30 Haziran 2016 Perşembe

Dış Politika

Reel politik konuşmaktan, günlük siyasetin hamasetinden kurtulamadık. Yine eskiye döndük.

Aman efendim şununla iyi geçinmek lazım terör azar!

Aman efendim buna dikkat etmek lazım turizm sektörü batar!

Adam düpedüz diktatör ve ülkenin seçilmiş devlet başkanı idama mahkum edilmiş bir şekilde hapiste ama bize ne! İyi ilişkiler geliştirmek önemli...

Onun ayağını yıka, bunun kıçını yala... Ne güzel dış politika...

Onurlu yalnızlık reel politik gereği saçmaymış ve işletilemezmiş. Mazlumun hakkını haykırmak "dostlarımızı" gücendiriyormuş.

İlhak edilen yerlere ne karışıyormuşuz. Lakin ilhak etmesek de Kıbrıs meselesinde biraz daha ılımlı olup AB, ABD, İngiltere ve Rusya ile görüş alış verişinde bulunmak ve onları dinlemek çok önemliymiş... Bu onların bizim işimize karışması anlamına gelmiyormuş.

Çok açık ve net bir şekilde yazayım. Düne kadar uyguladığımız dış politikanın yegane yanlış tarafı ülkelerin içinin karışmasına ve iç savaşlara zemin hazırlamasına yol açmasıydı. Daha açık bir tabirle söylecek olursak öncelikle Mısır'da sonra Suriye ve Irak'ta bal gibi mezhepcilik kokan politikalar sonucu bir sürü mazlum insan öldü. Ülkeler bölünmenin eşiğine kadar geldi. Muhalifleri destekliyoruz derken nerdeyse tamamının katledilmesine ön ayak olduk. Bu konudaki görüşümü defalarca dile getirmiştim. En kısa ve öz olarak 21 Mart 2011'de "Çok uzun yazmaya gerek yok! Libya'nın bombalandığı şu dakikalarda yöneticisi; gaddar, acımasız ve hatta şerefsiz bile olsa kendi ülkesini karıştıran kişi vatan hainidir." yazmışım. Hiçbir ülke için farklı düşünmüyorum. Ne Suriye ne de Mısır. (Mısır'da çok önemli bir fark var. Sokaklardaki halk hiçbir zaman şiddete başvurulmasına izin vermedi. Ancak yine de keskin nişancılarla yüzlerce masum insan öldürüldü. Farklı bir yeri olduğu için oradakilere vatan haini yakıştırmasını yapmak kolay olmasa da ülkelerini karıştırarak doğru bir iş yaptıklarını söylemeye dil varmıyor.)

Geldiğimiz noktada yine herkesle sıfır sorun politikasına dönüyoruz/döndük. Yani yeni kıtadakilere Kızılderilileri ne güzel öldürdünüz hiç duymadık, avrupalılara sömürgelerinizdeki ölümleri görmedik, ruslara katliamlarınızı bilmiyoruz diyebileceğiz. Almanlar yahudi öldürmediler. Yahudiler soykırım yapmıyorlar. Avrupanın göbeğinde ölen Hıristiyan Hırvatlar ile Müslüman Boşnaklar soykırıma uğramadı. Sadece öldüler! Hollanda ise soykırım suçuna iştirak etmedi.

Ülkeleri karıştırmak şöyle bir kenarda dursun. Bunu kabul etmek mümkün değil. Ama mazlumların yanında söylem tutturmak gerçekten bu kadar zor mu? Terörist İsrail'e, ruhsuz Rusya devletine gerçekten bu kadar muhtaç mıyız? Tamam savaşmayalım, çatışmayalım ki daha fazla masum ölmesin ama doğruyu ve hakkı haykırmaktan da bu kadar korkulur mu? Daha doğru bir dille, hamaset ve iç politikadan ayırarak, çatışma ve nefret ortamını körüklemeden, düzenli bir şekilde dünya beşten büyüktür diyemez miydik?

