31 Aralık 2016 Cumartesi

Müs-lü-men

İnsanlığın yakın tarihi önleyebilecekken önlemediği katliam "görüntüleri" ile dolu. Afrika'da, Avusturalya'da, Amerika'da milyonlarca insan katledildi. Tarih hepsini yazıyor. Ancak çok daha yakın tarihimizde de katilam ve soykırımlar devam ediyor. Mal, mülk, para uğruna ve bazen din ya da özgürlük denen dinsizlik adına ama en acısı aynı "Tanrıya" inanan ve hatta aynı "mesajcıya" inandığını söyleyen insanların mezhepcilik adına işlediği "insanlık" suçları devam ediyor. Hem de öyle yazılı tarih olarak değil. Bu katliamlar kanlı canlı bir şekilde kayıt altına alınarak yapılıyor.

İşte son örneği yanı başımızdaki Halep! Aşağıdaki resim Halep'ten kalanların bir kısmı... İnsanlar mı? Kalan bir avuç insanı da aynı dinin bağlısı olduğunu iddia eden Suriye ve İran rejimi, Rusya denen melanetin de desteğiyle, yoketmeye çalışıyor. Yok edemediklerini de yerlerinden, yurtlarından attılar.


Srebrenitsa katilamını hatırlayanınız var mı? Güvenli gölgede olduğunu düşünen onbinlerce insanın nasıl zalimlere teslim edildiği ve öldürüldüğüne dair görüntüleri hiç izlediniz mi? Aşağıdaki görsel, arama moturunun sonuçlarının sadece bir kısmı... Siz de benim kadar rahatsız oluyor musunuz?


Myanmar da "humanzimin tavanına vurmuş budist rahiplerin de katılımıyla yapılan ve yıllardır süre gelen katliamlardan haberiniz var mı? Altaki göreslin sondan ikinci resmini çocuklara göstermeyin!


Peki ya Doğu Türkistan konusunda bir fikriniz var mı? Sistematik bir şekilde yıllardır sürdürülen işkenceler ve asimilasyon politikalarından, insanların öldürülme şekillerine dair hiç video ya da fotoğraf karesi gördünüz mü?

İlk körfez savaşından bu yana Irak'ta -ABD eliyle veya değil- kaç milyon insanın öldürüldüğüne dair bir fikriniz var mı? Tahmini rakam sekiz milyonun (8.000.000) üzerinde... Avrupada nüfusu bundan az olan onlarca ülke var!

Bir evin bodrumunda anestezi olmadan vücüduna saplanan şarapnel parçaları temizlenip yaraları dikilirken Tebbet suresinden ayetler okuyan bir çocuk bu dünyanın çöküş sesinin ete kemiğe börünmüş halidir! O halde korkun kendi sonunuzdan da...

Ben bu zalimlere dur diyemediğim için ahiretteki hesabımdan korkuyorum. Allah'ım bizi affet... Yıl yıl tutuluyorsa hesaplar bu yıl çok borçlandık. Allah'ım bu şekilde borç ile huzuruna vardırma... 

Herkesin yeni yılı mübarek olsun.





6 Aralık 2016 Salı

Distopya

Kızmayın! Şaşırmayın! Üzülmeyin!

Bu dünyayı elbirliğiyle var ettik. Kitabı okumadık. Doğru yol yerine hep tali ve yanlış yolları tuttuk. Adaletin ırzına geçtik! Oysa titizlikle ayakta tutmamız emredilmişti.

Ülkedeki her kurumun, kavramın içini boşalttık. Bilindik ne kadar güven veren yer varsa hepsini gömdük! Üzerini de balçık ile kapattık. Doğru hiçbir uygulamamız, politikamız, görüşümüz kalmadı. Günümüze ait ne varsa karaladık. Geçmiş zaten karalanmıştı!

Kirletecektik tüm renkleri, önceliği beyaza verdik! Devlet kurumları ile başladık. Milli bir eğitimimiz zaten yoktu. Ordumuzu el birliğiyle yıktık. Adaleti insan eliyle dağıtacak olanda adalet olmadı mı bize ne kalacaktı ki! Adalet kendi çatısının yıkıntıları altında kaldı. Çatıyı yıkanda temizliğin simgesi kardı!

Meclis bizi temsil etmiyordu! Oradaki herkes çıkarcı, yalancı ve hırsızdı; bizlerden farklı olarak! Ulusal yardım kuruluşlarımız bir bir tükaka edilmişti. Sivil toplum örgütlerimize sıra geldiğinde onları da birbirine düşürerek yıktık. Oysa açmayın örtün deniyordu. Biz saçtık!

Geriye tek bir unsuru bırakmıştık. Millet! O da 15 Temmuzdan sonra yine elbirliğiyle yıkılıyor. İnsanlar fişleniyor, aileler dağılıyor. Milletin sahibi olduğu kurumlar yerle bir... Millet, milletten nefret ettiriliyor. Milletin çimentosu olabilecek her değer yok edildi/ediliyor. Kötü örneklerden bütüne vuruluyor. 28 Şubat sürecinde dahi bu kadar alçakça ve bel altı salvolar görmemiştik.

Tüm değerlerimiz, kurumlarımız, inanç sistemimiz yerle bir oldu. Dün burada yazdığım birlik olma yazıları tek tek anlamlarını yitirdi. İçeridekiler dışarıdakileri, dışarıdakiler içeridekileri anlayamaz oldu.

Bir ütopyayı gerçekleştirmek adına hızlı ve büyük adımlarla yürüyorduk. Tüm etrafımız ile birlikte bir distopyada yaşamaya mahkum edildik. Evet, şu an içinde yaşadığımız şey tam olarak bir distopya... Her değerimiz, bizim de desteğimizle, yerle bir edildi, edilmeye de devam ediyor.

PKK, DHKP-C, DAEŞ, İŞİD, ABD, EU, BM, UN ya da israil; Türk abecesindeki tüm harfleri kullandık terröristleri isimlendirmek için... Gözlerimiz akıl almaz, insalık dışı eylem, müdahale denilen caniliklere de şahit oldu. Kültürlerin nasıl yok edildiklerine de şahit olduk.

