla. Lüks telefon tüketimine hiç girmeyelim. Cebinde on bin liralık telefon olup parası olmadığı için işine yürüyerek giden kişiler tanıyorum.

Yahu arkadaş çalıştığın vakitlerde ileride lazım olur belki diyerek kenara 3 kuruş da mı atamıyorsun? İlle de ağustos böceği gibi mi yaşayacaksın. Her kazandığını yemek ne zamandan beri doğru kabul edilir oldu?

Ne alakası var diyeceksiniz? Hadi “baba” normal değil! Öyle ki kendini öldürmeyi seçti. Başka türlüsünü düşünemiyoruz! Ya ailenin diğer bireyleri ne yapıyordu bu durumda. Okul başlayıncaya kadar bir tanesinin aklına da okula giderek gencin durumunu sormak gelmedi mi? Çocuğunun şu an ki durumundan (babasını banyoda kendini asmış olarak bulmuş bir birey) çekinmeyen biri okuması için bir yerlerden yardım istemekten mi utanmış. En azından okul yönetimine gidip durumunu anlatsa idi bu durum yine aynı şekilde mi gelişirdi? (“Baba” yine intihar ederdi ve fakat bahanesi başka olurdu. Maalesef anne okula gittiğinde okul yöneticileri kesinkes ona  yardımcı olurdu da diyemiyorum.)

Yahu hadi akrabaların “akbaba”. Dostun yok! Komşuların da “tırt”. Bu adam bu durumdayken aynı evde yaşayan sizler yaz boyu ne yaptınız? Oturup türkü çığırtıp yan gelip yatmadınız ya... Yok öyle yaptıysanız “baba”nın intiharında sizin hiç mi payınız yok? Para yetiremiyorum diye biri canına kıyar mı?

Durun durun buraya kadar okudunuz ve hala kapatmadıysanız esas meseleye gelelim. Durum maalesef yine bir takım sığ fikirli insanların konuları çarpıtmasıyla farklı yerlere gitti. İlle de okul yönetimi ve valiliğe saydıracağız. Onların üzerinden oluşturduğu mağduriyet için iktidara vuracağız. Ama bunu öyle bir yapacağız ki konu sadece bizim çıkarımıza hizmet edecek. Aynı durumdaki hiçbir mağdura zerre kadar faydamız olamayacak.

Örneğin toplumdaki hali vakti yerinde bireylerin sadece kendileri hadi olmadı biraz da aileleri için yaşadığını ve bu kapalı kutunun dışını kimsenin umursamadığını tartışamayacağız. Bizi bu duruma getiren temel sebepler yine sümen altı edilecek.

Belki kapatmanızı sağlar diye bir örnek vereyim. Darüşşafaka diye harika bir yapı var. Vaktinde ecdat kurmuş. Biraz eksik düşünüp önceleri sadece yetimleri alıyorlardı. Yakın gelecekte anne ya da babası vefat etmiş tüm ihtiyaç sahibi başvuruları değerlendiriyorlar. İyi eğitim veriyorlar! Ancak bu güzide kurumun mezun buluşmalarına bir bakın tek bir yemek organizasyonuna harcanan paralar ile muhtemelen onlarca çocuk daha okutulur. Kim o yemeklere gidenler? Daçka yani Darüşşafaka’dan mezun olanlar! Yani ihtiyaç sahibi birinin durumundan en iyi anlaması gerekenler. Hasbelkader bir yere gelmeyi başarmış, hayatının daha başında bir sıfır geride başlamışken öne geçmeyi başarabilmiş olanlar! Bu kurumun harika bir yardım spotu var; OLMASA DA OLUR! Şimdi siz o yemekte buluşmasanız da okulun bahçesinde buluşsanız olmaz mı diye soracak ve halt edeceğim...

Sen hala okuyor musun? O zaman şimdi kapatırsın: Böyle devlet olmaz olsun! Vatandaşının durumundan bihaber. Devlet dediğin muhtarından kaymakamına, valisinden belediye başkanına, bakanına, devlet başkanına kadar. Bitti mi? Bitmez! Yanı başındaki sorunları görmeyen komşusundan akrabasına, o çocuğun anasından babasına ve hatta kendisine kadar böyle insanlar olmaz olsun!  Toplum olarak hangi ara bu kadar bencil olduk!

Bir kesimi unutmayalım sakın. Çocuğun başında bekleyen akbaba fotoğrafını hatırladınız mı? Ben kendi adıma hafızamın unutmasına asla izin vermiyorum. İşte o fotoğrafı çeken gazeteci de bir süre sonra neden yardım etmediğini sorgulayarak intihar etmişti. (https://www.google.com.tr/search?q=akbaba+çoçuk+resmi) Esas YUH şimdi aynı tavrı sergileyerek ölü bir bedenin üzerinde bu kadar tepinen gazetecilerimize gelsin. Habercilik uğruna mı? HADİ ORADAN. Yazıda neden isim yok biliyor musunuz? Bir de ben tuz biber olamayayım, ileride isim ile arandığında en azından benim yazım gözlere ilişmesin...

Bitti mi? BİTMEZ. SANA – BANA DA YAZIKLAR OLSUN! Neden mi? Ne farkımız var yukarıdakilerden!