Şimdi diyeceksiniz ki ülke içinde kaşımaya hazır yaralar var. Bu devletler de bunları kullanıyorlar. Bu bile bile lades değil mi? PKK eğer Kürtlerden militan devşiriyorsa bunun önüne geçelim. İç politikalarımızı bu yönde geliştirelim ve "bizim" insanımızın dolduruşa gelmesini engelleyelim. IŞID ya da DAEŞ, her ne karın ağrısıysa, bu ülke de nasıl olur da militan toplayabilir. Bunun önüne geçmenin yolu terörist bir devletle barış yapmak mı? O zaman bu şerefsizlerin arkasında kim var sorusu anlamını yitirmiyor mu?

Yoruldum. Yorulduk. Siyasetin yalanlarından, siyasetçilerin hamasi söylemlerinden, riyadan yoruldum. Hükümetin çarklarından, muhalefetin tutumundan yoruldum. Hükümet 3. dünya savaşının galip gelmiş yegane devleti havalarında... Muhalefet, sorsan Filistin'in haritada yerini gösteremez. Ama hükümeti Gazze'yi satmakla suçluyor. İsrail'i resmi otorite ilan etmiş "şerefsizlerin" söylemlerine yorum dahai yapamıyorum.

Terör ve terörist ile ilgili çok ağır eleştiriler yaptığım, hatta hakaretler yağdırdığım birçok yazı ve yorum bulunuyor burada... Ama sorun senin yaptıklarından, ettkilerinden kaynaklanıyorsa yani rüzgar ekiyorsan fırtınaya katlanacaksın. Ezilen ve itilen, yok sayılan ve yok edilen gurupların olduğu şu dünyada mazlumları sesi olmaktansa; "akıllı" ve "akılcı politikaya" geçiş yaparak, şerefsizlerin akılsız elamanlar devşirdiği şu bataklıklara su taşımış olursun. Önceki dış politikan fiyasko idiyse bu felaket olur. Hem de sadece bu topraklar için değil... Bir umut kırıntısına dahi sahip olmazsa insanlar ne olmarını ya da ne yapmalarını bekleriz/beklemeliyiz? Dünya düzeninin içindeyken nasıl olacak dediğini duyar gibiyim! Dışarı çık da gör bakalım reel politik dediğin şey seni ne yapıyor!?

Not: Önceki gece Atatürk Havalimanı dış hatlar gelen yolcu terminali girişinde 3 intihar bombacısı terörist tarafından silahlı saldırı düzenlendi. 41 masum insan katledildi. Yüzlercesi de yaralandı. Ne acı ki bunu yapanlar büyük ihtimalle kendilerini şehit, yerlerini de cennet sanıyorlar. Şu mübarek günlerde bu saldırıyı "ama"sız kınamadan geçmemek lazım.

24 Haziran 2016 Cuma

Şaşkın Demokrat

Siyaset konuşmaktan iflahımız kesildi. Haberlerde siyasetçi görmediğimiz gün kalmadı! Siyasetsiz konuşabildiğimiz şeylerin de sayısı oldukça azaldı.

Bir de bu ortamda herkes demokrasi havarisi, herkes aşırı demokrat. Peki ama kime ve nasıl?

Demokrasi dediğimiz şey; bir gurubun, yine aynı gurup adına gurubun yararlarını gözeterek kararlar alması için gurubun bütünü ya da çoğunluğu tarafından seçilmesine verilen ad olarak kullanılıyor. Oysa bu kadarla sınırlı değil. Doğrudan demokrasi, katılımcı demokrasi ve hatta komünist demokrasi gibi türevleri dahi var. Hepsinde topluluğun yararı ve faydasının gözetilmesi ortak payda olarak karşımıza çıkıyor. Kimi eşitlikçi olarak adeleti ve dolayısıyla herkesin mutluluğunu sağlamanın mümkün olduğunu savunurken, libarel demokrasi gibi kavramlar hak edenin hakettiği kadar fayda sağladığı sistemin en iyisi olduğunu söylüyor.

Peki biz ne diyoruz? Özel yaşantımızda ne durumdayız?

Kendi hayatlarımızdaki toplulukları nasıl yönetiyoruz? Nasıl yönetiliyoruz? İş ortamımız, aile yaşantımız, apartmanımız, mahallemiz, günlük yolculuklarımız gibi o kadar çok topluluk içinde bulunduğumuz yer var ki... Bunların da birer yönetim alanı olduğunun farkında mıyız?