Sayılar yüzbinler hatta milyonlarla ifade edildiğinde bireysel önemlerini yitirdi. Kendi bencil dünyamızdaki tekil kayıplarımızı kutsadık. Lahitler, anıt mezarlar eşliğinde anma törenleri yaptık. Peki ya ölen çocuklar? Hayır isimleri konmuş, varlıkları kanıtlanmış olanlardan bahsetmiyorum. Gerçekten isimsiz olanları soruyorum! Sayılarından dahi emin değiliz ya hesaplarından nasıl emin olabiliyoruz?

Tüm dünya olarak dibe vurduk dediğimiz noktada daha kötüsü geliyor. Sırada ne var acaba?

Şu karanlık gecelerin de vardır inşallah sabahı...

28 Kasım 2016 Pazartesi

Duble yollar ve devlet eliyle soygun

Geçmişte kara yolculuklarında ne çileler çeker ne zorluklarla yolculuk ederdik. Kelle koltukta gezmek o günlere tam uyan bir tabirdi. Eğimi yanlış keskin virajlarla dolu, gidiş - gelişli yollarda hayatını tehlikeye atmadan yolculuk yapmak neredeyse imkansızdı. Sen tüm kurallara uysan dahi karşıdakinin bir anlık hesapsızlığı ya da kural tanımazlığı seni ve aracındakileri canından edebilirdi. Emniyet Genel Müdürlüğünün kendi istatistiklerine göre (http://www.trafik.gov.tr/Sayfalar/Istatistikler/Genel-Kaza.aspx) son 10 yılda kaza sayılarındaki artış inanılmaz bir ivme ile devam ederken, kazalarda oluşan ölümler ve kaza sonrası sağlık sorunları nedeniyle ölenlerin sayılarında düşme var. Bu da ama öyle ama böyle duble yolların işe yaradığını gösteriyor. Fakat...

İşte burada öyle bir fakat devreye giriyor ki artık ipin ucu kaçmış durumda. Sürücülere kesilen cezalardaki artış da akıl almaz boyutlarda. Son on yıl içinde rakamlar ikiye katlanmış. (http://www.trafik.gov.tr/Sayfalar/Istatistikler/denetim1.aspx)  Uygulanan cezaların yarıdan fazlası da aşırı hız cezaları... ki bu cezaların tamamına yakını da EDS denilen para kasaları tarafından kesiliyor.

Şimdi tam burada bir parentez açarak bu yazıya gelebilecek itirazlara baştan cevap vermiş olayım. Trafik akışını engellemediği, yayalara zorluk çıkartmadığı sürece park "hata"larına ve kontrolü kaybettirecek ve karşısındakini tehlikeye düşürecek boyuta ulaşmadığı sürece hız "ihlal"lerine kesilen cezalara itirazım var. Bunların dışında kalan tüm trafik cezaları ve kurallarının sonuna kadar arkasındayım. Hatta 155'in benim şikayetlerimden çektiğini onlara kimse çektirmemiştir. Ancak yeterli park yeri yapmadığın/sağlamadığın için aracını mecburen sokağa/caddeye park eden insanlara ceza kesilmesine şiddetle karşıyım. (İs-Park gibi soyguncuların insanların evlerinin önlerini parselleyerek satıyor olmasını anlayamıyorum.) Diğer tarafta en küçük ve ucuz olanının 160 Km/Saat gibi bir hızla gidebilmek üzere tasarlanmış araçlarla, duble yollarda zemin ve hava koşulları uygunken, 50 Km hızla bir yerden bir yere gitmeye zorlanmasını da anlamıyorum. Geçmişte gidiş - gelişli şehir dışı yollarda 90 Km/saat hız sınırlarının bugünün modern ve çok şeritli yollarında komik ve yapboz tahtası gibi rakamlara indirilmesini de destekleyecek değilim.

Bu sene yazın memlekete giderken özellikle seyir kamerası taktım ve hız uyarı sistemi olan bir cep telefonu yazılımı eşliğinde memleketime gittim. Amacım yollardaki rezilliği kayıt altına almak ve BİMER'e görüntüleri ile birlikte bir dilekçe eşliğinde sunmaktı. Ancak malum 15 Temmuz darbe girişimi sonrasında konuyu öteledikçe öteledim.

Duble yollar yapıldığında mevcut (90 km/sa) hız sınırının bu yollar için yeterli olmayacağını birçok kişi fark etmişti. Böylece bu yollardaki hız sınırı 110 km/saate çıkarıldı. Ancak neredeyse hiçbir il yöneticisi bunu uygulamadı. İnanın 1.140 km boyunca, otoban dışında, 110 tabelası bir elin parmaklarını bulmaz. Aksine bir de üstelik şehir merkezi, yerleşim birimi adı altınta tek bir bina olan yolda hız sınırlarıyla akıl almaz bir şekilde oynuyorlar. Bir yerde 82, bir yerde 77 bir yerde 50... Resmi bir şekilde sürücülerle dalga geçiyorlar. Kafanız allak bullak oluyor. Hadi hız sınırını düşürdüler peki bu sınırların bittiğine dair tabela var mı? O da yok.

İstanbul'dan memleke tam olarak 1.140 km yol gidiyorum. Eskisine göre 100 KM kadar daha kısa ve neredeyse tamamı duble yollardan oluşuyor. Ancak seyahat süremde 2 saat bile kısalma yok! Araç sollama derdi olmayan, 110 km hız sınırına sahaip, yanlış eğimleri ve birçok virajı ortadan kaldırılmış bir yolda normal şartlarda yarim saatlik dört mola ile 12 saatte istediğim yere ulaşabilmem gerekir. Öyleki;

300 km (hız sınırı 130) = 2 saat 20 dakika
840 km (hız sınırı 110) = 7 saat 40 dakika
30 dakika x 4 mola = 2 saat

Toplam = 12 saat

Ama yukarıdaki tablo yerine yollara yapılmayan alt ve üst geçitler nedeniyle, bariyer bulunmamasından kaynaklı tam bir eziyet haline gelmiş hız sınırları yüzünden aynı yolu ortalama 16 saatte gidiyoruz. Üstelik bu sürelerin içinde insani şartlarda dinlenerek yola devam etmeyi gerektiren molalar da yok! İşte tam da burada baştaki istisnaya dönüyoruz. Devlet kuralları vatandaşının sağlık ve refahını düşünürek koymaya çalışsa bile eski reflekse sahip yerel yönetici ve genel bürokratlar buna izin vermiyor. Aptalca ayarlanmış ve tek amacı ceza keserek parak "kazanmak" olan sistemler yüzünden bu ülkenin hem canları gidiyor hem de yapılan onca yatırım boşa gitmiş oluyor.Dinlenmeden yoluna devam eden sürücü bir yerde "duvara" tosluyor.

