30 Haziran 2011 Perşembe

Şu günlerde kendimi yaramaz çocuklar gibi hissediyorum!

Barış Ağabey'i hatırlar mısın? Hani şu bizim Barış canım, Barış Manço. Ne kadar belli değil mi? O ve onun gibileri unuttuğumuz. Bir konudan şikayetçi olduğunda bile hicvetmeyi o kadar iyi becerirdi ki; ne ses tonunda ne de kelimelerinde kabalığın zerresi olmazdı. İşte bende bugünlerde Barış Ağabey'in Cacık şarkısında anlattığı gibi hissediyorum kendimi.

Bugünlerde elinden en sevdiği oyuncağı alınmış yaramaz çocuklar gibiyim. Etrafımı kırıp dökmek, naralar atmak, tepinmek istiyorum.Yoksa rahatlamayacak bu bünye. İçimdekileri kelimelere, cümlelere ve hatta kitaplara dökmek istiyorum. Ama yok! Yok bende o kabiliyet.

O kadar kızıyorum ki bugünlerde ülkemde, etrafımda, etrafımızda olanlar dururken burada yaptıklarımıza; sabrı öğrenmeye çalışırken taşma noktasına getirilmelerime. Kendimi anlatamamamı da ekledik mi üstüne tadından yenmiyor. Hep bir tahakküm, hep bir toz duman. Hep ters köşeler, hep aynayı başkasına çevirmeler. Bir de kendine tut şu aynayı ne olur! En rahat olması gereken dönemimizde en sancılı anlarımızı yaşıyoruz, yaşatılıyoruz.

Üç beş "çapulcu" yüzünden şu yaşadıklarımıza bakıp gerçekten hayıflanıyorum. Canım yanıyor, vaktimizi böyle şeylerle kaybettiğimiz için.

Sözüm meclisten dışarı dostlar. Bugünlerde "yemin etmeyenleri" ve destekleyicilerini "HIYAR" gibi görüyorum. Böyle gördüğüm içinde Barış Manço'dan özür diliyorum.

Artık sağır sultanın bile haberi olan ilişkiler ağı, tehlikenin farkında olunması gereken gelip-gidenler, yaraları kaşıyıp bir de üstüne tuz basanlar. Saymakla bitmeyecek hainlikler. Gözlerimiz kör, kulaklarımız sağır gibi. El yordamıyla yolumuzu bulmaya çalıştığımızda tuttuğumuz korları bile hissedemiyoruz artık. Sis bulutlarının içinde yürüyoruz. Yönümüzü bilemeden, hıyar gibi. Şimdi bizi bu sis bulutlarına doğrasalar cacık bile olmaz bizden! Biliyorum!

Aslında Barış Ağabey haklıydı: Bugünlerde kendimi hıyar gibi hissediyorum! Çünkü diğerlerinden cacık bile olmaz diye düşünüp düşünüp rakı şişesiyle cacık tası arasında gidip geliyorum. Cacıksız rakı mı içilir dostlar! Ondan da geçtim rakı dahi içmeden kafalar bu kadar mı güzel olur dostlar!

27 Haziran 2011 Pazartesi

Tevafuk

Bu kelimenin anlamını daha yeni yeni öğreniyorum. Bu akşam uyuya kaldığım bir vakitte, tam vaktinde biri yanlışlıkla beni aradı. (21:03) Tevafuk denen şey bu olsa gerek!

26 Haziran 2011 Pazar

Empati

Dostum,

Uzun zamandır yazamamıştım sana. Yine hayat monotonlaştı. Yine gereksiz bir ton dünya koşturmacası arasında zaman akıp gitti.

Bugün ve önceki gün öyle iki olay yaşadım ki sana da anlatmak istedim.