Çalışan olarak, iş yerinde, patronun görüşlerine ne kadar değer veriyor?

Patron olarak otoriteni ve "tırnaklarınla" kazıyarak bir yere getirdiğin şirketini paylaşmak ne de zor değil mi?

Evinde eşinin görüşlerini de göz önünde bulundurarak mı kararlar alıyorsun? Çocuklarının kişilik hakları, hane "reis"liğini temelinden mi sarsıyor? Bu yeni çocuklar annelerin süt hakkını hiç bilmiyorlar değil mi?

Yolda, trafikte kimse sana saygı göstermiyor. Her gittiğin yerde hakkın yeniyor. Apartmanda, sokağında kimse görüşlerine değer vermiyor!

Siyaset konuşmaktan iflahımız kesildi derken aslında yukarıdaki durumların hepsini kastediyorum. Demokrasi havarisi kesilen herkese bir bak. Etrafındakilerden hangisi bir başkasına tahammül edebiliyor? Hangisi yapıcı bir eleştiri karşısında dahi tırnaklarını çıkartmıyor?

Hayatlarımız sadece kendimize ait şeylerle geçiyor. İstişare kültürümüzü kendi ellerimizle yok ediyoruz. Bunda biraz "sosyal medya" denen meretin biraz da "modernizm" denilen tek dişi kalmış canavarın suçu var. Tamam da evrenin merkezi sen değilsin ki, Çorum! Git Çorumlulara anlat derdini...

Ama biz... Biz ne kadar farkındayız kendimizin! Bir gün senin dediğin olsun yarın benim dediğim olur. Önceki gün ben mutsuz olayım sonraki gün sen. Orta yol mu? O da ne... "Biz" derken?..

Şirketi biraz sen yönet sonra sıra bana gelsin. Sen yönetirken ben sürekli şikayet edeyim. Ben yönetirken de sen... Oysa el ele verip eksikleri kapatmak, hatalı kararları daha uygulamadan önlemek de var. Ama o zaman "sen" yönetmiş olmazsın ki!.. Bir de bu kararlara çalışma arkadaşlarını mı katacaksın? Nerede kaldı senin müdürlüğün!

Oysa istişare ne güzel bir kültürdü. Ortak ve orta yollu kararlarla yaşardık önceden. Yine tepedekilerden ve tepeden bakanlardan şikayet ederdik. Ama onlara benzemek için elimizden geleni de yapmazdık. Ama bir sorun var değil mi? İstişare senin ya da benim haksız ya da hatalı kararlar aldığımızı ortaya koyabilir. Bu da eleştirilmek demek!

Sürekli"ördektir ördek" dediğimiz "başkişi" gibi olduğumuzun ne zaman farkına varacağız acaba...

Ülkenin siyasi ortamına bakıp hayıflanıyorsan bekle; evindeki, işyerindeki yani kısacası hayatındaki despotlukları fark ettiğinde iş işten çoktan geçmiş olacak... Siper görünümlü hendeklerde ölen "sen"lerin sayısı eminim seni dahi şaşırtacak!

21 Haziran 2016 Salı

"Benim"

Yazamıyorum artık!

Çünkü tarih değil neredeyse hayat tekerrürden ibaret.

Şu günlükte kimi sadece bir cümleden kimi birkaç cümlecikten oluşan 436 tane yazı var. Hatta bunların bazıları bana ait bile değil. Ama nerdeyse karşıma çıkan herkese söyleyecek tüm sözleri yazmış, tüm mesajarı vermişim gibi geliyor.

Kimi yazıların arasında gizlenmiş kalmış; "Ben diyen insandan korkarım!" kim kendini doğrudan başlıktan haykırmış.

Ama yok!

Olmuyor!

İnsanlara "ben" demenin, "benim" demenin çirkinliğini anlatamıyorum.

Benim evim...

Benim işim...

Benim "eşim"...

Benim çocuğum...

"İmtihan" benim dediklerimizle başlıyor. Keşke bilebilsek!..
Yanılsama / 2009 -2013