Buraya kadar okudun mu? Sana helal olsun!

Neyse uzun uzun yazdım. Sadede geleyim. Hayatınızdan bazı şeyleri eksiltin. Biraz daha az dışarı çıkın. Haftada bir değil 15 günde bir dışarıda yiyin. O filmi izlemeseniz, o konsere gitmeseniz de olur. Bırakın çocuğunuz bir kıyafeti biraz daha uzun giysin. İlle de her bayram yeni bir kıyafet giymenize de gerek yok. Ama araştırın bulun; belki sizin için değerli ve gerekli dahi olsa bir başkası için hayati olabilecek tasarruflar yapın. TDK’ya göre tasarrufun birinci anlamı para biriktirmek değil; “Bir şeyi istediği gibi kullanma yetkisi, kullanım”. Hadi siz şanslı azınlık kararlarınız yani tasarruflarınızla elinizi taşın altına koyun. Unutmayın birçok şeyi istedikleri gibi yapamayanların ülkesi/coğrafyası burası...

Bitti. KAPAT!


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Zamanı eğip, bükmek

Zaman, fiziki boyutların sanal olan dördüncüsü, elle tutulamayan. Zaman, içinde olayların ardı ardına gerçekleştiği boyut… Bilim adamlarına göre, aynen ışığın bükülebilmesi gibi zaman da eğrilip, bükülebilir ve eğer doğru koşullar gerçekleşirse yani yeterli hız yakalanırsa önce geleceğe ve daha sonra da geçmişe sıçramak mümkün olabilir. Bunu zaman yolculuğu gibi basit kavramlarla karıştırmayın. Bu şu “an” ın da içinde olduğu bir kavram. Öyleyse ne demek bu? Bu soruya cevap verebileceğimi pek sanmıyorum, haddime de değil zaten. Ama bu soru etrafında dolaşıldığında dahi çok farklı yerlere çıkan kapılar bulabiliyor insan. Çok sevdiğim bir çizgi dizide bir keşiş (“Avatar”) hava, su, toprak ve ateşi bükebiliyordu. Tüm dünyayı kurtaracak kişi olan keşişin bile zaman üzerinde böyle bir gücü yoktu. Sonra “Matrix” ve “Neo” var. Ancak o da olaylara hükmeder gibiydi, zamana değil ya da ben öyle algılamıştım. “Aslında bir kaşık yoktu!” ve “Kırmızılı kadın da bir ajandı.” değil mi? Ya “Hiro” iç

Belki üstümüzden bir kuş geçer

Uzunca zamandır okuyorum. Hem de oldukça fazla. Okuduklarından bende yer edenlerin sayısı çok fazla değil. Bir yazarın belki onlarca eserini okuyor ama içlerinden bir tanesine tav oluyorum. Yüzlerce sayfalık bir şiir kitabından bazen sadece bir tane şiir çıkıyor; acaba benim anladığımı mı yazmış şair dediğim. Ya da bir kitabın bir tek cümlesi beni mest etse yetiyor bana. Uzunca zamandır müzik de dinliyorum. Çok farklı şeyler değil. Ama yinede arada yakaladığım bana özel şeyler de oluyor. Bir şarkının tek bir cümlesi ya da tüm albümdeki tek bir melodi beni alıp götürebiliyor çok uzaklara. Dün aklıma gelmemişti adı Yüksek Sadakat'in "Belki üstümüzden bir kuş geçer" şarkısının. Grup çok başarılı mı? Bence değil. Ama öyle birkaç şarkısı var ki; eh be adam nasıl yazdın bunları dedirtiyor. Gül renginde gün doğarken Boğazdan gemiler usulca geçerken Gel çıkalım bu şehirden Ağaçlar,gökyüzü ve toprak uyurken Dolaşalım kumsallarda Çılgın kalabalık artık uzaklarda Yorulu

"Allahumme ecirna min şerri siyaset"*

*Baştan söyleyeyim başlıktaki söz; "Allah'ım beni siyasetin şerrinden koru" anlamına geliyor ve koca bir külliyata imza atmış Said Nursi'ye atfediliyor. Ortam o kadar kirlendi ki, artık görüş açıklamaktan çekinir oldum. Geçmişim ortada. Sempati duyduklarım da eleştirdiklerim de... Orta bir yol tutturmaya çalışırken desteklediklerim de karşı çıktıklarım da burada yazılı olarak duruyor. FEM’e gittiğim, ilk üniversite yılımda "hizmetin" yurdunda kaldığım da geçmişimin bir parçası. Bir dönem destekçileri olduğum da... Hatta eleştirilerimin tamamını kapalı kapılar ardında yapıp, partizancasına savunduğum dönemleri de hatırlıyordur arkadaşlarım. Bu nedenle "hizmet" denilen olgunun ne olduğunu az çok bildiğimi düşünürüm. Hatta bir dönem içlerindeki hemen herkesin halisane bir şekilde çalıştığına da bizzat şahidim. Ancak o dönem o kadar kısa sürdü ki... Eminim şu an bile deli gibi memleket ve din adına çalışan, ne yapıyorsa bu uğurda yaptığını düşünen bi