Devlet de cezalardan artarak elde ettiği gelir ile mutlu oluyor!

Not: Tek sorun EDS sistemi değil. Vatandaşına tuzak kuran polis diye mahkeme kararları dahi var!

2 Ekim 2016 Pazar

Tabu

Dostum,

Önceki gün cuma namazını eda etmek için cemaatle birlikte camideydik. Tövbe tövbe... Yok yok... Bir gurup insanla birlikte camideydik. Hocaefendi kürsüden yaşanan son olayları eleştiriyordu. Yok yav ne efendisi düpedüz imam. Ne yapıyorum? Yahu "hoca" ile "efendi" bu dönemde birlikte kullanılır mı? Bir de "kürsü" demişim. Yahu "imam" dediğin artık terör örgütü yöneticisi! Vallahi ben kaşınıyorum.

Baştan alalım...

Dün cuma namazını eda etmek için bir gurup müslüman ile birlikte camideydik. Beyfendi yüksekçe bir yerde son yaşanan olayları eleştiriyordu. Sonra camiye siyaset sokmayı hiç sevmediğinden falan da bahsetti. Bunun yanlışlığına değinirken şu toplu mitingin ne kadar önemli olduğundan bahsetmeyi de unutmadı. Tüm siyaset bileşenleri orada olacakmış, biz cami içindeki topluluğun da orada olması gerekiyormuş...

Ne zor değil mi? Tabu oynamayı hiç beceremedim zaten. Yasaklı kelimelere alerjim var. Yapacak birşey yok. Oysa hayatımızda ne çok yasaklı kelime var artık. Sözlüğü açsak sayfaların yarısını ben, diğer yarısını da siz yırtardınız. Sonra karşılıklı geçer susardık. Hoş gerçi susmayı dahi beceremiyoruz. Benim yasaklı kelimelerim size, sizinkiler de bana hakarete/küfre dönüşüyor. Karşılıklı konuşmayı beceremezken, susmayı da beceremiyoruz!

Dilimiz ölüyor! Dili olmayan insan mı olur?

Kültürümüz ölüyor! Kültürsüz insan mı olur?

Toplumumuz ölüyor! Toplumsuz millet, milletsiz devlet, devletsiz vatan mı olur?

Dostum, yoksa biz topluca ölüyor muyuz? Biri bizi uyandırsa ya artık! Daha geç olmadan; sırasıyla tüm değerlerimizi kaybetmeden kendimize gelsek...

Not: Cami örneğine takılacak güzel kardeşim; aynı şeyleri okula, askeriyeye, hastaneye velhasıl aklına neresi gelirse uygulayabilirsin.

3 Eylül 2016 Cumartesi

Hayat

Ne kadar az yazmaya başladım.

Ne yazsam birine dokunacak diye çekiniyorum. Kimi işe, kimi eşe, kimi kardeşe dokunacak onlarca can acıtıcı şey.

Bir süredir liste tutuyorum. İnsanları çok eleştirmek gibi bir meslek hastalığına kapıldığımı farkettiğimden beri doğrudan eleştiri yapmamaya çalışıyorum. İş yerinde hayatımız kritik yapmak ve eleştirmekle geçiyor zaten. Liste dediysem öyle planlı programlı birşey değil. Ama kendi içinde de bir düzene sahip değil desem yalan olur. Aradığım şeyi bulmakta çok zorlanmıyorum.

Liste basitçe şöyle işliyor; eleştirmek istediğim bir olay ile karşılaştığımda olayı sıcağı sıcağına not ediyor; tarih, saat, yer ve kendi düşüncemi de ekleyerek kayıt ediyorum. Sonrada değiştiremeyeyim diye metinden görüntüye çevirip saklıyorum. Bir süre sonra olayın sonuçları/etkileri ortaya çıktığında ne yazdığıma dönüp bakıyorum. Bazılarında yanlış düşündüğümü, olayı tam anlayamadığımı ve eleştiri yapsam haksız olacağımı belki de olayları olmaması gereken bir yöne sevk edebileceğimi görüyorum. Ama sorun şu ki birçok kısmında objektif olarak kendi düşüncelerimi yazıp sonrasında olayın gelişimi tamamlanıp değerlendirdiğimde haklı olduğumu üzülerek görüyorum. Sonrasında etrafımdaki kişilerin hal ve tavılraına baktığımda kayıt altına aldığım olayı ve düşüncemi gözüne sokmak geliyor içimden. Ya olayın başını hatırlamıyor ya ağzından çıkanı inkar ediyor ya da bir parmağı suçlu olarak beni veya bir başkasını işaret ederken diğerleri kendini gösteriyor. Yani öyle basitçe bir "ben demiştim" ile geçiştirilemiyecek kadar büyük sıkıntı var.

Sonra mı? Sonrası basit kendimi daha çok bilememe yarayan kayıtları kısa bir süre sonra siliyor ve unutmaya çalışıyorum. Malum zaten unutamama  problemi olan bana bir seviye daha atlatacak ve beni filler ligine sokacak bir maceraya atılmaya gerek yok. Oluyor mu? Hayır!

Örneğin burası da aslında bir nevi yanılgılar ve haklı çıkmalar manzumesi gibi... Yorum etiketli 180 tane yazı var burada. Kimi günlük hayattan kimi benden büyük konularda yarın dönüp inkar edemeyeyim diye yazılmış 180 yazı... Bunların yanına onlardan daha sağlam eleştiri olduğunu düşündüğüm 53 tane de vecize iliştirebilirim. Cemaat konusunda hem haklı hem de haksız çıktığım, Ergenekon ve benzeri konularda sonuna kadar haklı olduğum, günlük hayatta yaşadıklarımın veciz bir şekilde anlatımları olan cümlelerimin neredeyse hiçbirinin beni yalancı çıkartmadığı gibi örnekler ortada duruyor.

İş yerinde de bazen bu taktiği kullanıyor ve "malesef" yine birçoğunda haklı çıkmanın sıkıntısını yaşıyorum. Konu iş olunca da notunuzu buruşturup çöpe atamıyorsunuz. Aynı çatı altındaki kişilerin sürekli aynı hata ile devam etmeleri zor. İşte de eşte de olmuyor! 

