29 Ağustos 2013 Perşembe

Tartı

Adalet terazisinin bir kefesinde "insanlık" olduğunda diğer kefenin içeriğinin bir önemi kalmaz.

16 Ağustos 2013 Cuma

Huntington haklı mıydı? - Çöküş

Sağır sultan duymadıysa bile en azından bir yerlerde okumuştur Samuel Huntington'ın Medeniyetler Çatışması'nı. Kendisini okumadıysa bile artçıllarına veya karşıt görüş bildirme çabalarına bir yerde mutlaka rastlamıştır. Medeniyetler Çatışması başlığı aslında kendi kendini açıklar gibi gözükür. Ancak pek de öyle değil. Medeniyetler çatışmasını anlatmasını beklediğiniz tez dünyayı  kendi içinde medeniyetlere bölüyor gibi gözükmekle birlikte İslam medeniyeti ve diğerleri gibi ikili bir ayrıma ulaşır. Bu ayrım sonucunda da aslında diğer medeniyetler ve onların İslam ile çatışmaları gibi bir teze kavuşur. Bu tez ve devamında ortaya koyulan birçok görüş "vahşi" İslam ile "medeni" batının eninde sonunda kanlı bir çatışmaya girişeceğinde birleşir. Bunu önlemek için öneriler arasında İslam'ın özüne dönüş yerine Batı, yani "medeniyet" değerleri ile, kendini yeniden yorumlamasının tek çıkış yolu olduğu ancak bunun dahi hızla yaklaşmakta olan "kanlı" çatışmayı engellemeye yetmeyeceği savunulur. Çünkü "kökten" dinci bir kesimin her daim var olacağı ve bu çatışmanın eninde sonunda bu "kötü" tarafın desteğiyle ortaya çıkacağı tezi "batı" tarafından sıklıkla dile getirilir bir "inanış" hali almıştır.

Batı, Huntington ya da ardıllarının sıklıkla savundukları yukarıdaki görüşlerin son dönemde yaşananları açıklamakta yeterli kaynak olarak almaktadır. Ancak tezin içinde de batının bugün ortaya koyduğu ve tarafsızlıktan uzak görüşlerinde de bir çöküş, gariplik, tutarsızlık var. Öncelikle Arap Baharı'nı fundemantalist İslam'ın, çatışma tezlerinden çıkış önerilerinde olduğu gibi, kendini batı değerleri ve "demokrasisi" ile yenilemeye başladığı ve çatışma tezinden kaçınma dürtüsünün ortaya çıktığı gibi yorumladılar ya da en azından bize böyle sundular. Gerçekten de bazı yerlerde demokratikleşme adına bir takım adımlar atıldı. Halklar kendi iradelerini ortaya koymaya ve kendi yöneticilerini seçmeye, istedikleri gibi yönetilmeleri için gerekli zemini hazırlamaya koyuldular. Benim başlangıcında da sonunda da eleştirdiğim kalkışmalar yine bazı diktatörleri koltuklarından hatta canlarından etti ama diğerleri koltukları henüz altlarındayken bir kısım yetkilerini paylaşarak yerlerini korudular. Mısır gibi ülkelerde tepede gördüğümüz dikta "imgeleri" alaşağı edildi! Fakat yıllarca yetiştirdikleri kadrolar olduğu yerde kaldı. İşin ilginç yanı en katı monarşi, oligarşi uygulayan orta doğu ülkelerinde hafif çaplı kalkışma denemeleri olduysa da çok kısa süreli ve cılız oldukları için en ufak bir değişikliğe yol aç(a)madı.