Önceki gün yeğenimi görmeğe gittim. Tam yeğenimi kucağıma alacaktım ki birden ağlamaya başladı. Sonra aldığımda susar deyip yine de aldım ve daha da iç çekerek ağlamaya başladı. Bir haftadır görmediğim için beni yabancılamış, bizimkiler öyle dedi. Ablamın kucağında ona bakıp gülüyor bana bakıp dudaklarını sarkıtıyordu. Bu içimde öyle yer etti anlatamam!

Bugün ise başka benzer bir olayı daha yaşadım. Empatinin beni götürdüğü yerde üşüdüm, karanlıkta kaldım. Sonra gelecek adına korktum. Gündüz düşlerim adına korktum. İkimiz adına korktum. O empati duygusundan kaçmak istedim.

Biliyorsun ben çok duygusal bir adam değilim. Ama gördüklerim ve yaşadıklarımın düşündürdükleri gerçekten üzücü ve korkutucuydu. Çocuklarını kaybetmiş ve yıllar sonra bulmuş anne babalar geldi aklıma...

Korktum!

Allah'ım sen kimseye böyle bir şey yaşatma.

24 Haziran 2011 Cuma

Canım Ülkem

20 Şubat 2010'da yine aynı başlıkla bir günlük tutmuşum. ve sonlara doğru demişim ki; "Bırakın bu ülkeyi de insanlar biraz soluk alsınlar." ve en sonunda eklemişim "Bu "halinden şaşmışların" hepsine aynı duayı salık veriyorum; Allah’ım bana kaldıramayacağım güç, mevki ve parayı yükleme…"

Şimdi yine aynı durumla karşı karşıyayız. Cumhuriyet ve demokrasi tarihimizin hatta bırakın bizi kıta Avrupa'sı ve Amerikanın bile uzun zamandır göremediği bir katılım (%87,17) ve temsil oranıyla (%95,46) bir meclis oluşmuşken hem de. Bazı millet vekili seçilenler meclise giremiyorlarmış. Hadi şu küçük grubu anlıyorum perşembe gelsin diye çarşambayı yaşıyorlar.Adamların amaçları belli, destekçileri, destekledikleri belli. Peki, ülkenin ana muhalefet partisine ne oldu da bu ortamı daha da derinleştirecek adımlar attı? Hatta onun küçük sürümü olan parti neden böyle bir şey yaptı?

Şimdi "küçük" grup "Ya hep ya hiç!" deyip meclise gitmeme kararı almış. Ana muhalefetin nasıl geldiği belli genel başkan yardımcısı da aynı yoldan yürüyor; "Meclise gitmeme kararı da tartışıldı ve masa üstünde." kabilinden açıklamalar savuruyor ortalığa.

Bekliyorum bugün yarın ana muhalefetin küçüğü de bu tartışmalara katılır; "Biz de gitmiyoruz. Biz de!.." derler diye. Ama çok beklersiniz demek istiyorum. Çünkü Devlet Bahçeli ona hazırlanan tüm tuzaklara rağmen o partinin başında. (Umarım onun da kaset ya da benzeri bir şeyi yoktur. Gerçi olsa ne olacak kendisi bekar zaten. Karı boşamak kolay yani.) Bir "sanığı" aday göstermiş olmasına rağmen.

Peki, hükumet ne yapıyor? Hiçbir şey! Neden mi? Çünkü krizin ortasında saplanmış kalmış durumda. Aşağı tükürse sakal yukarı tükürse bıyık. Müdahil olabileceği bir durum da yok zaten. Bir tarafta kararı veren YSK (Son karar merci ve kararları yargı yoluna kapalı) diğer tarafta özel yetkili mahkeme. Bunların işleyişlerine müdahil olamaz. Bu kararları alanları değiştireyim dese de fark etmez. Çünkü kanuna uygun hareket ediyorlar! (Yorum farklılığı meselesi çok su kaldırır.) Elinde kanunları değiştirmekten başka çare yok. (Bunu yaparsa da ben ve benim gibi bu "şeref" düşkünlerinden ülkeyi arındırması için oy verenleri karşısına alır.)