Özel hayat çok mu farklı? Tabi ki hayır! Eşime bundan 4-5 sene önce ne dediysem neredeyse hepsi gerçekleşti. Kronolojik sıra yapıp versem bu kadar olurdu.

Belki kanlı canlı örnekler görmek isterdin. Ama işte orası işe, eşe ya da kardeşe dokunuyor.

Sıkıntı şu ki bazen haksız çoğu zaman haklı olduğunu görmek birşeyi değiştirmiyor. Etrafımdaki duvar hala beni içeriye değil, diğerlerini dışarı hapsediyor. Haklı çıktığım her durum bir tuğla daha ekleyerek duvarı hem yükseltiyor hem de kalınlaştırıyor.

Eş mi, dost mu? Sözlük anlamları itibarıyla bile içi sandığımız kadar dolu olmayan kavramlar... Hele bugün...

1 Ağustos 2016 Pazartesi

Kaptan'ı da everdik

Hafta sonu çocukluktan beri arkadaşım olan Murat'ı da everdik. Adam kaptan olunca düğünü de teknede oluyor tabii...



Düğün 15 Temmuz sonrasına denk gelince gündem de belli oluyor. Boğazda turlarken savaş gazisi gibiydi şehir; her semt farklı bir olayla hatırlatıyordu kendini... Allah tekrarını yaşatmasın.

Kaptan ve İlkay'a da Allah bir ömür boyu mutlu, huzurlu, sağlıklı bir birliktelik nasip etsin.

29 Temmuz 2016 Cuma

Taksim Topçu Kışlası

Yok! Ben bir çıkış yolu bulamıyorum.

Toplumca büyük sıkıntılarımız var. Bireysel olarak hemen herkes normal davranıyor, normal koşullarda sıradan hayatlar yaşıyor. Ama toplumsal olarak tam bir erken bunama halinde, tam bir şizofren gibi davranıyoruz. Belki de iyi, çok iyi sosyologlarımız olmadığı ya da toplum önderlerimizin kendisinde bazı problemler bireysel seviyede bulunduğu içindir. Ancak her ne olursa olsun toplumsal rahatsızlıklarımız olduğu tespitini yapmak, hatta bunu bir hastalık olarak düşünerek teşhis koymak hiçte zor değil.

Örneğin toplumsal hafızamızda bir yönü ile şizofrenlik bir yönüyle erken bunama belirtileri her yerde görmek mümkün. Yakın geçmişi o kadar çabuk unutuyoruz ki bir insanın “inan sabah ne yediğimi hatırlamıyorum” sözü bile hafif kalıyor. Birilerini ya çok seviyor ya da çok nefret ediyoruz. Toplumsal manik durum –bipolar- bozukluğu...

Toplum hayatında evirilme ve değişimler o kadar uzun yıllara yayılır ki yüz yıllar normal bir insan hayatındaki değişimle kıyaslandığında aylar hatta haftalar gibi kalır. Ancak bu normal toplumlar için böyledir. Biz daha bir ay hatta bir hafta önceki hafızamızı inkar ediyor hatta tam karşıt yorum ve görüşleri bir anda benimseyiveriyoruz.

Dün göklere çıkarttıklarımız bugün ağza alınmayacak hakaretlerle yeriliyor. Dün toplumca sövdüklerimiz ulusal kanallarda “vatan – millet –sakarya edebiyatı” parçalıyor. O kadar çok örnek var ki!.. Rus uçağını düşüren pilotlarla mı başlasak, Uludere bombardımanı ile mi? “Onurlu yalnızlık” dış politikamızı mı sorgulasak? Yoksa “Cemaat”in önünde diz kırıp oturanları mı hatırlasak? Ordu evleri ve otellerde, asker – sivil – siyasetçi birlikte yapılan toplantıları mı unutsak? Yoksa plan semineri adı altında yapılan darbe simülasyonlarını mı yok saysak? Hainler mezarlığı nedir Allah aşkına? 3 yıl sonra (maalesef) bu “şerefsizleri” de kahraman ilan etmeyeceğinizin garantisi nerede?

Daha yalnızca 3 yıl önce olmuş; Gezi olaylarını hiç hatırlamayalım zaten. Gezi’nin nasıl bir provokasyona dönüştüğünü hepimiz biliyoruz. Bunu daha o gün görmüştük. Aynen darbeci şerefsizleri izlediğimiz gibi o gün bazılarını da canlı kanlı izledik. “3 gün daha dayanırsak hükümet düşecek” diyenleri de unutmadık. Başörtülü kızıma saldırdılar diyenleri de... Ama istemiyoruz kardeşim Gezi parkına dokunmanızı... Haklı ya da haksız her olaydan galip ayrılmanızı, her mağduriyetten bir çıkar elde etmenizi istemiyoruz. Tamam darbe şerdi ama sonrasında yaşananların hayır sıfatından uzaklaştığını görmek de pek doğru değil.

Senelerdir gurura kapılmış herkese aynı şeyi söylüyorum; ya bir gün keserin sapı başkasının eline geçerse..? 15 Temmuz’da birkaç saatliğine sapı ellerine aldıklarında ne olduğunu gördük! Siz geri aldığınızda ne olduğunu da ibret içinde izliyoruz...

Not: Modern psikolojiye inanmıyorum. Buradan hareketle bireysel tedavilerin toplum düzeylerine uyarlanmış halleri de benim ilgimi çekmiyor. Yani toplumun bireysel ilaçlara benzer bir şekilde medya denen tek dişi kalmış canavarla “tedavi edildiği” algısına/görüntüsüne de karşıyım.

26 Temmuz 2016 Salı

15 Temmuz 2016

Başka ne başlık atılabilir ki! Henüz o gün ve sonrasında yaşananların ne olduğunu kimse bilmiyor. Kafamda sayısız, sınırsız sorular dolaşıyor.

15 Temmuz 2016 günü ben "kutsal topraklar"da yani Rize'deyken, akşamın ilerleyen saatlerinde üniversiteden arkadaşım, İsmail, aradı. Seyretmediğim malum olmuş. "Hemen haber kanalını aç neler olduğuna bak. Asker köprüleri kapatmış. Muhtemelen darbe yapıyorlar." dedi. Sessiz sakin bir şekilde karşıladım ve aşağıdaki cümlenin aynısını kendisine de söyledim.


