31 Mayıs 2013 Cuma

Ağaçlarıma Dokunma

Oy kullanabildiğim tüm genel seçimlerde oy verdiğim Sayın Recep Tayyip Erdoğan ve Ak Parti millet vekilleri ile hiçbir seçimde oy vermediğim belediye başkanı ve belediye meclis üyelerine ve nadide muhalefete,

Artık biraz silkelenip kendinize gelmeniz gerekiyor. Yapacağınız binalar Kabe olsa kutsallığı ve gerekliliği yoktur, eğer tek bir ağacı bile feda ediyorsanız. İlla yönelecek bir kıblemiz olması gerekiyorsa o taş ve betondan imar edilmiş bir şey değildir. Bunu anlayamıyor musunuz? Peygamberimizin "Kıyametin koptuğunu gözlerinizle görseniz dahi, elinizdeki fideyi dikiniz" öğüdünü duymamış olma ihtimaliniz yok! Hele bugün yaptığınız yapacağınız binaları kıble edinirken yöneldiğiniz tek şey, ne acı ki, "para" oluyor! Bunu da mı göremiyorsunuz?

Eskiden beri yapıcı ve seviyeli muhalefet yapan insanlara ve bu muhalefet tarzına özenmişimdir. Özellikle Ak Parti iktidarı ile birlikte bu duyguyu unutmuştum. Bunun sebebi Ak Parti'nin çok iyi yönetmesi, her icraatının doğru olması değildi. Aksine muhalefet edenlerin seviyesizliği ve olumlu ve doğru eleştiri ile varabilecekleri inanılmaz güzellikteki sonuçları bir türlü göremiyor olmaları, o vizyondan yoksun bir şekilde olaylara yaklaşıyor olmalarıydı. Hala daha değişen bir şey yok! Siyasiler aynı kısır döngü içinde birbirlerine pas atıp duruyorlar. İyiye iyi diyemediğinizden kötüye kötü deseniz de bir şey fark etmiyor. Muhalefet muhalefetliğini yapmıyor ki iktidar kendine çeki düzen versin!

Sayın Başbakan, siz ve etrafınızdakilerin de artık basiretleri bağlandı. Bir tarafta "Önce Sultan Ahmet dolsun ondan sonra Ayasofya'yı düşünürüz" yaklaşımı sergilerken. Tutup Çamlıca'ya kocaman ve günümüz mimarisinde hiçbir yeri olmayacak kopya bir yapıya onay veriyorsunuz. Orası ya da Taksim kışlası toplum genelinin hangi ihtiyacını karşılayacak. Allah aşkına cevap verebilir misiniz? Zeytinburnu'nda yapılan binalara İstanbul'un simge görünüşünü bozuyor diye neden bunca yaygara yaptınız, arkadaşınız olan iş adamıyla neden konuşmuyorsunuz diye sormazlar mı adama? Bazı durumlarda geri adım atabilmek de bir meziyettir. Bunu unutmayın!

Taksim Gezi Parkı
Girdiği yerel seçimler dışında tüm seçimlerde Ak Partiye oy vermiş bir "yandaş" olarak söylüyorum: Artık yeter! Tamam memleketi imar ediyorsunuz! Tamam hep beraber zenginleşiyoruz! Tamam tüm cumhuriyet tarihinde yapılmadığı kadar çift şeritli yol yaptınız, demir yolu döşediniz! Tamam ekonomiyi dipten aldınız bir yere getirdiniz! IMF'ye olan borcu sıfırladınız. Ama artık yeter! Her şeyi parayla ölçen bu anlayışınız ne İslam dinine ne de benim içinde büyüdüğüm ve yetiştiğim Türk kültürüne, karadenizli bakış açısına uymuyor! Önce Galata sonra Haydarpaşa şimdi de Gezi Parkı... Her şey rant değil bu dünyada! Unutmayın üstünlük de sadece "takvada"! Allah aşkına hiç mi çevrenizde kimse yok size bir durun bir soluklanın diyecek? Cevabı biliyorum aslında; yok! Nasıl olsun ki? Var olanları da bir bir temizliyor ve körleşiyorsunuz. Her gördüğünüz boş alana birbirinden çirkin beton ve çelik yığınlarını dikmekten vazgeçin! Önce Allah'tan korkun sonra biz "yandaş" seçmenlerinde bir sabrı olduğu ve taşabileceğini getirin aklınıza...

