28 Şubat 2014 Cuma

Beni de dinleyin!

Söyleyecek şeylerim vardır belki! Beni de dinlesenize!..

Bu dünyada açlıktan, yokluktan hatta susuzluktan ölenler var.

İnanmazsınız, bu dünyada üzerine küçük bedeninden katbekat büyük bombalar düşen çocuklar var.

Bir yardım gemisinde şehid edilen canlar var!

Etrafınıza bakın! Görebileceğiniz nice yoksul var. Kimi çöplerde kağıt kimi yiyecek arıyor. Kimseye muhtaç olmama derdinde “kavruluyor”.

Elleri, bacakları kesilen; daha iyi bir dünyaya yelken açtığını düşünürken boğulan Afrikalılar var!

Canlı canlı yakılan Asyalılar var bu dünyada.

Ülkesizliklerinden dert yanamayacak Çingeneler var.

İşitme cihazı olmadığında dünyası susan çocuklar var!

Bastonsuz dışarıya çıkamayan güzel gözlü insanlar var.

Denizi hiç görmemiş, bir dağa hiç tırmanmamış çocuklar var!

Biliyor musunuz? Bu dünyada alerjisi yüzünden pasta yiyemeyen, süt içemeyen çocuklar bile var!

Sayısız üzüntüler var! Sayısız dıramlar...

Ama bunun yanında yanan bir binaya gözünü karartıp dalıveren cengaverler de var.

Bir kuru ekmekten fazlasını yiyemeyen bolluk içinde insanlar var!

Günlerce doğru dürüst uyumadan çalışan, didinenler de!..

Neyse ki varlar dedirten insanlar var!..

Ama siz bunları niye dinleyeceksiniz ki!..

Beni de dinlemezsiniz zaten! Dinler misiniz hiç? İşinize gelecek bir şeyden bahsetmiyorum ki!

En fazla Validemin "Gelirken iki ekmek al oğlum" sözü, Babamın "Dikkat et kendine" tenbihi", bir de en fazla sevdiğimin sevgi sözlerini yakalarsınız! Yukarıdakiler zaten sizin konunuz değil!

Beni niye dinleyesiniz!..

25 Şubat 2014 Salı

Susmayı tercih ediyorum!

"Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil."
Fuzuli 

"Ve her şey bittiğinde, hatırlayacağımız şey; düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır."
Aliya

“Bahtiyar kimse odur ki, fitnelerin kol gezdiği dönemde fitnelerden uzak durur.”
Hadis-i Şerif

Şunları da okuyorlar mı acaba?

http://www.herkul.org/herkulden-bir-demet-hadis/fitne-zamaninda-mumin-tavri/

23 Şubat 2014 Pazar

14 Şubat

Geç kalmış da olsa bir 14 Şubat güncesi yazmasam olmaz. Ne de olsa senenin en önemli günlerinden birinde yapıp ettiklerimden ya da yapıp edeceklerimden bahsetmemek garip olur! Ülke gündeminin siyasete bulanmamış hiç bir konusu kalmamışken sevgililer gününden bahsetmek iç açıcı gelir. Kafamız dağılmış olur.

İki ay sonra evlenecek biri dahi olsam bu sene de sevgililer gününü yalnız geçirdim. Baştan söyleyeyim de sonra aramızda anlaşmazlık olmasın. Sevmiyor ya da sevilmiyor muyum? Allah’a şükür, hem seviyor hem de seviliyorum. Ama karakter meselesi işte toplumun içine işlemiş, “vahşi” kapitalizmin en güçlü silahlarından biri olmuş, bir güne ve basit bir hediyeye indirgenmiş günleri sevmiyorum. Anneler, babalar, sevgililer günü, yılbaşları... Al basit bir hediye bir de çiçek, anneni çok seviyor oluyorsun! Ama dikkat et hediyen mutfakta kullanılacak bir şey olsun! Sevgiline bir tek ya da çok “taş” al. Sizden mutlusu olmaz!