Seçimlerden önce de yine böyle bir mevzudan dolayı günlerce ülkeyi kaosun içinde tutmuşlardı. Şimdi yine bir tezgah işliyor. Yine bir kaos ortamı almış başını gidiyor. Bu ülke de %49,91 oy almış olmak bile iktidar olmaya yetmiyor. Muhalefette kalmak hoşuna gidenler de istedikleri türküyü tutturmuş geziyorlar ortada.

Ülkenin etrafında bunca olaylar olurken. On binlerce kilometre öteden birileri "özgürlük" adına coğrafyamıza bombalar yağdırırken. Bizim sahip olduğumuz bu özgürlük ve demokrasi ortamı 5 (yazıyla BEŞ)* 9 (yazıyla DOKUZ) kişi yüzünden kilitlenmiş durumda. Bu ortamı hazırlayanlara içimden saydırdıklarımı sözcüklere dökmüyorum. Allah ıslah etsin demem yeterli sanırım.

İki gündür televizyonu açmadım (Çok izlemek istediğim turnuvayı kaçırmak pahasına hem de.) Radyo istasyonlarının tamamını haber vermeyen kanallara ayarladım. Gazetelerdeyse sadece bir kaç köşe yazısını takip ediyorum. YETER ARTIK! YETER! Düşün bu milletin yakasından. Ya sevin ya terk edin!

Allah’ım bana(kimseye) kaldıramayacağım güç, mevki ve parayı yükleme…


*Düzeltme: 4 tane daha "küçük" gruptan aynı durumu paylaşan varmış.

20 Haziran 2011 Pazartesi

Başlangıç (Inception)

Başlangıç'ı dün bir kez daha seyrettim. İlk seyrettiğimde arkadaşlarla dürtmeler ve katmanlar konusunda bir tutarsızlık olduğunu konuşmuştuk.Sırf bunu bir kez daha anlamak için seyretmek istemiştim. Ama olmadı. Olmadı çünkü filme o kadar kaptırdım ki kendimi dürtmelerin ve katmanların sayısını boş verdim.

Filmde kimyager ararlarken geçen bir sahne var. Kimyager mahsen gibi bir yerde uyuyan ve kurgusal rüyalar gören bir grup insanı gösteriyor ve ardından şöyle bir diyalog geçiyor:

-Bunu neden yapıyorlar?
-Siz söyleyin Bay Cobb.
-Bir süre sonra ancak bu şekilde rüya görebiliyorsunuz.
  ...
-Her gün uyumak için buraya mı geliyorlar?
-Hayır.
-Uyanmak için geliyorlar. Rüyaları artık onların gerçekliği oldu. Tersini söyleyebilir misiniz?


Evet, bazı insanların rüyaları gerçeklikleri haline gelebiliyor. Peki, ya benim gibi -ya da yukarıdaki sahnede olanlar gibi- rüya göremeyenlerin gerçekliği nedir?

Sahi ne kadar özledim rüya görmeyi ya da gördüğüm rüyaları hatırlamayı!

19 Haziran 2011 Pazar

Çiçek'i de everdik

Ve evet, Han'ın yanına bir Hanım ekledik. Çiçek'imizi de evlendirdik dün.

Allah, sağlık ve mutluluk dolu bir hayat versin.

16 Haziran 2011 Perşembe

Ama öyle ama böyle!..

Yalanları olmayanın sırları vardır ve bunlar kişiyi olduğu kişi yapar.

12 Haziran 2011 Pazar

Son kararım

Son bir kaç aydır etrafımdaki hemen herkese Ak Parti’ye oy vermeyeceğimi söyleyip duruyordum. Nedenim mi? Partinin çok güçlenmiş olması ve bu seçimlerde %50’yi geçeceğini düşünmemdi. (Hala öyle düşünüyorum.) Elde ettikleri güç ile kontrolü kaybedeceklerini ve mazlumluktan/mağdurluktan mağrurluğa döneceklerini düşünüyordum.(Bu hala ihtimal dahilinde.)