Sayın Başbakan, bu tarz uygulamaları kim engelleyecek? Nasıl? Aynı terör sorununda söylediğim gibi bunun da yöntemi aynı. Nasıl terörü ne savaşarak ne de görüşerek teröristlerle çözemedik/çözemeyeceğiz. Defaatle söylediğim gibi bu sıkıntıyı çözecek tek kaynak var; o da arkasına saklandıkları Kürtlerin ve bölge insanın önlerinden çekilmesi ve şiddet kullananı dışlaması. Hükumet edenler olarak sizin bu vurdum duymaz ve paradan başka bir şey görmeyen halinize dur diyecek olanlar bizleriz. Yani size oy veren "yandaş"lar. Başı örtülü, "badem bıyıklı" ya da sakallı bizler! Gidip Gezi parkına kamp kurması gerekenler bizleriz. Oradakiler esas desteği bizden görmeliler.

Sulukule temizlenirken de temizliğe evet demiştik. Ama bu oranın insanlarının oradan maddi olanaksızlıkları yoluyla çıkartılması anlamına gelmiyordu. Bu konuda da sesimizi duymadınız! Benim semtim olan Balat-Fener'de de bir soylulaştırma projesi yürütülüyor. Avazımız çıktığı kadar bağırıyoruz ama duymuyorsunuz. Emin olun son kale gibi kalsam da orada ben direneceğim!

Şimdi sıra Gezi parkında... Bakalım bize de, yani kendi "yandaşlarınıza" da biber gazı sıktırabiliyor musunuz? Hem de hiçbir şiddet, zor ya da kötü söz kullanımına tenezzül etmeksizin, slogan atmadan orada olacak olan bizlere de aynı muameleyi mi layık göreceksiniz? Bize, tek amacı yanlışa sessiz varlığı ile yanlış demek olan bizlere ne yapacaksınız? Orada yapacağınız "rezildans" kimlere hizmet edecek? O "rezildas"ta yaşayacak olanlar sizden ya da siz onlardan iseniz ben sizden siz de benden değilsiniz!

Sayın ilgili ve yetkili, biz de dimdik duracağız karşınızda. Uysal koyun isek de kendimizi ağaca zincirlemeyi dahi kaldırmaz bünyemiz. Bu yüzden sadece ağaçlar gibi dik, dimdik duracağız orada. Ben, sizi iktidar yapan kitleden bir "yandaş" birey olarak! (Yanlış anlaşılmasın şimdi muhalefet edenler de devam edecek elbette.) Halk, siyasilerin yapamadığını daha bir gür sesle ve seviyeli bir şekilde yapacak. Ak Parti seçmenini ya da diğerlerini bir kalıba sıkıştırmıyorum. Ama herkesin bildiği bir gerçeği de inkar edecek değilim. Muhafazakar seçmen Ak Partiye dur demedikçe bu tür işlerin duracağı yok! Hedefi yüksek koyuyorum; gerçekçi olmasa da o bölgenin 1940 planlarına geri çevrilmesi istiyorum. Yıkın oradaki "ucubeleri" hatta AKM'yi de! Ağaçları sökmek yerine yenilerini dikin. Bırakın insanlar biraz nefes alsın bu şehirde...

Sayın Başbakan, bir anlaşmazlığı çözerken güçlü tarafı sakinleştirip uzlaştırması gereken onun yakınlarıdır. Yoksa halihazırda kızgın olduğu kişinin yakınlarının müdahalesi onu ancak daha fazla kızdırmaya yarar! (Dağ fareye küsmüş fare çaresiz!) Yani aklıselim denen şey güçlü olanın hiddetini söndürebildiğinizde, onu yanlışından vazgeçirebildiğinizde değer atfeder. Biz de size aklıselim telkin ediyoruz. Daha fazlasını değil! Yok dinlememekte kararlıysanız sandıkta da ayrıca ceza keseriz ki ben yerel seçimlerin tamamında kendi adıma cezanızı kesiyorum zaten. Ama şimdi bizim için de ayağa kalkma vakti! En azından benim için.