O sıralar daha kimse ne olduğunu anlayamamıştı. Henüz aşağıdaki açıklama da yapılmamıştı ve önce "kalkışma" sonra "darbe girişimi" olarak adlandırılan olaylar henüz başlangıç aşamasındaydı.



İşin rengi belli olmaya başladığında; hala anlam veremediğim olayların sabaha çıkmayacağı, en kötü ihtimalle hafta başını bulmayacağına inanıyor ve etrafımdaki herkesi de inandırmaya çalışıyordum.

Sonra bir bir siyasiler, Başbakan, Cumhurbaşkanı ve diğerleri ekranlarda boy göstermeye başladılar. Ulusal kanallar hala kendi yayınlarına devam ediyor ve hiçbir şey olmamış gibi davranıyorlardı. Bir süre sonra her şey değişmeye başladı. Cumhur'un başı tüm halkı meydanlara çağırdı. Bu halk -Ak Parti seçmenleri değil- çağrıyı aldı ve sokakları doldurdu. Ancak sokaklara çıkanlar bu çağrılardan çok daha önce bazı kahramanların çoktan tankların ve askerlerin karşısına dikilmiş olduğunu gördü. Önden gidenler öyle şimdiki gibi "eğlence" için değil tam olarak direnmek, ülkesini, milletini korumak için sokaktaydılar.

Sonra haberlerin rengi yeniden değişmeğe başladı. Uçak ve helikopterlerin bu "akılsız", "mantıksız" ve "ruhsuz" kalkışmaya katıldığına dair haberler ve görüntüler gelemeye başladı. Kimi yerlerde tanklar, uçaklar, helikopterler halkın, polisin ve ertesi gün "cuntacıların" dahi kendilerini onaylatmak için muhtaç olacağı meclisin üzerine ateş açıyorlardı.

İlk olarak bu hissi yaşadığımda henüz çocuk yaştaydım ve dünya ilk defa bir savaşı, 1. Körfez Savaşı'nı, canlı yayında izliyordu. O zamanlar yayınlanan görüntülerde "hiçbir" şeyi karartmıyorlardı! Ölümler ekrandan evin içine doluyordu. Şimdi canım ülkemin üzerinde "bizim" deyip bağrımıza bastığımız insanlar tarafından oynanan bu savaş oyununu da kanlı canlı bir şekilde izliyorduk. Eli kolu bağlı oturmak insanı nasıl da rahatsız ediyor!

O gece en takdir ettiğim ve sonrasında olayın daha da güzelleştiğini öğrendiğim bir çağrı geldi. Mehmet Görmez Hoca tüm kanallardan diyanet görevlilerini, camileri vatandaşa ardına kadar açmaya ve minarelerden sela seslerini susturmamaya çağırdı. Bu çağrısı biz taşradaki insanlara dahi ulaştı. Sonradan öğrendik ki bu çağrı Irak, Kıbrıs, Bosna v.b. birçok yerde karşılık bulmuş.

Televizyon kanallarına, belediye ve vilayet yönetimlerine, köprülere, hava meydanlarına, hatta küçük mahalle karakollarına bile asker kıyafetli teröristler tarafından saldırıldığı haberleri geliyordu. Ankara - Gölbaşı'nda bulunan merkezde topyekûn bir savaş vardı. Türksat, Türk Telekom gibi haberleşmenin kalbi olan yerlere tank ve helikopterlerle saldırılıyor, ele geçmeyecek gibi olunca yok etmek istercesine vuruluyorlardı.

Darbenin başlangıcında MİT ve GK olaylardan saatlerce önce konuyu biliyor ama yeterli önlemi al(a)mıyorlardı. Ülkenin yönetimi -dış güçlerle savaş halinde olsak dahi- kesilmemesi gereken iletişimden yoksun kalıyor, ne sivil ne askeri idare kendi aralarında dahi iletişim kuramıyordu.

Tüm olanlara rağmen işin rengi bir kez daha değişiyor; Halk meydanı bu itlere bırakmıyordu. 15 Temmuz 2016 gecesinde ve sonrasında 246 kişi şehit oldu. Binlercesi yaralandı. Ama bu halk kazandı. Ne oldukları, kim ya da kimden oldukları belli olmayanların bir bir teslim alınma haberleri gelmeğe başladı. Peşinden de darbe karşıtlarının sayısı artmaya başladı! Hepsi televizyonlarda boy göstermeye başladılar.

Geldiğimiz noktada at izi it izine karışmış durumda. Herkesin cemaat ya da şimdinin moda tabiri ile "FETÖ" tarafından yapıldığını söylediği bir katliam ile karşı karşıya kaldık. İnsanlarımız öldürüldü. Meclis binamız bombalandı. Cumhurbaşkanımıza suikast düzenlendi. Ülkenin güvenlik kurumları karşı karşıya getirilmeye çalışıldı. Günler sonra insanlar hala meydanlarda nöbet tutuyor, sivil iş makinaları askeri birliklerin kapılarında barikat olarak bekletiliyor. Devlet bir kez daha safra atmaya çalışıyor. Elli bine -50.000- yakın kişi görevden alınıyor. On binlerce -10.000- kişi gözaltında, ordunun üst düzey komutanlarının üçte biri tutuklandı. İçlerinde hastane, okul, yurt, gazete, televizyon ve bankaların da bulunduğu yüzlerce kurum kapatıldı ya da el konuldu. Artık bir OHAL'imiz var! Pekala söyler misiniz düne kadar bu ülkede asker göreve diye nağra atanlar sadece bugün hedefte olanlar mıydı?

Başta da dediğim gibi kafamda sayısız, sınırsız sorular var. Çok defa ne Ergenekon'un ne de Balyoz davalarının gereksiz olmadığını ama bunlara bir örgüt demenin zor olduğunu söylemiştim. Bunların bir zihin yapısı, düşünce dünyası olduklarını defalarca dile getirmiş ve bunları mahkeme salonlarında yargılamanın zorluğuna işaret etmiştim. Ne de olsa "Düşünceler hapsedilemez!" Hala hatalı olduğunu düşündüğüm bir şekilde geçmişte yaptıkları tüm yanlışlara rağmen "masum" ilan edildiler. Malesef toplum hafızası o kadar zayıf ki şu günlerde yaşadığımız şeyin; Balyoz davasında itiraf edilen ve tüm katılımcılar tarafından kabul edilen planın ucuz bir kopyası olduğu gözümüzden kaçıyor.

