26 Ekim 2013 Cumartesi

Söz

Yerine getirmek üzere bir söz verdik...

Allah utandırmasın...

25 Ekim 2013 Cuma

Teklif

Dostum,

Bilen bilir Fatih’te Sanki Yedim adında bir cami vardır. Hikâyesi rivayetlerden oluşmakla birlikte vermek istediği mesaj gayet güzeldir. Rivayetlere göre caminin banisi canı ne çekerse çeksin yediğini varsayıp bedelini bir kenara biriktirmiş ve en sonunda da biriktirdikleri ile bu camiyi bina etmiş. Hikâye gerçek veya değil günümüz insanına çok güçlü ve ince bir mesaj verdiği kesin.

Ben öyle konuşarak şunu şöyle, bunu böyle yapın diyen ama kendi hayatına söylediklerini uygulamayanlardan pek hazzetmem. Bu köşe yazarlarının işi!.. Yapmayacağım şeyi söylememeye, söylediğim şeyleri de yapmaya çalışırım. Örneğin, ramazanlarda dışarıda iftar açmayı pek sevmem. Uyanık işletmecilerin üç kuruşluk menüyü beş liraya satıyor olmaları ayrı bir rahatsızlık sebebiyken, iki kişi oturduğunuz bir iftar sofrasından kalanlarla Afrika’da bir ailenin günlerce karnını doyurabileceğini bilmek, duyduğum rahatsızlığın temelini oluşturur. Mecbur kalıp katıldığım iftarların tutarını -belki de çok doğru olmayan bir hareketle, sırf vicdanımı rahatlatmak için- bir yardım kuruluşuna bağışlarım.

Yapılan yardımın gizlisi bana göre de daha makbuldür. Ancak bazen mesaj verme kaygısı da güdersin! Aynı Sanki Yedim camisinin ismi ve hikâyesinde olduğu gibi yaptıklarından geriye faydalı bir şeyler kalsın istersin. Bu, şu fani dünyada geriye bırakabileceğin hoş bir sedadır. İşin içine riya karıştırmadan, halisane bir amaçla bunu yaptığında kim bilir belki bir başkasına da yol açmış olursun.

Dostum, yine beni tanıyanlar bilir; elmas ve pırlanta gibi “taşlara” gereğinden fazla değer yüklemeyi sevmem. Elmas da olsa taş taştır! Bazı durumlarda, evlilik teklifi gibi, ritüelinin taşıdığı anlamı ayrı bir yere koymakla birlikte tüm mananın o incecik taşa yüklenmesine/indirgenmesine hep karşı çıkmışımdır. İşte tam da bu nedenle bir “tektaş” ile kalpı sunacağıma sevdiğime, kalbimi sunmayı tercih ederim.

Evet dostum, evlilik teklifinde kullanılan bu “materyalden” bahsediyorum. Yani elmastan... Vikipedi'de ki elmas makalesinde ürününün çıkartılması bölümünde geçenlere bir göz atmak lazım:

"Özellikle Sierra Leone başta olmak üzere Afrika ülkelerinde ve geri kalmış birkaç ülkede ülkenin fakir insanları çok zor sağlık şartlarında çalıştırılarak çıkartılmaktadır. Daha da kötüsü bu ülkelerde iç savaş hüküm sürmektedir, bu iç savaşların büyük elmas şirketleri tarafından desteklendiği bilinmektedir. Bu ülkelerde zor şartlarda çalışmayı veya asker olup savaşmayı kabul etmeyenlerin elleri kesilmekte olup, bu ülkelerde nüfusa göre sakat olma oranı bir hayli yüksektir."

Dostum, şimdi bir gün hayatının geri kalanını etkileyecek olan soruyu sorarken masanın üstüne koyacağın şeyin nasıl elde edildiğine, nelere sebep olduğuna vakıfken o "taş" sevdiğinin parmağına yakışır mı? Masanın üzerinde duracak küçük bir servet seni ve onu mutlu eder mi?