Bir şeyin de ayrıca farkında olmanız gerekir. Biz "halk" kitleleri de artık sizin sandığınız kadar cahil ve kör değiliz. Bunların develerin yukarıdaki tepişmelerini örten ayak oyunları, yani yukarıda olanları görmemizi engelleyen toz kaldırma çalışmaları, yapay kavgalar, olduğunun farkındayız. Örneğin Suriye meselesi bu toz bulutu içinde unutuluyor/unutturuluyor. Aynı alkol tartışmaları gibi bu da yapay bir tartışma ortamı bunun farkındayız. Galata, Haydarpaşa mevzuları gibi... Bu süreçleri büyük bir savaşın kaybedilmemesi gereken cepheleri gibi görüyorsanız eğer o cephelerde "yandaş" olmamıza rağmen karşı taraf olarak gördüğünüz bizleri de ezip geçtiğinizin farkında olun! Sizden tek istediğimiz bu...

Bir başka konuyu daha da unutmayım. Metropol olmasıyla övündüğünüz şehirde yaşayan tek canlı varlıklar biz değiliz! Dilsiz hayvanlarında sığınacak yerlere ihtiyaçları var. Sizler klimalı ev, palaza, "rezildans" ve arabalarınızda rahat rahat otururken, bir köpeğin kırk derece sıcakta güneşin kavurucu ışınlarından sakınabileceği yegane yerlerdir ağaç gölgeleri. Bırakın kuşlar yuvalarını çatı aralarına değil ağaç dallarına yapsınlar. Peygamber kıssalarını okuyun bir kez daha; bir kadının bir dilsiz hayvana yardımıyla ilgili olan.

Başbakanım ve şehrin "sözde" yetkilileri; ben, eğer organize olabilirsek Cuma namazı için ve pazar akşamı Taksim Gezi'de olacağım. Sahi siz de gelir misiniz? Medeni insanlar gibi karşılıklı konuşalım da ya siz bizi ya da biz sizi ikna edelim...

30 Mayıs 2013 Perşembe

Hayatımın Kitabı - (Yalan Bir)

Hafta sonu Kadıköy'de bir kitapçıya girdim. Rafların, ortaya dizilmiş kitapların arasında ne aradığını çok iyi bilen biri edasıyla dolaşmaya başladım! Bazı kitapları alıp inceledim. Hafiftiler! Kapak tasarımları ya da başlıkları değildi ilgilendiğim. Bazılarının yazıları çok büyüktü, seyrektiler! Yazarları ya da konusuyla da pek ilgilenmiyordum ama yine de yazarlar konusunda bir ön hazırlığım olmadığı söylenemezdi. Bazı yazarların çok "mantıklı" bazılarının çok "içten" yazdığını biliyordum. Bazı yazarlar içinden geldiği gibiydi! Dersime çalışmıştım! Ama bu da değildi aradığımı bulmama yardımcı olacak şey. Aklımdaki bir şeyi arıyordum! Aradığım kitap biraz ağır ve dolu olsun istiyordum.

27 Mayıs 2013 Pazartesi

Bana beni anlatan okumalar, dinlemeler

Bana beni anlatan yazıları seviyorum...

“Çok yorgunum beni bekleme kaptan” - Nazan Bekiroğlu

Biraz abartarak bu yazıyı kendime yakıştırıyor olabilir miyim? Çok yüksek ihtimal...

...

Her defasında yanılacak, kırılırcasına dövülen kapıyı duymayacak, yanından geçip giden ezel tanışını tanımayacak, omuzlarından tutup sarsanı yalanlayacak kadar yorgunsun. Ya Rabbi! Yarattıklarının arasında benim dostluğuma dayanabilecek biri yok mu, diyen Şems’in yorgunluğuyla yorgun. Mevlânâ’yı görmeyecek, işitmeyecek denli. Benim ben, dendiğinde, sen değilsin sen, diyecek denli.