Kendimi ve benim gibi olanları bir denge unsuru olarak görme yanılgısı vardır bende. Yapmak istemediğim bir şeyi sırf denge bozulmasın diye yapabilir ya da denge sağlansın diye yapmak istediğim bir şeyden vazgeçebilirim. İşte sırf bu yüzden AK Parti’ye oy vermemeyi düşünüyordum. Hatta oy vereceğim kişiyi de bulmuştum; Sırrı Süreyya Önder. Ancak kendisinin sanatçı ve aydın kişiliğine hala saygı duymakla birlikte onca olayda tek bir tepki göstermediği gibi arada akil adam rolü ile memleketimin baş belası olan probleme sunacağı bir çözümü olduğu algısını kaybettim. Umarım yine de kendisini mecliste görürüz. Benim onu ilk tanıdığım karakteri, mizahi uslübu ve zekasıyla ülkeme hizmet eder.

Uzunca bir süre siyasi tartışmalara girmemeyi düşünmüştüm. Ancak yine de serde denge unsuru olmak gibi bir bozukluk var. Ne zaman doğru yapıldığını düşündüğüm bir şeye yanlış dense dayanamıyorum. Yine böyle birkaç tartışmadan sonra fark ettim ki bu memlekette hala aka ak, karaya kara diyemeyenler var. Hala “Tehlikenin farkında olmayanlar var!”

Ayrıca daha da önemlisi sırf çoğunluk AK Parti’ye oy veriyor diye benim oy vermemem biraz saçma geldiği için birazdan sandık başına gidecek ve oyumu kullanacağım. Evet, benim de eleştirdiğim şeyleri var. Doğru yapmadıklarını düşündüğüm, daha güzel idare edilebileceğini düşündüğüm onlarca konu var. Ancak diğerlerinin yanında gerçekten masum kalıyorlar. Hemen herkesin bir kaseti ortada dolaşıyor. Bir genel başkan bir öncekini bir kasetle koltuğundan ediyor. Bir diğerinin neredeyse tüm kurmaylarının kaseti var. Kim çekmiş, kim internette servise koymuş, kim yapanları yakalamamış? İnanın benim umrumda bile değil! Çünkü benim kitabımda karısına/kocasına sadık olamayan bir adama/kadına memleket emanet edilemez. (Hayır, kaset siyaseti yapmıyorum.)

Neyse işin bir de siyasi vaatler kısmı var. AK Parti dışında diğerlerinin somut projeleri yok. Biri bir şey söylüyor; AK Parti hükumeti hali hazırda beş katını yapıyor. (Çiftçilere faizsiz bir yıllık kredi vaadi.) Bir diğeri Konya ile Ankara arasına hızlı tren yapmaktan bahsediyor! Bir diğeri “Hilal Kart” ile vatandaşa para dağıtmaktan bahsediyor. Gelin görün ki senelerdir AK Parti’yi milleti kömürle satın almakla suçluyorlardı.

Projeler demişken, Kanal İstanbul’a değinmeden de geçmemek lazım. Kanal İstanbul projesi beni çok fazla etkilemedi. Hayatıma ekstra birşey katacağına inanmadığım için. Ancak İktisat okumuş herkes Büyük Buhran’dan çıkış için önerilen şu yolu hatırlayacaktır; Hiç bir iş oluşturamıyorsanız. Bir grup işsize kumsallara şişeler attırın, diğer gruba ise bunları toplatın. Yollar, evler, kanallar, projeler, projeler... Bu konuya bir de bu yönden bakın. Neden inşaat diye soracak olursanız; cahilinden üniversite mezununa kadar istihdam sağlayabileceğiniz en iyi sektördür de ondan. Ayrıca diğer partiler için elde olmayan bir şey var. AK Parti yaptıklarım yapacaklarımın teminatıdır diyebiliyor. (Dikkat! Diğer partilerin tamamı bir şekilde ülke yönetiminde bulundu ve ne yaptıklarını gördük.)