"Sanki yedim..."ne anlatıyordu bize? Şimdi git Afrika'dan gelen kanlı taşlar yerine laboratuvar ortamında oluşturulmuş atom ya da zirkonyum denilen  taşlardan bir "kalp" al. Masanın üstüne o "kalp" ile birlikte kalbini de koy. "Kimse Yok Mu?" derneği ve İHH kalbini ortaya koymak için çok güzel bir imkan sunuyor sana. Kendi gücünce alabileceğin “tektaş”ın bedelini Afrika’nın zor koşullarında “kanlı” elmaslar uğrunda çalışırken ölenlerin, sakat kalanların hayrına bağışla; su kuyuları açılmasına katkı da bulun. Daha fazla “insan” ölmesin diye onlara can katacak, umut olacak su kuyuları açılmak üzere yardım kuruluşlarına bağış yap.

...ve sana olan sevgisini, tıpkı senin gibi, parmağı yerine kalbinde taşıyacak birine talip ol? “Kalp”tan geç, kalbe eriş!

Dostum, ayrıca unutmaman için tekrar hatırlatayım; ben yapmayacağım şeyi söylememeye, söylediğim şeyleri de yapmaya çalışırım. Aynen bu anlattıklarımda da olduğu gibi...

22 Ekim 2013 Salı

Acil Kan İhtiyacı (!)

1996 yılı yazıydı. Birçok kere yakından inceleme fırsatı bulduğum hastane ortamını ilk defa gerçekten yaşıyordum. Kötü zamanlardı. Daha çok gençtim ve bir hastanede olmanın en kötü tarafı hasta olman değil, elinden bir şey gelmeyen bir hasta yakını olmandı. Oradan oraya çaresizce koşturmak ne demekmiş o zamanlarda öğrenmiştim. İnsanlar çok çabuk unutur! Unutmak Allah'ın biz insanlara verdiği en önemli nimetlerdendir! Yoksa değil mi? Ben unutmadım/unutamadım o günlerdeki ne Okmeydanı SSK'yı ne Cerrahpaşa'yı ne de Samatya'yı! Hele Samatya'nın içinde ilaç veznesindeki şuursuz ve de vicdansız adamı da hiç unutmadım. Hala öfke doluyum! Çapa Kan Merkezinde az dil dökmedim, az yeminler etmedim! Benim damarımdan çıkan kanı bana vermeyen yetkililerle az boğuşmadım. Bu zamanlarla o zamanları kıyaslayınca şükretmemek ahlaksızlık olur. Nerede o zamanın nursuz, vicdansız mahlukları nerede bugünün güler yüzle sizi karşılayanları... Hala problemler var! Hala yanlışlar ve eskinin köhnemiş zihniyetinden kalıntılar var! Onlarda düzelecek inşallah.

İhtiyacın ne olduğunu bilirim. Elleri başında yere çökmek nasıl bir şey bilirim. Çaresiz bir hasta yakınını epey bir uzaktan ayırt edebilirim. Ayna da çok baktım kendime... Yakınlarıma... Unutmadım! Unutmadığım için de bayramın son günü, tatil zamanlarında bağış daha az, ihtiyaç daha çok olur düşüncesiyle, Kızılay Kan Merkezine gittim. Amacım kırmızı kan bağışı yapmaktı. Her kan bağışı yaptığınızda doldurmanız gereken o formu doldurup görevli arkadaşa uzattım. Tam o sırada benim kan gurubumdan trombosit ihtiyacı olan bir hasta yakını geldi ve maalesef ihtiyacı olan trombosit merkezde yoktu. Bir memurun elimizde kan yok cevabı nedir bilirim! Tam ben teklif edecektim ki kan ölçümlerimi yapan arkadaş bağışçı olup olmayacağımı sordu. Zaten o yüzden orada değil miydim?

