31 Aralık 2015 Perşembe

2015

Yılın son günü 6 bölümlük 2. Dünya savaşı belgeselinin 5 bölümünü izleyince böyle oluyor. Aklım kabul etmiyor. Suriye’de, Irak’ta, Mısır’da, Libya’da, Ukrayna’da ya da Gürcistan'da olanları anlamıyorum. Hadi 1. Dünya savaşı öğretemedi. 2. Dünya savaşı da mı hiçbir şey öğretmedi?

En kötü, sığ kaynakta bile bulunabilecek hikayelere bir göz atmak lazım. Öyle Nazi zulmü diyerek çıkamazsınız işin içerisinden. İtalyanlar, Ruslar, Japonlar, Amerikalılar bir tarafta dursun; Polonya, Ukrayna gibi küçük ülkelerin yaptıkları bile akıl almaz. Tek bir hendekte 32.000 -yazıyla otuz iki bin- kişiyi kurşunlayanlar da insandı. Aynı dönemde esir aldıkları 600.000 -yazıyla altı yüz bin- kişiyi açlığa mahkum ederek ölmelerini bekleyen de…

Dün milyonların ölümüne neden olanlar aynı din ve hatta aynı mezhebi paylaşıyorlardı. Bugün de aynı dini paylaşıyorlar! Aynı ülke hatta aynı mahallede yaşayanlar birbirlerini öldürüyor. Rakamlarsa milyonlarla hesap ediliyor. Küsüratları çoktan attık.

Balina ya da yunuslar kumsala vurduğunda seferber olan insanoğlu izliyor sadece… Elindeki oyuncak bebeğin hesabını veremeyeceğimiz yaşta çocukların cesetleri kumsallarımızı doldurdu. Bir insan neden ve nasıl ölüme razı olacak kadar korkar ki?

Cenaze namazı kılınamayacak ölüler gibiydik 2015’te… 2016’da ölü bedenlerimiz kokacak, şehirler ve ülkeleri saracakbu kokular. Ruhlarımız kendi kokumuzdan rahatsız olup bunalmayacak. Bilakis nefislerimiz daha kaliteli ve ağır parfüm şişeleri arayacak. Parfüm mü? En iyisi balina yağından oluyormuş! Ey insanoğlu ne zaman uyanacaksın?

2016 mı? Rakamlar sizin olsun! Ben küsüratları saymayı bırakalı çok oldu!

10 Ağustos 2015 Pazartesi

Neden “büyük” devlet olamıyoruz?

Üst not: Büyük devlet tanımına takılacak olanlara şimdiden hatırlatma benim büyük devlet tanımıma ABD de Rusya da uymuyor. Belki Küba ya da Japonya olabilir. Maalesef kendisini tanımasam da hatta terörist bir organizasyon da olsa “israil” teorik olarak büyük devlet kategorisine girebilir.

Bir devletin büyüklüğü vatandaşlarına verdiği önem ile ölçülür. Eğer bu vatandaşlar devlet  yani kamu için çalışıyorsa bu önem bir nebze daha artar. Hatta bu hizmet canı ve kanı ile veriliyorsa daha da büyük önem arz eder. Etmelidir. İmtiyaz ya da ayrıcalık tanımlamaktan bahsetmiyorum. Bu kişilere gereken önemin hem devlet yetkilileri hem de diğer vatandaşlar tarafından gösterilmesinden bahsediyorum.

Geçtiğimiz hafta güneydoğuya kısa bir ziyarette bulunduk. Giderken de “milli” havayolumuz olan THY’nin bir başka markası olan Anadolu Jet’i tercih ettik. Uçağa bindikten sonra kabin amiri “bazı evraklar ile ilgili eksiklik olduğu ve birkaç dakika içinde tamamlanmasını beklediklerini” belirten bir anons yaptı. Yarım saatin sonunda yanımıza gelen yetkiliye sorunun ne olduğunu daha açıklayıcı bir şekilde belirtmesini ve gecikmenin daha ne kadar süreceğini sordum. Yine aynı cevabı aldıktan sonra uçaktan bir hareketlilik yaşanmaya başlandı.

Benim oturdum taraftaki kargo bölümünden aşağı önce siyah çantalar, sonra tahta sandıklar ve en sonunda olayın ne olduğunu anlamamı sağlayan özel kılıflarında askeri üniformalar indirilmeye başlandı. Yer hizmetlerinin kargo aracına yüklendi ve en az 35 derece sıcağın altında bekletilmeye başlandı. Hareketliliğin nedeni de işte o zaman ortaya çıktı. Sürekli uçağın açık kapısına gidip gelen ve birileriyle bir şeyler konuşan yolcular, o anda uçakta olan “bordo bereli” askerlerin komutanlarıydı ve sorun pilotun İzmir’den aynı evraklar ile İstanbul’a gelen “bordo berelileri” ve yanlarındaki kendilerine ait mühimmatı uçağında istememesi idi.