...

---

Bana beni anlatan şarkıları da seviyorum...

Gotye - Somebody That I Used To Know



Somebody That I Used To Know

Now and then I think of when we were together
Like when you said you felt so happy you could die
Told myself that you were right for me
But felt so lonely in your company
But that was love and it's an ache I still remember

You can get addicted to a certain kind of sadness
Like resignation to the end
Always the end
So when we found that we could not make sense
Well you said that we would still be friends
But I'll admit that I was glad that it was over

But you didn't have to cut me off
Make out like it never happened
And that we were nothing
And I don't even need your love
But you treat me like a stranger
And that feels so rough
You didn't have to stoop so low
Have your friends collect your records
And then change your number
I guess that I don't need that though
Now you're just somebody that I used to know

Now and then I think of all the times you screwed me over
But had me believing it was always something that I'd done
And I don't wanna live that way
Reading into every word you say
You said that you could let it go
And I wouldn't catch you hung up on somebody that you used to know...

But you didn't have to cut me off
Make out like it never happened
And that we were nothing
And I don't even need your love
But you treat me like a stranger
And that feels so rough
You didn't have to stoop so low
Have your friends collect your records
And then change your number
I guess that I don't need that though
Now you're just somebody that I used to know

I used to know
That I used to know

Somebody...

21 Mayıs 2013 Salı

Bir cevap geleceğinizi şekillendirir bazen...

Bir nedeni olur yol birlikteliklerinin. Yola çıkan kervanların bazı eksiklikleri, bozuklukları olur elbette. Ancak "Kervan yolda düzülür." atasözü dahi bir kervan olmayı gerektirir. Üyelerin kendi içlerinde ortak bir bağı vardır. En azından ortak bir hedefleri...

Vecizeler güzeldir! Anlayan ve düşünene... Mesela, "Cesaret; o buz gibi yakan soğukluğuna rağmen, tüm çıplaklığınla gerçeğe sarılabilmendir." demişim bir zaman önce. Eğer tüm çıplaklığımla ortadaysam, bırak iğneleri çok uzaklardan bana uzattığın parmağın bile canımı yakabilir. İçten bir gülümseme ise...

Biri size "Birine ironinin ne olduğunu anlatmanın en değişik yollarından biri; ona, paylaşabileceğiniz en değerli şeyinizin yalnızlığınız olduğunu söylemektir." dediğinde, verilecek en güzel cevap sessizlik değildir! Çünkü şair bence hatalı da olsa "Yalnızlık paylaşılmaz / Paylaşılsa yalnızlık olmaz." demiştir bir kere...

"Yalnızlık bulaşıcıdır!" uyarısını aldığınızda korkmanız doğal olsa da, bu uyarıyı yapan yalnızdan uzaklaşmak sizi çoğaltmaz. Bilakis biraz daha eksilirsiniz! Bir "yalnızın" hayatına davet edildiğinizde girmemek sizin kararınızdır. Bu o yalnızı daha da eksiltmez. Ama bir yalnız davet edilmediği hiçbir hayata girmez. Onun bir parçası olmaz. Olamaz!

Tarkan Abi'min günlüğünde veciz bir söz var; "Yalnızın, yalnıza attığı kazıktır yalnızlık..." Gerçekten de öyle...

"Tehlikenin farkında mısın?" sorusuna verdiğiniz cevap geleceğinizi şekillendirir. Farkında mısınız?

Daha çok konuşasım, yazasım var bu konuda lakin o kadar dolu ve o kadar boşum ki...

Yeni putlar

İnsanoğlu gerçekten gariptir; eski putları kırmak için kullandığı elindeki balta bir süre sonra  yeni putu haline dönüşür.