...ve sonra bahar bitti. Ba(ğ)zı guruplar yeni gelenlerin otoriterleşmesine karşı eylemler düzenlemeye başladılar. Tahrir yazılan tarihi beğenmemişti ve yeniden yazmak istiyordu! Evet, bahar bitti. Sıcak bir yaz başladı! Yazın kavurucu sıcağında batının yüzünden yansıyan şey ise güneş değil kan oldu. Bahardan yaza geçen ülkelerde bir bir kavurucu çöl güneşinin etkileri kendini göstermeye başladı. Bu başlangıçta bazı ülkelerdeki kazanımlar neredeyse tümüyle ortadan kalktı. Şimdi Suriye dışında birçok "bahar" ülkesi yaz sonrası gelecek kışa hazırlanıyor/yuvarlanıyor. Suriye baharı yaşamadan kışa geçti! Belki de batının "ikinci yüzünün" beklediği gibi "reformist" halk bazı ülkelerde çok çabuk pes etti. Benim kalkışmaları eleştirme sebebim olan daha kötüsüne saplanma savı, temizleniriz umuduyla üzerindeki toprağı silkelemek yerine tepeden sıkılan su ile ayaklarının altındaki toprağın çamura dönmesi ile geçek oldu.

Ancak bu çamur deryasının içinde bir başka şey daha oldu. Bunu ne Huntington ve ardılları ne de ben görebilmiştim. Birileri beklenmedik bir duruş sergiledi. Mısır'da İhvan-ı Müslimin / Müslüman Kardeşler darbe karşısında dimdik durdu. Hem de "medeniyetin" tüm kışkırtmalarına rağmen şiddete bulaşmadan. Hatta kendine yorulabilecek kilise saldırılarını önlemek için kiliselerin etrafında etten duvarlar örerek. O çöl sıcağında koca bir Ramazan ayını meydanlarda geçirdiler. Olmadı! Darbe ancak batının yandaşlarına yapıldığında darbeydi! Darbeyi yapanlar ancak "bağzı"larının çıkarlarına dokunduğunda kötüydü. "Bağzı"ları ağaçlar için(!) sokaklara döküldüğünde saatlerce canlı yayın yapılmalıydı! İnsan hakkı ancak Müslümanlar dışındakiler için geçerliydi! Yüzlerce sivil hem de çocuk, kadın, yaşlı demeden darbeciler tarafından öldürülürken, "medeniyet" iki tarafa da(!) sağ duyu ve şiddetten kaçınma çağrıları yapıyordu. Ölüler yakılıyordu! Diriler yakılıyordu! Bilmiyorum ama belki de "medeniyetin" gözleri önünde anne karnında doğmamış çocuklar yakılıyordu! Hiç değilse 17 yaşında bir genç kız sırtından ve göğsünden aldığı kurşunlar ile hayalleri ve idealleri uğrunda toprağa düşüyor; bir genç kızın, bir annenin, bir babanın analık, babalık ve evlat hayalleri yakılıyordu. Batıda "medeniler" izliyor ve iki tarafa da itidal çağrısı yapıyorlardı.

Ne diyordu İnsan Hakları "Evrensel" Beyannamesi birinci maddesinde: "Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler, birbirlerine karşı kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar." Otuz maddelik aynı bildirgenin 3. maddesi "Yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği herkesin hakkıdır." diyordu. Ama 21. yüzyılda tüm tezler, tüm beyannameler Mısır'da yaşananlar ve takınılan tavırlar ile yerle yeksan oldu.

Huntington haklı mıydı? Hayır! Hayır çünkü bir medeniyetler çatışmasından söz edebilmek için birden fazla medeniyet olması gerekir. Sürekli bize sunulan medeniyet algısında şeref, erdem ve her türlü insan hakkına saygıdan bahsedilegelinir. Ancak bugün radikal olarak niteledikleri -benim kesinlikle katılmadığım- İhvan-ı Müslimin "bunlar benim değerlerim" diyen batılıdan daha sakin, vakur ve haysiyetli bir şekilde sözde batılıların tekelinde olan tüm değerleri uygulamalı olarak gösteriyor. Artık biliyoruz ki Huntington'nın Medeniyetler Çatışması tezi çökmüştür! İşte bu aşamada devreye tek dişi kalmış medeniyetin beşiği batının iki yüzlüğü devreye giriyor. Katliama sessiz kalarak Müslümanları bir kez daha şiddetin çıkmaz sokaklarına itmeye çalışıyorlar. Mesela Suriye'de Ne Esat'ın "işi bitirmesine" izin veriyorlar ne de muhaliflerin yeterince güçlenmelerine. Israrla İslam medeniyetini kendi içindeki kısır çatışmalara iterek yok etmeye çalışıyorlar. Ancak onlar da şaşkınlar. Bir bocalama evresindeler. Zira çok yücelttikleri Mahatma Gandhi'nin pasif direnişinin milyonlar tarafından sergilenmesini beklemiyorlardı. Bir Adeviyye, bir Nahda direnişi ummuyorlardı.