Ben bunca detayı nereden mi biliyorum? Gösterdiğim tepki üzerine arka koltuğumda oturan ve aynı tim ya da ekipten olan askerler açıkladı. Onlar da benim tepkilerim dolayısıyla bunu yaptılar. Sonuç olarak büyük devletimiz sorunu çözdü! Geçen 2 saatin sonunda 25 “bordo bereli” ve tüm teçhizatları uçaktan indirildi! Hem de uçaktaki tüm yolcuların gözü önünde. Bir teki dahi tepki vermedi. Bir tek benim hakaret ve “hayır” dualarımı duyan biri bunu onlara verdiğim bir tepki sandığında geri dönüp arkasına baktı. O da tepkinin onlara değil kabindeki pilot ve onları bu duruma düşüren tüm yetkililere olduğunu anlayınca sessiz sakin uçaktan indi. Tek biri efendiliğini bozmadı.

O askerler muhtemelen bir şekilde yine görev yerlerine ulaşacaklar ve içlerinde onları görev yerlerine götürmeyen o pilotun da olduğu diğer vatandaşları korumak adına canlarını tehlikeye atacaklar.

Büyük devlet;
1. Canı ve kanı pahasına bu ülkeye hizmet eden askerlerini böyle bir duruma düşürmezdi. (Hizmet edenin asker olması da gerekmez. O bölgedeki öğretmen ya da doktorun, mühendisin bir farkı yok.)
2. O uçakta oluşan ya da oluşabilecek istihbarı zafiyet ne olursa olsun önlerdi. (Muhtemelen güvenlik nedeniyle uçağın dört yanına yayılarak oturmuş askerlerin hepsi uçaktan tek sıra halinde afişe edilerek indirildi. Gerekirse uçak komple boşaltılıp ondan sonra bu tartışmalar yapılabilir ve o şekilde çözüm yolu aranabilirdi.)
3. Eğer gerçekten askerlerin evrakları eksikse İzmir’den de uçağa bindirmezdi.
4. Yok eğer pilotun kaprisinden dolayı o 25 asker uçaktan o şekilde indiyse (Sivil havacılık kurallarına göre pilotun uçağı kaldırmama yetkisi var) devlet o pilotu o kabinden alır, Türkiye hava sahasında bir daha kağıt uçak bile uçurmasını izin vermezdi.
5. O askerlere ama sivil ama askeri bir uçak tahsis eder ve daha en başından bu hataların önüne geçerdi. Böylece aktarmalar ile vakit kaybedilmez hem de istihbarat zafiyeti oluşmazdı.

Ama bunlar “büyük devlet” olsaydık olurdu. Bizim daha kırk fırın ekmek yememiz lazım!

Diğer bir bakış açısından “büyük devlet” yüzlerce vatandaşını buna şahit etmez. Ne askerini orada mahcup eder ne de diğer sivil vatandaşlarını mağdur ederdi.

Not: Sivil havacılıkta mühimmat taşınabilir. Hatta ülkeler arasında dahi bu yapılabilir. En önemli kural önceden haber verilmesi ve yolcuların ulaşamayacağı bir yerde taşınıyor olması... (Sayfa 14 - http://web.shgm.gov.tr/doc5/shtopsrev1.pdf)

Not: Bu uçuşu ve fotoğraflarını ilgili mercilerede iletecek ve gerekenin yapılmasını sağlamaya çalışacağım.

8 Haziran 2015 Pazartesi

2015 Genel Seçiminin Galibi

Yıllardır siyasi tartışmalar girmiyorum. Evet yıllardır. Uzun zamandır da siyaset hakkında yazmıyorum. Tartışmaları da yazıları da "siz bilirsiniz" cümlesi ile tamamlamıştım. Siz bilirsiniz derken de en kötü hükümetin bile hükümetsizlikten iyi olduğunu söyleyerek açıklamıştım. Hatta çok kızdığım tartışmalarda karşımdaki kişiye “Allah’ım ikimize de yeniden koalisyon dönemlerini göstersin. O zaman yeniden konuşuruz!” dediğim de olmuştu.