15 Mayıs 2013 Çarşamba

AB ile ilişkiler

Ah "ulan" diye başlayayım, ne olduysa bu AB başvurumuzu kabul ettikten sonra oldu. Önceden ne güzel gidip geliyor, peşinden koşuyor, sürekli kapısını çalıyorduk. Reddedildikçe hevesimiz artıyor. Israrla bir kez daha bir kez daha kapısını çalıyorduk. Gitti bizimkiler masaya yumruk vurdu! Hadi sizi aday yapalım dediler. Dediler ama hala bir umut vardı! Vardı çünkü müzakereler ha başladı ha başlayacak diye oyalıyorduk kendimizi! Bir "deli" daha gitti masaya yumruğunu vurdu! Bu sefer de müzakere masasına oturduk. Neyse ki birkaç ülke bazı müzakere başlıklarını dondurdu da yine bir umut doğdu!

Sonra ne oldu? Ne olacak başarısız birliktelik çatırdadı. "Ulan," dediler muhtemelen, "bu Kıbrıs'ı nereden aldık içimize." Atsalar atılmıyor satsalar satılmıyordu. Sonra ekonomik bir kıriz patladı. Sonra bir tane daha... Sanırım önce İngiltere sonra Almanya'da mızırdanmalar başladı. Fransa da mızırdanır gibi oldu ama baktı ki kıriz ona da sirayet ediyor, teğet geçmiyor, hemen çark etti. Eee pabuç pahalı tabii... Sonra bulaşıcı hastalık gibi bir bir hepsine yayıldı. Yunanistan, İtalya, İspanya... Aslında "Boş ol. Boş ol. Boş ol." diyeceklerdi de bunu peş peşe söylemek şer'i değildi! Zaten birinden başlasalar tüm ortaklık dağılacaktı. Yarım asırlık evlilik güme gidecekti!

İşte onu diyorum ben de... Ne olduysa bu AB bizim adaylık başvurumuzu ve sonrasında müzakereleri başlattıktan sonra oldu. Özel hayatlarımızda da korkar olduk. Sütten ağzımız yandı yoğurdu yemeyip düşünüyoruz. Aynı sendromu yaşamamak için çekinir olduk hayatımıza almak istediklerimizden. Nasıl onlar bizim nüfus yoğunluğumuzdan korktuysa biz de öyle korktuk hayatımıza girecek kişinin kalabalığından. Kendi yalnızlığımız daha çekici gelemeye başladı. Kültür farklılığı, doku ve ten uyuşmazlığı gibi kavramların hepsi bu AB yüzünden girdi hayatımıza. Hele bir bireysel özgürlükler kavramı var ki! Düşman başına... Biz olmayı unuttuk! Başlamak ayrı bir zor oldu birlikteliklere. Çünkü daha başlamadan nasıl sonuçlanır diye düşünmeye başladık. Hadi başladık diyelim bitirmek istersek ne olur diye düşünür bulduk kendimizi! Daha masaya oturmamışken masadan nasıl kalkarız diye mazeret arar olduk. Gurur yaptık aynı AB gibi! Masaya vurdu karşı taraf aynı AB kapısındaki ülkem gibi! Adaylığını kabul ettik, müzakerelere başladık! Sonra sonuçtan çekindik ve tam üyelik yerine imtiyazlı ortaklık lafları attık ortaya... Araya aracılar girdi. Ortamı yumuşattı. Sonra... Sonra bizde de kıriz patlak verdi! Sonra bir tane daha... Bir tane daha... Aslında "Boş ol. Boş ol. Boş ol." diyecektik. Fakat bunu peş peşe söylemek şer'i değildi!

Ah "ulan" AB ne yaptın hayatlarımıza? Şimdi biz adaylıktan vazgeçtik, vazgeçeceğiz ama; "Bırak diyoruz bırakmıyorlar, al diyoruz almıyorlar!" Kimimiz kendini AB sanıyor. Kimimiz AB kapısında Türkiye... Şangay beşlisi, Ortadoğu bataklığı üyelikleri... Say say bitmez... Oysa sınırsız dünya ne güzel bir ütopya!

El ele baş başa...

El elde baş başta...

13 Mayıs 2013 Pazartesi

Ayasofya açılsın diye Sultan Ahmet'te namaza durmak!