Bu medeniyetler çatışması tezinde biz Müslümanların hiç mi kabahati yok? Birçok... Bize biçilen rolü o kadar iyi oynadık ve oynuyoruz ki, bazen oyunun yazarları bile bu kadarını beklemiyordur. Bir günde binlerce insanı öldürebilecek bir zihniyeti hayal bile edememişlerdir! Evet hatamız çok! Ancak ölüyoruz, toprağa düşüyoruz daha ötesi var mı? Ölümden öteye köy var mı?

İçine girdiğimiz bu ölüm kıskacı bir girdaptan çok Müslümanları öğüten bir makinenin dişlileri gibi çalışıyor. Malum bir girdaptan çıkış yolu onun akışıyla beraber yüzmektir. Ancak bir makinenin öğütücü dişlilerinden kurtulmanın yolu bir dişlinin durması, dönmeyi reddetmesidir. İhvan, Mısır'da şiddete bulaşmayı reddederek kendisinin kırım ve kıyımına rağmen dönerek makinenin daha fazla insanı öğütmesine karşı duruşun adıdır. İhvan'ı şiddetten uzak tutmak için de biz, ellerine masum kanı bulaşmış olmasından korkarak yüzünü gözünü kapatamayan kalabalıklar olarak en azından haklılıklarını haykırmalıyız. Elimizle düzeltemediğimize dilimiz döndüğünce karşı çıkmalıyız. Dünya bizi Hakk'ı hayırkırmaktan alı koymamalı. Buğz etmek bırakın başkalarına kalsın.

Son tahlilde bir kez daha söyleyeyim; Huntington'ın Medeniyetler Çatışması tezi hatalıdır, yanlıştır. Ancak batının ve içimizdeki İrlandalıların durumu ve duruşu gerçektir. Müslüman değil diyemesen bile münafıklığı; gözleri, sözleri ve davranışlarından anlaşılan bir zümrenin varlığı da inkar edilemez. Bir de "Domuzdan post, 'gavurdan' dost olmaz." Her ne kadar bugün "biri"leri ayetleri yanlış yorumladığını söyleyerek çark etse de Kur'an bize bunu açıkça bildirir.

...ve bir son söz daha, aşağıdaki yazıları da bir okuyun olur mu?

http://yenisafak.com.tr/yazarlar/ismailkilicarslan/esmanin-gozleri/39085
http://haber.stargazete.com/yazar/esmanin-gozleri-/yazi-781682
http://www.zaman.com.tr/mumtazer-turkone/musluman-kani_2120100.html
http://www.erkansen.com/2012/09/uyan.html

5 Ağustos 2013 Pazartesi

Nar Ağacı - Nazan Bekiroğlu

Bu sene memleketten uzak kaldım. Muhtemelen bayramlarda da gitmeyeceğim. Bu nedenle olsa gerek Validem sürpriz yapıp bayram için İstanbul'a geldi. Bu vesileyle defalarca dinlediğim büyük dede ve ninelerimin hikayesini bir kez daha sordum. O anlattı, bir kez daha sordum.