Şimdi o gün geldi. Umutsuz olmamak lazım! Ancak dün o umut kapılarının hepsi –biraz da Ak Parti’nin kendi hazırladığı ortam nedeniyle- kapandı. Tüm partiler birinci parti olarak sandıktan çıkan Ak Parti ile ortaklık yapmayacaklarını açıkladılar. MHP ise bu mecliste kimse ile ortaklık yapmayacağını söyledi.

Dün cikcik’te bir cümle paylaştım. “Kuala ile koalisyonu birbirine karıştıracak gençlere sözüm; koalisyonun ne kadar sevimsiz olduğunu görünce çok şaşırmayın.” dedim ve ekledim “...Ayrıca kuala da bence sevimli bir hayvan değildir. Aynı koalisyonlar gibi tembeldir!”

Memleketin doğusu topyekün HDP’ye oy verdi ve “bağzı beyaz türkler” buna çok şaşırdılar! Yahu adamlar İstanbul'da MHP'den çok oy aldılar. Ak Parti’den kurtulalım da ne olursa olsun! Kurtuldu memleket. Sandıktan tek parti iktidarı çıkmadı. Şimdi ne olacağını hep beraber göreceğiz. Benim yaşım geçmişi bilecek kadar büyük ve çok net hatırlayacak kadar da genç. Bu nedenle neler olacağını çok iyi biliyorum. Bunu bilmeyen ve göremeyenlerin durumuna ise gerçekten üzülüyorum.

Etrafımdaki insanlarla paylaştığım bir ikinci yol olarak Ak Parti – HDP iş birlikteliğine dair bir senaryo var ki Allah hepimizi gerçekleşmesinden korusun! Böyle bir yapıda büyük ortağın AK Parti olacağını düşünen varsa hala resmi görememi demektir.

Kısaca söyleyecek olursam. 2015 genel seçimlerinin kazananı içeriden birileri değil! Maalesef kaybedeniyse hepimiziz. Mesele Ak Parti’nin iktidardan gitmesi değil arkadaş! Sen hala anlamadın mı?

Neyse, ne diyorum uzunca bir zamandır. Benim memleketimde yerim hazır. Validem de sağolsun bahçeyi her çeşittin sebze ile doldurmuş. Babam sağolsun her sene yeni meyve ağaçları dikiyor. Ya sen… Senin de benim gibi bir planın var mı?

19 Nisan 2015 Pazar

Caner'i de everdik

Olmaz denilen, dediğim bir şey daha oldu. Bu hafta sonu Caner'i de everdik.

Benimle birlikte hiç evlenmez, evlense de çok zor olur dediğim bir kaç kişiden biri daha evlendi. Doğaya kimse direnemiyor!

Allah bir ömür boyu mutlu bir birliktelik nasip etsin. Tez vakitte neslinin artması gereken insanlardansın. Allah salih ve saliha evlatlar nasip etsin.


1 Nisan 2015 Çarşamba

Zaman

Dostum,

Zaman çok hızlı akıp gidiyor. Koskoca 3 ay hiçbir şey yazamadan gitmiş. Şirketin 10. yılı gelmiş geçmiş farkında değilim. Günlüğün 6. yılı da geride kalmış. Bununla birlikte 431 adet gönderi olmuş. Her birinin bir güne tekabül ettiğini varsaysak dahi çok uzun bir vakit...

Evliliğe hazırlık, evlilik ve işlerimin biraz daha yoğunlaşması ve yorucu hale gelmesi ile burası atıl bir şekilde kaldı. Oysa ne çok şey oluyor. Mesela ülke herkesin mutsuz olduğu koca bir köy haline geldi. Siyasetin bulaştığı en temiz insanlar bile kirlendi. Konuşacak onca şeye rağmen benim gibi birçokları susmayı tercih eder oldu.

Bu arada olup biten güzel şeylerde gümbürtüye gidiyor. Malesef hep şikayet ettiğim bu curcuna beni de acımasızca içine çekmiş durumda... Çok sevdiğin sahil yürüyüşlerim, tiyatro oyunlarım hayal oldu. Evde koltuğumda oturup okuduğum kitaplarımda... Sayfanın sağındaki şu sıralar kısmı neredeyse bir senedir aynı kitabı gösteriyor. Aslında biraz biraz okuyorum. Ancak ne buraya yazmaya ne de köşeyi güncellemeye bir türlü vakit olmuyor.

Yazacağım bundan sonra... Seyrek de olsa anlatmaya ve tarihe not düşmeye devam edeceğim. Okur okur gülümseriz belki beraber...