Nasıl ki Ergenekon ve Balyoz süreçlerinde hatalar yaptıysak. Şimdi de cemaat mensupları ülkeden -devlet ya da özel kurumlardan değil- ayıklanmaya çalışılırken aynı hatalara düşülmesinden endişe duyuyorum. Bu süreç o kadar alelade bir şekilde, ne psikolojik ne de sosyolojik boyutları düşünülmeden, yapılıyor ki aynı Ergenekon ve Balyoz sanıklarında olduğu gibi hukuksal beraatlere yol açmasa da toplumun yapısında ve zihin dünyasında onulmaz hasarlar bırakabileceği konusunda ciddi endişelerim var. İster bu hastalıklı kafaların kendileri açısından, ister birinci derece yakınları isterseniz de "düşmanları" açısından düşünün; her durumda da bu süreç çok dikkatli yönetilmediğinde onulmaz hatalara gebe bir süreç.

Adalet Bakanı Bekir Bozdağ "artık bu FETÖ'cüler ile birlikte yaşama imkânımız kalmamıştır" derken bu sorunları da göz önüne alıyor mudur? Darbeye hepimiz karşıyız ancak baştan kabul edilmiş bir hükümle incelediğimizde arada gözden kaçabilecek çok daha büyük sorunları göz önüne alıyor muyuz?

Kafamda sayısız, sınırsız sorular var ve hiçbirine kendi cevabım olmadığı gibi başkalarının da cevap verdiği yok! Bir tek şeyden eminim: Eline silah almış ve bunu kendi halkına doğrultmuş herkesten bunun hesabını en ağır şekilde sormalıyız. İbreti âlem olsun diye tüm yargılamalarını, hiç bir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde canlı yayında yapmalıyız. Ancak bunu yaparken kılı kırk yarmak zorundayız.

Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi bir başkasına yapma ve ADALETİ titizlikle ayakta tut. Hepsi bu...

Son sözler Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç’ten gelsin… İster dünün muktedir ve mağrurları ister bugünün galip ve kibirlileri üzerine alınsın…

"İktidara gelirseniz, hal ve hareketlerinize dikkat edin. Kibirli olmayın, kendini beğenmişlik etmeyin. Size ait olmayan şeyleri almayın, güçsüzlere yardım edin ve ahlak kurallarına uyun. Unutmayın ki sonsuz iktidar yoktur. Her iktidar geçicidir ve herkes, er veya geç, önce milletin ve nihayet Allah'ın önüne hesap verecektir."

"Bir kelimeyi hiç aklınızdan çıkarmayın: Devlet. Devletin ne kadar önemli olduğunu hepimiz idrak etmeliyiz. Devletsiz bir millet boşluğa düşer, rüzgârda savrulup gider."

30 Haziran 2016 Perşembe

Dış Politika

Reel politik konuşmaktan, günlük siyasetin hamasetinden kurtulamadık. Yine eskiye döndük.

Aman efendim şununla iyi geçinmek lazım terör azar!

Aman efendim buna dikkat etmek lazım turizm sektörü batar!

Adam düpedüz diktatör ve ülkenin seçilmiş devlet başkanı idama mahkum edilmiş bir şekilde hapiste ama bize ne! İyi ilişkiler geliştirmek önemli...

Onun ayağını yıka, bunun kıçını yala... Ne güzel dış politika...

Onurlu yalnızlık reel politik gereği saçmaymış ve işletilemezmiş. Mazlumun hakkını haykırmak "dostlarımızı" gücendiriyormuş.

İlhak edilen yerlere ne karışıyormuşuz. Lakin ilhak etmesek de Kıbrıs meselesinde biraz daha ılımlı olup AB, ABD, İngiltere ve Rusya ile görüş alış verişinde bulunmak ve onları dinlemek çok önemliymiş... Bu onların bizim işimize karışması anlamına gelmiyormuş.

Çok açık ve net bir şekilde yazayım. Düne kadar uyguladığımız dış politikanın yegane yanlış tarafı ülkelerin içinin karışmasına ve iç savaşlara zemin hazırlamasına yol açmasıydı. Daha açık bir tabirle söylecek olursak öncelikle Mısır'da sonra Suriye ve Irak'ta bal gibi mezhepcilik kokan politikalar sonucu bir sürü mazlum insan öldü. Ülkeler bölünmenin eşiğine kadar geldi. Muhalifleri destekliyoruz derken nerdeyse tamamının katledilmesine ön ayak olduk. Bu konudaki görüşümü defalarca dile getirmiştim. En kısa ve öz olarak 21 Mart 2011'de "Çok uzun yazmaya gerek yok! Libya'nın bombalandığı şu dakikalarda yöneticisi; gaddar, acımasız ve hatta şerefsiz bile olsa kendi ülkesini karıştıran kişi vatan hainidir." yazmışım. Hiçbir ülke için farklı düşünmüyorum. Ne Suriye ne de Mısır. (Mısır'da çok önemli bir fark var. Sokaklardaki halk hiçbir zaman şiddete başvurulmasına izin vermedi. Ancak yine de keskin nişancılarla yüzlerce masum insan öldürüldü. Farklı bir yeri olduğu için oradakilere vatan haini yakıştırmasını yapmak kolay olmasa da ülkelerini karıştırarak doğru bir iş yaptıklarını söylemeye dil varmıyor.)

Geldiğimiz noktada yine herkesle sıfır sorun politikasına dönüyoruz/döndük. Yani yeni kıtadakilere Kızılderilileri ne güzel öldürdünüz hiç duymadık, avrupalılara sömürgelerinizdeki ölümleri görmedik, ruslara katliamlarınızı bilmiyoruz diyebileceğiz. Almanlar yahudi öldürmediler. Yahudiler soykırım yapmıyorlar. Avrupanın göbeğinde ölen Hıristiyan Hırvatlar ile Müslüman Boşnaklar soykırıma uğramadı. Sadece öldüler! Hollanda ise soykırım suçuna iştirak etmedi.

Ülkeleri karıştırmak şöyle bir kenarda dursun. Bunu kabul etmek mümkün değil. Ama mazlumların yanında söylem tutturmak gerçekten bu kadar zor mu? Terörist İsrail'e, ruhsuz Rusya devletine gerçekten bu kadar muhtaç mıyız? Tamam savaşmayalım, çatışmayalım ki daha fazla masum ölmesin ama doğruyu ve hakkı haykırmaktan da bu kadar korkulur mu? Daha doğru bir dille, hamaset ve iç politikadan ayırarak, çatışma ve nefret ortamını körüklemeden, düzenli bir şekilde dünya beşten büyüktür diyemez miydik?