Önceki sene bir arkadaşım başka bir merkezde trombosit vermişti. Bu yüzden sürecin biraz daha uzun ve zahmetli olduğunu biliyordum. Bu neden uzun uzadıya açıklamalara gerek duymadan işleme başlayabileceğimizi söyledim. Kan acil ihtiyaçtı! Hasta yakınları için zamandan değerli bir şey yoktu! Ben bunu 1996'dan beri biliyordum. Sinan Abi ile yaptığımız bağışta kan bir koldan alınıp, bir cihazdan geçirildikten sonra diğer koldan geri veriliyordu. Cihaz trombositi ayrıştırıyor, süzüyor ve bir torbada topluyordu. Buradaki cihazdan kaynaklı olduğunu öğrendiğim yöntem işlemi tek koldan yapıyordu. Dolayısıyla da süreç iki katına yakın sürüyordu. (Yaklaşık bir buçuk saat.) İşlem başladıktan sonra bir tansiyon sorunu sonucu bir anlık kendimden geçmişim. Ayıldığımda kan merkezinin doktoru ve hemşire başımdaydı. Ayaklarımı biraz havaya kaldırınca o sorun da ortadan kalktı. Ancak işlem hem tek koldan çalışan makine hem de benim kan değerlerim nedeniyle biraz uzun sürdü. Ama bu sayede güler yüzün ve ilgili personelin değerini bir kez daha görmüş oldum.

İşlemin sonunda hasta yakınları mutlu, çalışanlar güler yüzlü, bense huzurlu olduğum halde ayrıldık. Şimdi şu sosyal medyada dolaşan kan ihtiyacı paylaşımlarını görüyorum da aklım almıyor. Mesajı yeniden iletenlere bakıyorum; en düşüğünde sayı yüzlerle ifade ediliyor. Arkadaş, bir zahmet kalk koltuğundan, sürekli mesaj yazdığın telefonunu bırak elinden ve git bir işe yara. Öyle istenmesini de bekleme. Bu işi düzenli olarak yap. Maalesef kan bağışının önemini ancak ihtiyacımız olduğunda fark ediyoruz. Sürekli bağışçı olmak ve kan ihtiyacı ilanlarını ortadan kaldırmak bizim elimizde. Yeter ki bir gün ihtiyacımız olduğunda bizim de aynı süreçlerden geçeceğimizi unutmayalım. Hem size bir sır vereyim mi? Hala süren aksaklıklara rağmen hastaneler, kan merkezleri sizi güler yüzle karşılıyor artık... Ne diyordu slogan: "Kan acil değil, sürekli ihtiyaçtır."

18 Ekim 2013 Cuma

Rüya

Dostum,

Önceki gece bir rüya gördüm. Rüyamda bir caminin avlusunda cenaze namazına yetişmek için koşturuyordum. Cemaat de geç kalmış olacak ki tekbir ile birlikte herkes dağınık bir şekilde namaza durdu. Ben de biraz ilerleyerek aynını yaptım ve Sübhaneke'yi okudum. Sonrasında da uyandım namazı tamamlayamadan. Çok fazla rüya görmeyen ya da gördüklerini hatırlamayan benim için bunca detay şaşırtıcı...

Sabahında dedemden kalma tabir kitabına baktım; cenaze ve cemaat yorumu gerçekten ilginçti! Ya sen dostum, sen ne dersin?

10 Ekim 2013 Perşembe

Sehir Tiyatrolarinda 2013 Perdesi

Ne çabuk değişiyor gündemimiz. Fark ettim ki şu "modern" sosyal medya tantanasını bu nedenle sevmiyorum. Hiçbir şeyin özümsenmesine, derinlemesine tartışılmasına ya da gündemde kalmasına izin vermeyen hayatlar diretiyor bize...