Büyük dedem Çanakkale'de şehit düşmüştü. Bunu biliyordum. Ancak 1. cihan harbinde memleket topraklarımın nasıl işgal edildiği, insanların ne zor şartlarda neler yaşadıklarını hiç sorgulamamıştım ve bilmiyordum! Balkan harbinin bizimle ne ilgisi olabilirdi ki! Benim için ne ayıp değil mi? Ninemin üç küçük çocuğunu birden alıp kaçamayacağı için birini geride nasıl bıraktığını hiç bilmiyordum. Büyük ve eski acılar konuşulmaz bizde, çünkü konuştukça yenilerinin çıkacağına inanılır. Bu seferde aynısı oldu. Dedemin çocukluğundaki yokluk yıllarında ağabeyinin koyun pisliğini nasıl zeytin sanıp toplayıp eve geldiğini öğrendim. (Hem de babasının cenazesinde...) Bugün burun çevirip yolumuza gideceğimiz şeyler için kilometrelerce nasıl yüründüğünü, başında çatı olmadan insanların günlerce yollarda nasıl yaşayabildiğini dinledim. Yokluk neydi? Bir kez daha duydum, duyumsadım. Bugün oralarda dahi çok uzak görünen gerçek köy hayatının ne olduğunu dinledim. Memleketimde buğday yetiştiğini ve buna rağmen bugün milyonarcasını çöpe attığımız "beyaz" ekmeğin ne denli "değerli" ve de az bulunan bir şey olduğunu dinledim bir kez daha. Defter, kalem ve silginin yokluğunda lastik tabanları kullanılarak eski defterleri silmenin ve bunu yaparken yapraklarını zedelememenin önemi çivi gibi çakıldı hafızama. Büyük dedem, o gün her yerine Rusya dedikleri, Kafkaslardaki Türk topraklarından küçük bir kayıkla ailesini nasıl taşımıştı? Öğrendim! Daha bir sürü şey vardı yöreme dair. Bir sürü eski, hikayeleşmiş olay...

Nereden çıktı bu sorular? Nasıl oldu da sürekli konuşup da günün sohbet konusu yapıp geçtiğimiz şeylerin bu kadar içine düştüm? Bir kitap bazen, bir mektup ya da bir resim çekip alır düşüncelerinizi günümüzden. O günlere gidersiniz. Hayal meyal hatırladığınız kişiler, mekanlar canlanır gözünüzde. Tanıdığınızı sandıklarınıza aslında ne kadar yabancı olduğunuzu anlarsınız. İşte Nazan Bekiroğlu'nun Nar Ağacı'nı okurken Bana olanlar da bunlardı. Buna benzer şeyler anlatmış mıydı daha eskiler? Muhacirlik ne, bilmiş miydiler? Savaş onların da ocağında savurgan bir rüzgar olarak esmiş miydi? Onların da geçmişinde anlatılmamış ve bilinmemiş bu denli kabarık hikayeler var mıydı? Sorular dönüp duruyor kafamın içinde...

Uğramıştı o kara günler bizimkilerin de yanına. Roman diye okuduğumuz o kelimeler onlarında hafızalarına yazılmıştı. Yaşanmıştı. Bizimkilerin elinde o günlere dair ne yazılı ne de basılı hiç bir şey yok! Bir fotoğraf dahi... Sadece bazı eskilerin çok sonraları anlatırken kaydedilmiş ses kayıtları var olayları bir masal ya da hikaye tadında anlattıkları! Tabii işin acı detaylarına hiç bir zaman çok fazla girmedikleri... Ama yaşanmıştı işte. Coğrafya aynı, insanlar aynı, olaylar aynı... Aynı zor günler, aynı zor yaşam koşulları...

Okuyun Nazan Bekiroğlu'nun Nar Ağacı'nı. Bilmem size de atalarınızı, atalarınızın yurdunu hatırlatır ve gözlerinizden yaş getirtir mi? Bir roman belki Nar Ağacı ama araya serpiştirilmiş gerçeklere ilgi gösterin. Benim gösterdiğim ilgisizliği göstermeyin ne Nazan Bekiroğlu'na ne de kendi geçmişinize...

2 Ağustos 2013 Cuma

Nasıl bilirdiniz?

Dostum,

Hayat o kadar hızlı akıyor ki avuçlarımın içinden, tutamıyor ve tutunamıyorum. Akıp gidenlerin ne kadarı kaldı ki hafızamda. Örneğin, ilk ne zaman başlamıştım oruç tutmaya net bir bilgi yok elimde; yirmi ya da yirmi beş sene diye anlatmaya çalışıyorum. Arada koskoca beş yıl var. Sanki o aralık kocaman bir boşluk. Mesela çocukluğumda Yavuz Sultan Selim camiinin eli hortumlu hocasından kaçıp bir yanımı eksik bırakışımın üzerinden kaç yıl geçtiğini de hatırlamıyorum. Mahallede ki çocuklar birleşir camiileri gezerdik bir zamanlar, oyunlar oynar, gürültü patırtı yapardık ama her gittiğimiz camiide namazımızı da kılardık. Bunu kim teşvik ederdi? Namazı bana kim öğretti? Hatırlamıyorum! Hafıza hep iyiyi kendine kötüyü başkasına yoruyor. Malum hafıza-i beşer nisyan ile malül!