Şimdi diyeceksiniz ki ülke içinde kaşımaya hazır yaralar var. Bu devletler de bunları kullanıyorlar. Bu bile bile lades değil mi? PKK eğer Kürtlerden militan devşiriyorsa bunun önüne geçelim. İç politikalarımızı bu yönde geliştirelim ve "bizim" insanımızın dolduruşa gelmesini engelleyelim. IŞID ya da DAEŞ, her ne karın ağrısıysa, bu ülke de nasıl olur da militan toplayabilir. Bunun önüne geçmenin yolu terörist bir devletle barış yapmak mı? O zaman bu şerefsizlerin arkasında kim var sorusu anlamını yitirmiyor mu?

Yoruldum. Yorulduk. Siyasetin yalanlarından, siyasetçilerin hamasi söylemlerinden, riyadan yoruldum. Hükümetin çarklarından, muhalefetin tutumundan yoruldum. Hükümet 3. dünya savaşının galip gelmiş yegane devleti havalarında... Muhalefet, sorsan Filistin'in haritada yerini gösteremez. Ama hükümeti Gazze'yi satmakla suçluyor. İsrail'i resmi otorite ilan etmiş "şerefsizlerin" söylemlerine yorum dahai yapamıyorum.

Terör ve terörist ile ilgili çok ağır eleştiriler yaptığım, hatta hakaretler yağdırdığım birçok yazı ve yorum bulunuyor burada... Ama sorun senin yaptıklarından, ettkilerinden kaynaklanıyorsa yani rüzgar ekiyorsan fırtınaya katlanacaksın. Ezilen ve itilen, yok sayılan ve yok edilen gurupların olduğu şu dünyada mazlumları sesi olmaktansa; "akıllı" ve "akılcı politikaya" geçiş yaparak, şerefsizlerin akılsız elamanlar devşirdiği şu bataklıklara su taşımış olursun. Önceki dış politikan fiyasko idiyse bu felaket olur. Hem de sadece bu topraklar için değil... Bir umut kırıntısına dahi sahip olmazsa insanlar ne olmarını ya da ne yapmalarını bekleriz/beklemeliyiz? Dünya düzeninin içindeyken nasıl olacak dediğini duyar gibiyim! Dışarı çık da gör bakalım reel politik dediğin şey seni ne yapıyor!?

Not: Önceki gece Atatürk Havalimanı dış hatlar gelen yolcu terminali girişinde 3 intihar bombacısı terörist tarafından silahlı saldırı düzenlendi. 41 masum insan katledildi. Yüzlercesi de yaralandı. Ne acı ki bunu yapanlar büyük ihtimalle kendilerini şehit, yerlerini de cennet sanıyorlar. Şu mübarek günlerde bu saldırıyı "ama"sız kınamadan geçmemek lazım.

24 Haziran 2016 Cuma

Şaşkın Demokrat

Siyaset konuşmaktan iflahımız kesildi. Haberlerde siyasetçi görmediğimiz gün kalmadı! Siyasetsiz konuşabildiğimiz şeylerin de sayısı oldukça azaldı.

Bir de bu ortamda herkes demokrasi havarisi, herkes aşırı demokrat. Peki ama kime ve nasıl?

Demokrasi dediğimiz şey; bir gurubun, yine aynı gurup adına gurubun yararlarını gözeterek kararlar alması için gurubun bütünü ya da çoğunluğu tarafından seçilmesine verilen ad olarak kullanılıyor. Oysa bu kadarla sınırlı değil. Doğrudan demokrasi, katılımcı demokrasi ve hatta komünist demokrasi gibi türevleri dahi var. Hepsinde topluluğun yararı ve faydasının gözetilmesi ortak payda olarak karşımıza çıkıyor. Kimi eşitlikçi olarak adeleti ve dolayısıyla herkesin mutluluğunu sağlamanın mümkün olduğunu savunurken, libarel demokrasi gibi kavramlar hak edenin hakettiği kadar fayda sağladığı sistemin en iyisi olduğunu söylüyor.

Peki biz ne diyoruz? Özel yaşantımızda ne durumdayız?

Kendi hayatlarımızdaki toplulukları nasıl yönetiyoruz? Nasıl yönetiliyoruz? İş ortamımız, aile yaşantımız, apartmanımız, mahallemiz, günlük yolculuklarımız gibi o kadar çok topluluk içinde bulunduğumuz yer var ki... Bunların da birer yönetim alanı olduğunun farkında mıyız?

Çalışan olarak, iş yerinde, patronun görüşlerine ne kadar değer veriyor?

Patron olarak otoriteni ve "tırnaklarınla" kazıyarak bir yere getirdiğin şirketini paylaşmak ne de zor değil mi?

Evinde eşinin görüşlerini de göz önünde bulundurarak mı kararlar alıyorsun? Çocuklarının kişilik hakları, hane "reis"liğini temelinden mi sarsıyor? Bu yeni çocuklar annelerin süt hakkını hiç bilmiyorlar değil mi?

Yolda, trafikte kimse sana saygı göstermiyor. Her gittiğin yerde hakkın yeniyor. Apartmanda, sokağında kimse görüşlerine değer vermiyor!

Siyaset konuşmaktan iflahımız kesildi derken aslında yukarıdaki durumların hepsini kastediyorum. Demokrasi havarisi kesilen herkese bir bak. Etrafındakilerden hangisi bir başkasına tahammül edebiliyor? Hangisi yapıcı bir eleştiri karşısında dahi tırnaklarını çıkartmıyor?

Hayatlarımız sadece kendimize ait şeylerle geçiyor. İstişare kültürümüzü kendi ellerimizle yok ediyoruz. Bunda biraz "sosyal medya" denen meretin biraz da "modernizm" denilen tek dişi kalmış canavarın suçu var. Tamam da evrenin merkezi sen değilsin ki, Çorum! Git Çorumlulara anlat derdini...

Ama biz... Biz ne kadar farkındayız kendimizin! Bir gün senin dediğin olsun yarın benim dediğim olur. Önceki gün ben mutsuz olayım sonraki gün sen. Orta yol mu? O da ne... "Biz" derken?..