Başbakan Tayyip Erdoğan'ın kişisel olarak ya da danışmanları vasıtasıyla yaptığı ve kamu oyunu iyi kullandığı bir şey var: ortaya gündemle alakasız bir konu atıp onu ön plana çıkartmak. Bunu o kadar iyi yapıyor ki bir şekilde bir yerinden mutlaka bulaşıyorsunuz. Önceki hafta bir milli içecek tartışmamız olmuştu. Hatırladınız mı? "Ayran!" demişti başbakan. Bir hafta bunu tartışmıştı hem geleneksel hem de sosyal medya. Hatta kendi memleketlileri, "Olur mu canım, milli içeceğimiz çaydır!" diye gönül koymuşlardı. (Laf aramızda çayın Türkiye'deki varlığı daha yeni sayılır. Tarımsal olarak yetiştirilme geçmişi bir asrı bulmamıştır. Yani öyle milli olacak pek bir tarafı yoktur. Sudan sonra en çok tükettiğimiz içecek olduğunu göz ardı edersek.) Başbakan'ın bu tarz söylemleri niye kullandığını artık sıradan vatandaş olan ben bile farkındayken muhalefet ve medyanın bu söylemlerin üstüne atlamasını gerçekten anlamıyorum. Başbakan geçen hafta Ayasofya camii ile ilgili bir demeç verdi; "Önce Sultan Ahmet'i doldurun ondan sonra bakarız" minvalinden. İşte olay budur!

Şimdilerde sosyal medya ve etrafımdakilere bakıyorum. Bakıyorum. Neyi nasıl anladıklarını anlamıyorum! Cikcik ve diğer mecralarda kampanya başlatmışlar: "Ayasofya için Sultan Ahmet'te namaza..." Arkadaşım birçok şeyi yanlış anlamışsın. İbadeti, inancı, dini ve imanı... Meseleye yanlış çerçeveden bakıyorsun! Sen Sultan Ahmet'i doldursan Süleymaniye var! Tek safla namaza durulan. Vakit namazlarda hiç Beyazıt camisine uğradın mı? Bırak selatin camileri mahallendeki camide kaç saf ile namaz kılınıyor. Sen bakma cuma günleri merkezi yerlerdeki camilerin dışarılara taşan saflarına... Çoğu iki dakika erken çıkabilmek için sokak ortasında kılıyor. Yoksa cumalarda bile camilerin içinde yer var! Safları biraz sıklaştırsak dışarıdakilerin tamamını ve hatta fazlasını alır!

Yanlış anlamışsın arkadaşım! Namaz da diğer ibadetlerde senin anladığın şey için değil! Yani sen istersen Ayasofya'da istersen Fener Rum Patrikanesinde, Bulgar Kilisesinde eda et namazını fark etmez! Bir müslümana namazı için gereken şey; imanı, inancı, abdesti ve bir avuç temiz toprak başkasından fazlası değildir! Yani sen Ayasofya'nın mermer zemini üzerinde de eda etsen namazını en yükseğe çıktığın yer yine anlını yere koyduğun yer olacaktır.

Nokta.

9 Mayıs 2013 Perşembe

Armudun sapı üzümün çöpü

Hem malta erikleri hem de can erikler çürüdü mutfak tezgahında.
Yeni bir şeyler söylemek lazımdı.
Lakin eskiler tüm yeni söylenecekleri söylemişti.
Bir karakter değişebilirdi, öyle söylenmişti.
Ancak değişmeyen tek şeyin değişim olduğu da sanırım bir yalandı.
Armudun sapı, üzümün hem çöpü hem de sapı vardı.
Alt komşum ikisini de ayıklayıp dolaba öyle koyardı.
Belki bildiğinden belki bilmediğinden belki de bilemeyeceğinden.
Ama bunun ona da faydası olmazdı.
Sonuçta üzümün çöpü armudun sapı vardı.
Bir de hem malta erikleri hem de can erikler çürüdü mutfak tezgahında.
Hocam, dün elektrik yoktu, sular da akmıyordu ayrıca.
Ve yine de her şeye rağmen "iyi ki kitaplar var"dı...

3 Mayıs 2013 Cuma

Yanlış

Hiçbir yanlış parmakla gösterilmeyi gerektirmez!
Yanılsama / 2009 -2013