5 Ağustos 2013 Pazartesi

Nar Ağacı - Nazan Bekiroğlu

Bu sene memleketten uzak kaldım. Muhtemelen bayramlarda da gitmeyeceğim. Bu nedenle olsa gerek Validem sürpriz yapıp bayram için İstanbul'a geldi. Bu vesileyle defalarca dinlediğim büyük dede ve ninelerimin hikayesini bir kez daha sordum. O anlattı, bir kez daha sordum.

Büyük dedem Çanakkale'de şehit düşmüştü. Bunu biliyordum. Ancak 1. cihan harbinde memleket topraklarımın nasıl işgal edildiği, insanların ne zor şartlarda neler yaşadıklarını hiç sorgulamamıştım ve bilmiyordum! Balkan harbinin bizimle ne ilgisi olabilirdi ki! Benim için ne ayıp değil mi? Ninemin üç küçük çocuğunu birden alıp kaçamayacağı için birini geride nasıl bıraktığını hiç bilmiyordum. Büyük ve eski acılar konuşulmaz bizde, çünkü konuştukça yenilerinin çıkacağına inanılır. Bu seferde aynısı oldu. Dedemin çocukluğundaki yokluk yıllarında ağabeyinin koyun pisliğini nasıl zeytin sanıp toplayıp eve geldiğini öğrendim. (Hem de babasının cenazesinde...) Bugün burun çevirip yolumuza gideceğimiz şeyler için kilometrelerce nasıl yüründüğünü, başında çatı olmadan insanların günlerce yollarda nasıl yaşayabildiğini dinledim. Yokluk neydi? Bir kez daha duydum, duyumsadım. Bugün oralarda dahi çok uzak görünen gerçek köy hayatının ne olduğunu dinledim. Memleketimde buğday yetiştiğini ve buna rağmen bugün milyonarcasını çöpe attığımız "beyaz" ekmeğin ne denli "değerli" ve de az bulunan bir şey olduğunu dinledim bir kez daha. Defter, kalem ve silginin yokluğunda lastik tabanları kullanılarak eski defterleri silmenin ve bunu yaparken yapraklarını zedelememenin önemi çivi gibi çakıldı hafızama. Büyük dedem, o gün her yerine Rusya dedikleri, Kafkaslardaki Türk topraklarından küçük bir kayıkla ailesini nasıl taşımıştı? Öğrendim! Daha bir sürü şey vardı yöreme dair. Bir sürü eski, hikayeleşmiş olay...

Nereden çıktı bu sorular? Nasıl oldu da sürekli konuşup da günün sohbet konusu yapıp geçtiğimiz şeylerin bu kadar içine düştüm? Bir kitap bazen, bir mektup ya da bir resim çekip alır düşüncelerinizi günümüzden. O günlere gidersiniz. Hayal meyal hatırladığınız kişiler, mekanlar canlanır gözünüzde. Tanıdığınızı sandıklarınıza aslında ne kadar yabancı olduğunuzu anlarsınız. İşte Nazan Bekiroğlu'nun Nar Ağacı'nı okurken Bana olanlar da bunlardı. Buna benzer şeyler anlatmış mıydı daha eskiler? Muhacirlik ne, bilmiş miydiler? Savaş onların da ocağında savurgan bir rüzgar olarak esmiş miydi? Onların da geçmişinde anlatılmamış ve bilinmemiş bu denli kabarık hikayeler var mıydı? Sorular dönüp duruyor kafamın içinde...

Uğramıştı o kara günler bizimkilerin de yanına. Roman diye okuduğumuz o kelimeler onlarında hafızalarına yazılmıştı. Yaşanmıştı. Bizimkilerin elinde o günlere dair ne yazılı ne de basılı hiç bir şey yok! Bir fotoğraf dahi... Sadece bazı eskilerin çok sonraları anlatırken kaydedilmiş ses kayıtları var olayları bir masal ya da hikaye tadında anlattıkları! Tabii işin acı detaylarına hiç bir zaman çok fazla girmedikleri... Ama yaşanmıştı işte. Coğrafya aynı, insanlar aynı, olaylar aynı... Aynı zor günler, aynı zor yaşam koşulları...

Okuyun Nazan Bekiroğlu'nun Nar Ağacı'nı. Bilmem size de atalarınızı, atalarınızın yurdunu hatırlatır ve gözlerinizden yaş getirtir mi? Bir roman belki Nar Ağacı ama araya serpiştirilmiş gerçeklere ilgi gösterin. Benim gösterdiğim ilgisizliği göstermeyin ne Nazan Bekiroğlu'na ne de kendi geçmişinize...

1 yorum:

  1. :) Okunmuştur.Belki ağlanmamıştır ve fakat hatırlanmıştır mutlaka sevgiyle.

    YanıtlaSil

Fikriniz varsa buradan buyurun...