18 Şubat 2013 Pazartesi

"Oku"mak

Oku! "Oku" diye başlıyordu kitap. Ben de bir yerden başlamak lazım diye başladım okumaya. Yaş neredeyse yolun yarısı oldu! Hala ilk emirdeyim; "Oku!" Henüz yedime basmamıştım okula başladığımda. Lakin okumaya başlamam ondan da önce olmuştu. Büyüklerimin defter ve kitaplarından "arakladığım" bilgiler ile okula başladığımda bir adım öndeydim! Önde miydim gerçekten? Belki de bu yüzden çok fazla boş vaktim olduğunu düşünür ve dersleri dinlemezdim. Dinlemediğim dersler nedeniyle de sürekli şikayet konusu olurdum. Bu yaşantı lise sonrası iki senelik ve askerlik nedeniyle bıraktığım bir senelik boşluk dışında hep devam etti.

Şimdi dönüp baktığımda bir fiil yirmi beş seneyi tamamlamışım. Ama nereye geldim diye baktığımda sanki hala aynı yerdeymiş gibiyim. Hala ilk emirde takılıp kalmış durumda; "Oku."

Son bir kaç ayda iki kitap okudum. Beni yeniden en başa götüren. Biri Adnan Demircan hocanın Ali Muaviye Kavgası diğeri ise Ellias Canetti'nin Sözcüklerin Bilinci kitaplarıydı. İlki ne az şey okumuşum, geçmişimiz hakkında da ne az şey biliyormuşum dedirtti. "Biz," dedim bittikten sonra, "yine de şanslıyız; olanca hatalarımıza rağmen o dönemi gördüğü, birebir yaşadığı halde sapanların hatalarına şu gün dahi düşmüyoruz." (Allah düşürmesin.)

İkincisi yani Canetti'yi okumaya başladığımdaysa her şey çok güzel gidiyordu. Bazı bölümlerin altını çiziyor. Bazen sayfaların kenarını kıvırıyordum. Bir çok pasajı şirketteki "tek dişi kalmış canavara" kapılıp gittiğimiz ortamı dağıtmak için arkadaşlarıma okuyordum. Hiroşima ve doktor Haşiya'nın atom bombası sonrası yaşananları anlattığı güncesinin yorumu olan bölüme geldiğimde aslında bir terslik olduğunu sezmiştim! Yüksek gerilim hattı kopmuş, aç ve kızgın bir yılan gibi yerde kıvranıyordu. Ama aldırış etmedim. Sözcüklerin bilincini kavramaya çalışmakla meşguldüm!

Sonra Kafka ile ilgili bölüm geldi. Kafka'nın Felice'ye yazdığı mektuplara değinen, onlardan alıntılar yapan ve Kafka'nın eserlerine -güncelerini de kullanarak- göndermeler yapan bir Canetti yorumu. Bu Kafka yorumu -kendisi öyle miydi çok bir fikrim yok- o yerde kıvrılıp duran gerilim hattının bana sarılması oldu. Zaten okuduklarının içine çok fazla çekilen ben kendimi Kafka gibi hissetmeye başladım. Birçok yönümüzle ayrışsak dahi ne kadar onun gibi düşündüğüm beni sarstı. Evet, doğru kelime tam olarak bu. Bu bölüm beni sarstı! Yaşamlarımızın uzak yakın hiç alakası yokken, Kafka'nın Fellice ya da bir arkadaşına yazdığı satırların nedenini Canetti'den daha iyi anlıyormuş hissine kapıldım. Kendimi Kafka zannettim! Rahatsız oldum özelimin bu kadar ortaya saçılmasından.

Okudukça yeni isimler, yeni kitaplar, yeni olgular çıktı karşıma. Soluğu Kadıköy'de kitapçılarda aldım. Birkaç saat bir ona bir diğerine şeklinde adı geçen kitapları karıştırdım. Sonra insan ömrü ne az diye düşündüm! Şuradaki kitapların çoğunu okuyamadan gideceğiz. Bir hüzün duydum içimde. Oradan başka bir yere evrildi düşüncelerim. Yine bu sene okuduğum bir sosyoloji olgusundaki hayattaki her şeyin bir metin olduğu ve ancak doğru okunduğunda anlaşılabileceği kavramına tosladım.

Neydi? Bir din üzerineydik ve o dinin bir sürü emri vardı. Ben neredeydim peki? Hala ilk emirde! Hatta daha onun "Elif"inin ucundaki kıvrımda bile değildim. Değilim... Neydi? "Oku!" Ben ne yapıyorum? Yazıyorum... Şimdi de başa dönüp yazdıklarımı tekrar okuyorum! Bir döngü... Ağır bir döngü...

6 Şubat 2013 Çarşamba

Basamak

Zirveye taşıyan merdivenin ilk basamağı ile son basamağı arasındaki farkın ayrımını yapamayan kişi için zirve ile yerin dibinin bir farkı yoktur.
Yanılsama / 2009 -2013