Daha üzerinden sadece bir seneye yakın bir zaman geçmiş olan bir siyasetçi - tiyatrocu, "sanatçı" problemimiz vardı. Kimse hatırlıyor mu? Daha tartışmalar çok yeniyken "Tiyatromdan el çekme" demiştim. Peki, ne oldu? Diğer şehirleri bilmem ama öyle görünüyor ki İstanbul'da şehir tiyatrolarında eli olan kalmamış; ne devlet ne belediyeler ne de sanatçılar. Geçen sezonu sadece iki yeni oyunla açmışlardı. Şimdi biraz daha çeşitlenmiş ama yeter mi?

Şu "modern" dünyada eskiye dair ne varsa kötüleyerek daha iyi olacağımız yanılgısına düşüyoruz. Yenilikçiliğin eskinin atılması, unutulması olduğunu sanıyoruz. Oysa en kalıcı yenilik ve değişiklikler kökleri en kuvvetli olanlardır. Bunu bir anlayabilsek ne çok şey değişecek hayatımızda.

Hayatımızdaki "küçük" ama iyi şeyleri -tiyatrolar gibi- yaşatabilsek ne güzel olacak. Ölünce tıpkı birçok şeyin arkasından yaptığımız gibi hayıflanırız şu "Yalan Dünyada"... Keşke elimizdeyken kıymetlerini bilsek...


2 Ekim 2013 Çarşamba

28 Şubattan 8 Marta

Uzun zamandır gözlemlemeye çalıştığım bir konu kadınların günümüz toplumundaki yerleri. "Baba" evlerinde, "koca" evlerinde, okullarda, iş yerlerinde ya da sokaklarda kadınlarımız nerede? Ne kadar hayatın içindeler? Ne kadar varlar? Hayır, bu sefer başörtüsü meselesinden bahsetmeyeceğim ya da konuyu makro düzeyde ele alıp kadınların problemlerinden bahsetmeyeceğim.

Bu haftanın Camiler ve Din Görevlileri Haftası olması dolayısıyla "Davet hepimize ailece camiye" sloganıyla kadınları "yeniden" camiye çağıran Diyanet İşlerinin mesajından hareketle bizlerin bu konuya nasıl baktığına dair basit bir tablo çizmeye çalışalım.

Bu hükumet döneminde, herkesçe malum olduğu üzere, restorasyon işlerine bir hayli önem veriliyor. Neredeyse tüm tarihi camiler elden geçiriliyor. Yeni camiler yapılıyor. Peki bunlarda kadınlarımız için gerçekten onlara değer verdiğimizi gösterir bir anlayış taşıyor muyuz? Cevap kısa ve öz; hayır! Hatta bazı yerlerde o kadar kötü ki bu durum ibadet etmenin asgari koşullarını sağlamaktan dahi uzak. Alnınızı koyacağınız bir karış temiz toprak bulmakta zorlanırsınız!

Ne tuvaletlerin bir standardı var ne de kadınlar için özenilmiş, özelleştirilmiş abdest yerleri var. Düşünce, tasarım hep erkekler üstüne. Hiç değilse kadınların kıyafetleri göz önüne alınarak bazı düzenlemeler yapılmalı değil mi? Maalesef bunu bugün dahi göremiyoruz. Yeni yapılan camilerde şöyle şık, kullanışlı ve kadınlarımızın kendilerini rahat hissedebilecekleri şadırvanlar yapamaz mıyız? Bu arada kapitalist düzenin eseri bazı AVM'lerdeki abdest yerleri ve ibadethanelere bir göz atın. Çok şaşırabilirsiniz!

Kadınların sorunları daha camilere girişte kendini gösteriyor. Amerikan ırk ayrımcılığı zamanlarındaki gibi kadınlarımıza olan tavrımız. Arka taraflara atılmış kapılardan, bir sürü mezbelelik ve merdivenlerden geçilerek ulaşılan "ibadet" yerlerimiz var. Tekrar belirtmek gerekir mi? Kadınlarımız biz "erkekler" kadar rahat giyinemiyorlar! Bunun onları ne kadar zorda bıraktığının farkında mıyız? Buradan erkek tesettürü konusuna da geçebiliriz ya şimdi hiç yeri değil!