Neyse aslında kısaca açıklanabilecek bir konuyu fazla uzattım. Birazdan evden çıkıp sandık başına gidiyorum ve oyumu AK Parti’ye veriyorum. Umarım memleketim için hayırlı olur.

9 Haziran 2011 Perşembe

Ne ararsın

Ağrın göğsünde değil başındaysa
Ne ararsın kapımda

Derdin gümüş ile altın gibi erimek değilse
Ne ararsın kabımda

Aklın önünde koşuyorsa kalbinden
Ne ararsın soluğumda

Mantığın öldürüyorsa duygularını
Ne ararsın benim köprümde

Git be hey dost aradıkların değil bende
Dertlerinin başlangıcıyım ben, çözümü değil aslında

3 Haziran 2011 Cuma

Ayak oyunları (Farklı bakış)

Bir süre önce ünlü bir iş adamının adı öyle olaylarla anılmaya başlandı ki birçok kişi buna şaşırmış numarası yaptı. Siyaseti dizayn ettiğinden tutunda, varlığında hala şüphe olan terör örgütünün en tepe ismi olduğuna kadar birçok söylenti çıktı. Ama bu söylentiler sabun köpüğü gibi bir anda yok olup gitti.

Sonra başka başka haberler yayınlandı. Aynı iş adamımız geçen gün bir siyasi partinin seçimlerden birinci çıkacağıyla ilgili bir öngörü de bulunmuş ve bu da bir köşe yazarı tarafından yazılıp, tartışma konusu haline getirilmişti. Başbakan'da yapılan bu "muz orta"ya öyle bir kafa çaktı ki; at kaçtı heybe düştü!

Ülkenin başbakanı bir anda iş adamlarını tehdit eden bir despota dönüştü. (Despot olduğunu düşünmesem de ortalara çok iyi vurduğu aşikar.) Sonra aynı iş adamımız "o bir öngörü değil, bir arkadaş sohbetindeki iddia konusuydu." türünde açıklamalarla kendini savunmaya geçti. Daha doğrusu kaldırdığı toz dumanın ardında sahneden çekilip tartışmayı izlemeye başladı.

Şimdi "Seçimlerden sonra var olmayan terör örgütüyle ilişkilendirilip içeri atılacak." deniyor! İyi de kimse görmese, hatırlamasa da en azından ben hatırlıyorum. Bu olaylar konuşulmadan çok önce ismi etrafında şaibeler dolaşmaya başlamamıştı. Hatta ailesinden birilerinin malum ABD belgelerinde büyükelçi ile neler konuştuğu da ortaya dökülmüştü.(O belgelerin nasıl yayıldığı umrumda bile değil!) O yüzden kimse şimdi sütten çıkmış ak kaşığa kara çalıyorlar demesin.

Evet, son tahlilde ben de böyle bir terör örgütünün varlığına inanmıyorum. Ancak böyle bir zihniyet yapısı olduğu çok açık.

Evet, ben de eyleme geçmemiş en kötü düşüncenin dillendirilse dahi suç sayılamayacağına inanıyorum.

Ancak ülkem üzerinde yıllardır sürdürülen ayak oyunlarından da sıkılmış durumdayım. Birileri gidip kendi askerlerini öldürmese bile öldürülmesine göz yumuyor, birileri çarşıya pazara atılan kendi envanterinde olması gereken bombalardan rahatsızlık duymuyor ve hatta aynı birileri bir ülkenin başbakanını çekmecesinden çıktığı iddia edilen külotları sorarak idam ediyorsa bu zihniyetin yıkılmasını, hapsedilmesini, hizaya getirilmesini istemekten daha doğal bir şey göremiyorum.
Yanılsama / 2009 -2013