Şirketi biraz sen yönet sonra sıra bana gelsin. Sen yönetirken ben sürekli şikayet edeyim. Ben yönetirken de sen... Oysa el ele verip eksikleri kapatmak, hatalı kararları daha uygulamadan önlemek de var. Ama o zaman "sen" yönetmiş olmazsın ki!.. Bir de bu kararlara çalışma arkadaşlarını mı katacaksın? Nerede kaldı senin müdürlüğün!

Oysa istişare ne güzel bir kültürdü. Ortak ve orta yollu kararlarla yaşardık önceden. Yine tepedekilerden ve tepeden bakanlardan şikayet ederdik. Ama onlara benzemek için elimizden geleni de yapmazdık. Ama bir sorun var değil mi? İstişare senin ya da benim haksız ya da hatalı kararlar aldığımızı ortaya koyabilir. Bu da eleştirilmek demek!

Sürekli"ördektir ördek" dediğimiz "başkişi" gibi olduğumuzun ne zaman farkına varacağız acaba...

Ülkenin siyasi ortamına bakıp hayıflanıyorsan bekle; evindeki, işyerindeki yani kısacası hayatındaki despotlukları fark ettiğinde iş işten çoktan geçmiş olacak... Siper görünümlü hendeklerde ölen "sen"lerin sayısı eminim seni dahi şaşırtacak!

21 Haziran 2016 Salı

"Benim"

Yazamıyorum artık!

Çünkü tarih değil neredeyse hayat tekerrürden ibaret.

Şu günlükte kimi sadece bir cümleden kimi birkaç cümlecikten oluşan 436 tane yazı var. Hatta bunların bazıları bana ait bile değil. Ama nerdeyse karşıma çıkan herkese söyleyecek tüm sözleri yazmış, tüm mesajarı vermişim gibi geliyor.

Kimi yazıların arasında gizlenmiş kalmış; "Ben diyen insandan korkarım!" kim kendini doğrudan başlıktan haykırmış.

Ama yok!

Olmuyor!

İnsanlara "ben" demenin, "benim" demenin çirkinliğini anlatamıyorum.

Benim evim...

Benim işim...

Benim "eşim"...

Benim çocuğum...

"İmtihan" benim dediklerimizle başlıyor. Keşke bilebilsek!..

29 Nisan 2016 Cuma

Değiş(e)meyenler

Önceki hafta sonu iki gün üstüste ilginç şeyler oldu. İkisinde de aradan geçen onca zamana rağmen hayatımda, şehrimde ve ülkemde ne az şeyin değiştiğini fark ettim. Daha doğrusu en eğitimlisinden en cahiline herkesin inatla bulunduğu yeri koruduğuna birkez daha şahit oldum.

Cumartesi günü kayınbiraderin nişanı vardı. Şatafatlı, üst perdeden şeyleri hiç sevmiyorum malum... Ama bazen mecbur kalıyor insan, normalde salonda yapılan nişan, sünnet düğünü gibi "gereksiz" olduğunu düşündüğüm organizasyonlara katılmıyorum. Hoş buna da katıldığım pek söylenemez. Dışarıda, geçen sene eşim vasıtasıyla tanıştığım bir arkadaşla muhabbet ettik. Arkadaş oğlu okula başladığından beri yaşadığı problemleri anlattı. Daha doğrusu yarıya kadar gelmişti ki ben geri kalanını tamamladım ve muhtemelen ileride neler ile karşılaşacağından bir buket yaparak kendisine sundum!

Çocuk neredeyse benim yaşadıklarımın aynını benden 30 -yazıyla otuz- yıl sonra yaşıyordu. Olaylara bakış açısı farklı, hızı farklı, düşünme ve değerlendirme yöntemi alışagelinmişten çok çok daha farklı birinin neler yaşadığından ve devam eden yaşantısında neler yaşayabileceğinden konuştuk tüm gün. Kendisi de dahil herkes oğluna yaramaz ve haşarı diye bakarken ben yanıldıklarını söylüyordum. Hem de sadece birkaç kez görmüş olmama rağmen. Ama açıklamak zordu. Daha henüz teşhis konulmamıştı!

Konuştukça eski anılarım yeniden hayat buldu. Aklıma ilk olarak ilkokulda 4. sınıfa kadar neredeyse tüm vaktimin sınıfa dönük olarak geçmesi geldi. Normal öğrenciler tahtaya doğru bakar ya!.. Oradan beni en iyi anlayan kişiye kaydı düşüncelerim. O da unutmuştu bana konulan "teşhisi"... Oysa hastane bahçesinde sabaha kadar o beklemişti! Bazen insanlara kendimi anlatmakta o kadar zorluk çekiyorum ki arkadaşın oğlunu öğrenince inşallah o da benim yaşadıklarımı yaşamaz diye geçirdim içimden. Benzi çok sararmaz inşallah!

Pazar günü ise bir yakınımı acil servise götürmek zorunda kaldım. Binalarımız yeni, techizatımız en kalitesinden ama insanlarımızın kafası eski... Kılasik tantana hala devam ediyor. Ama bunun yanında artık sağlık personelinin "beyaz kod uygulaması" var. En ufak bir tehdit ya da fiziki müdahalede tüm servisi durdurabiliyorlar. Pazar günü de öyle oldu. Bir hasta bir sağlık çalışanına yumruk attı. Kendisi ile ilgilenilmediği için... Sonrasında çok sevgili sağlık çalışanlarımız "beyaz koda" geçtiler. İçlerinden sadece ikisi işine devam etti. Onlarda Türk değildi. Hatta bizimle ilgilenen doktor reçete yazmya çalışırken kullandığı iki kalemde siyah çıkınca "Bunlarda benden karaymış yav!" diye espiri yapıp bizim gerginliğimizi ortadan kaldırmaya çalıştı. Ortalığı karıştıran kişinin derdi de bir süre sonra anlaşıldı. Epilepsi krizine girmek üzerymiş ve bunu kimseye anlatamamış. Olaydan 2 dakika sonra da kriz geçirerek yere yığıldı. Tabii bizim hiçbir sağlık çalışanımız bu durumda kusurlu olmuyor! Polis mi? O ne ola ki!..

Şimdi bakıyorum da ne kurumlar, ne de insanlar bir arpa boyu yol gidememiş. Doktorundan polisine, hemşiresinden öğretmenine hemen herkesin zihni 80'lerden çok da farklı çalışmıyor.
Yanılsama / 2009 -2013