Mihrapta, minberde ya da kürsüdeki hoca, erkekler için okuyor, onlar için konuşuyor. Zira birçok yerde kadınlar ya ses sisteminden ya da hocanın sesinin çıkmamasından hiçbir şey duymuyor/duyamıyor. "Duyan" erkekler "duy/a/mayan" kadınlara anlatsın! Anladığı kadarıyla tabii!.. Kadın hep kendi başına... Kendini geliştirmek için dahi...

Girişte eziyet yaşamayan kadınlar, eğer erkeklerle aynı girişleri kullanıyorlarsa, dünyevi her türlü işleri kadınlardan önemli olan erkeklerin aheste aheste girişlerini ve koşturarak camiden çıkışlarını beklemek zorundalar! Ne de olsa kendini sakınmak, namusunu korumak sadece kadının işi! "Leydiz first" bize uymaz çünkü ecnebi işi!.. (İstisnalar kaideyi bozmaz camiye çıktığı gibi koşturarak giren cemaat görmek oldukça zor.)

İçeri giren kadınlarımıza özel bir yerimiz var mı peki? Yok! Perdelerle, paravanlarla çevirdiğiniz yerler "özel" değildir. Onlara, ibadethanelerimizde kendilerini özel hissettirecek bir çabamız, girişimimiz var mı? Yok! Bir nevi kafes hayatı...

Sırf otoritede mi problem? Ya kadınların aile bireyleri! Bir kadın anneyse ve çocuğuyla camiye geldiyse "ibadet" önceliği kimdedir? Cevabını bildiğim sorular soruyorum değil mi? Erkek dururken kadının neyine cemaat!

Kadının yeri evidir! Evinden dışarı çıkmamalıdır! Ama aynı zamanda cahil de olmamalıdır. Dindar olmalı ama dinin gereklerini kendi çabasıyla yerine getirmelidir. Başını nasıl bağlayacağını, nasıl giyineceği, nasıl oturup kalkacağı, nerelere gidip nerelere gidemeyeceği hepsi bizim tarafımızdan belirlenmeli!

Başlığı biraz alakasız buldun değil mi? O halde bir cümleyle mikrodan makroya geçelim; 28 Şubatta kadınlarımız üzerinden uygulanan baskıya karşı samimiyetimizi 8 Martta bizim onlar için ne yaptığımızla ölçebiliriz. (Simgelere takılmayın lütfen.) Daha en açık olması gereken kamusal alanlarımızı, camilerimizi, kadınlarımıza açamamışken; okullar, hastaneler, adliyeler ve diğer kamusal alanların açılmasını bekliyoruz. Başı açık ya da kapalı bir kadın parklarımızda ne kadar güvenli hissedebiliyor kendini?

Ne kadar da samimiyiz değil mi? Hadi çıkartın cetvelleri, samimiyet ölçüsü alacağız!..

Cennet neden annelerin ayakları altında biliyor musunuz? Çünkü bize rağmen dinlerini yaşayabiliyorlar! Çünkü bize rağmen bize bir şeyler öğretebiliyorlar. Sadece camiler mi sorun? Sorun ne yana baksanız orada! Peki sadece kadınların mı sorunları var? Hayır, bir şekilde medeniyet ormanında güçsüz kalmış/bırakılmış herkes benzer sorunlarla, her yerde karşı karşıya... Camiler bu sorunu en kolay düzeltebileceğimiz, düzeltmemiz gereken yerler.

Şimdi bunu başörtüsü ya da cami, cemaat yazısı sanan arkadaşım, yok öyle değil! Üşenmezsen baştan bir daha oku. Baktın yine aynı şeyi anlıyorsun yorma kendini, hepsi geçecek!

Not: İyiye gidiş varsa da yeterli değil! Yeterli hızda değil... Ayrıca çok iyi durumda olan yerlerde var. Ancak istisna kaidesine takılıyorlar.


Yanılsama / 2009 -2013