Dostum, bazı geceler soruyorum kendime; "Kendini nasıl bilirdin?" diye. Karşılık olarak bulduğum sessizlik her geçen gece daha da ürkütücü geliyor! Ve biliyor musun Mevlana'dan dem vuran birçok kişi tüm hayatı boyunca bu soruyu bir kez bile sormuyor kendine. Hem de okudukları o "Ölmeden önce ölünüz" hadisini uzun uzadıya açıklamış metne rağmen. Belki bir mükafat belki de bir musibet olan, benim de içine yuvarlandığım, unutkanlıktandır! Yoksa işlerine böyle geldiği için midir? Bilemiyorum. Dünü, bugünü ve yarını hiç düşünmeden yaşıyorlar. Sadece an var! "Carpe diem - Seize the Day!" Kaldı mı bilmeyen, duymayan? Sadece onlar ve "sevdikleri" var!

Dostum, doğduğumuz ve yaşadığımız topraklar itibariyle, yani kültürel olarak, aynı yerden veda edeceğiz büyük ihtimalle bu dünyaya. Görevli soracak, kendilerine hiç sormadıkları o soruyu; "Nasıl bilirdiniz?" Ne diyeceğiz bu soruya? Dünya için, dünyada iyi bir insandı! Sağlığı elvermediği için(!) ömrü boyunca oruç tutmadı, vakti olmadığı için namaz kıl(a)madı ama iyi bilirdik. Anlamadığı için, inandığını söylediği Kitabı bir kez dahi okumadı ya da okudu ama mantığına aykırı olduğu için uygulamadı fakat yine de iyi bilirdik. Zengindi ve fakat vergisini veriyordu ya zekata ne gerek vardı! Din, zamanın gerisinde kalmıştı onun için ya ancak son durağa yine o geri kalmış mekandan çıkacaktı. Zaman zaman inkarda dibe vururdu ama içi temizdi. O da gelecekti ve soracaklardı:

- Nasıl bilirdiniz?
- Cehalet mutluluktur, cahildi!

Ya diğerleri... Çalıp çırpan, hak hukuk gözetmeyen, yetim malı yiyen ve hatta en basitinden sokağa tüküren diğerleri...

- Nasıl bilirdiniz?
- ...

Dostum, bir de öyleleri var ki! İnandıklarını, bildiklerini, uyguladıklarını söylüyorlar! Ne söyledikleri ne de okuduklarım örtüşmüyor sergiledikleriyle... En basitinden hırsızlıkların en büyüğünü yapıyorlar. Belki bilerek belki de bilmeyerek namazlarından çalıyorlar! Öyle şeyler yapıyorlar ki onlar için de sorulduğunda bilmiyorum ne cevap verebileceğimi...

Dostum, öyle birileri de var ki üzülüyorsun! Sadece üzülüyorsun. Bir adım sadece bir adım ötende... Elini uzatsan tutacaksın. Elini uzatsa tutacak seni...

- Nasıl bilirdiniz?
- Bilmiyordu!

Bildirememenin vebalı altında ezildikçe ezilirsin... Ezilirsin...

Bunca şeyi kendime sorduğum sorunun bende yarattığı etki ile yazdım. Ama daha çok üzüldüğüm diğerleri için... Ve fakat kendisi bu soru karşısında kendisine sessizliğiyle mukabelede bulan biri ne yazabilir, söyleyebilir ki! Gidenin arkasından kötü söylenmez ya bizde, peki sessiz kalınır mı? Sessiz kalanın ve sessiz kalınanın hükmü ne olur?

Sahi...

- Nasıl bilirdiniz beni?
- ...
Yanılsama / 2009 -2013