Kılasik bir 14 Şubat yazısı dahi yazamayacak kadar sıkıcı bu mesele...

Ben ne yaptığımdan ve yapacağımdan bahsedeyim en iyisi; kan bağışı yaptım. Bundan sonra da böyle günlerde üzerinden yeterli süre geçmiş olursa kan bağışı yapmaya devam edeceğim. Biri olmazsa ötekine denk gelir zaten!

Bu sene ilk olarak Kurban bayramının son günü aklıma geldi. “Birçok insan “tatilde” ya da bayram telaşında oluyor. Belki kan bankalarının bağışçı sayısı azalıyor ve hasta yakınları kan bulmakta zorlanıyordur.” diye düşündüm. Kızılay kan merkezine gittiğimde, kan arayan hasta yakınlarından başkası yoktu. Bir hasta yakının ihtiyacı olan kanı vererek döndüm. Şubatın başında mesaj gelmişti; hadi gelin çağrısı içeren... Ben de kendi kendime bu işi bir rutin haline getirme sözü verdim.

Kısacası eğer denk gelirse anneler gününde, olmadı, babalar gününde tekrar giderim kan bağışına ve bu böyle devam eder. Evlilik yıldönümü, doğum günleri, dini – milli bayramlar, hicri – miladi yılbaşları...

Hayr yapmak için özel gün beklenmez. Ama neyse ki o kadar çok özel günümüz var ki beklemek sorun değil. Keşke hep beraber özel günlerden başlayarak birbiri hayrına, karşılık beklemeden, güzel işler yapsak. FMK (Faili Meçhul Kıyak) konsepti güzel bir örnek. Kendi bireysel yöntemimizi bulup uygulasak. Öyle kitleleştirmeden kendi çapımızda eylemler yapsak. Bir söz vardı: “Dünyanın daha iyi bir yer olmasını istiyorsan düzeltmeye kendinden başla.”

Geçmiş 14 Şubat Sevgililer gününüz mübarek olsun!.. Gelecektekiler de!..

Not: Bu arada yeni önerilere de açığım. Yeter ki bireysel olarak yapılabiliyor olsun...

14 Şubat 2014 Cuma

Ahlak

Vikipediye göre ahlak; "Kelimenin en dar anlamıyla, neyin doğru veya yanlış sayıldığı (sayılması gerektiği) ile ilgilenir. Terim genellikle kültürel, dinî, seküler ve felsefi topluluklar tarafından, insanların (sübjektif olarak) çeşitli davranışlarının yanlış veya doğru oluşunu belirleyen bir yargı ve ilkeler sistemi kavramı ve/veya inancı için kullanılır."

Bu kapsayıcı olmayan tanımdan dahi şunları çıkartabiliyoruz:
  • Ahlak, doğru ve yanlışların ayırt edilmesine yarayan bir kavramdır.
  • Ahlak, toplumdan topluma ve hatta kişiden kişiye değişebilir. 
Burada eksik olan ise:
  • Ahlak, zaman içerisinde değişen ve evrilen bir yapı gösterir. Yani ahlak kuralları zamana bağımlıdır.
  • Ahlak, aynı zamanda toplumların içinde bulunduğu coğrafya yani mekana da bağımlılık gösterir. 
Baz tanımın içinde yer alması gereken bir diğer unsur ise ahlak kurallarının genellikle yazılı olmadığı bilgisidir. Yani ahlak, kanun ve yönetmelik gibi yazılı kaynakları etkilemekle birlikte toplumun kendi koyduğu yazılı olmayan kurallar bütünüdür. Esnekliğinin ve sübjektifliğinin kaynağı da buradan gelmektedir.

İnsan sosyal bir varlık olarak birlikte yaşama ihtiyacı içinde olduğundan, oluşturduğu topluluklar insana kendisinden bağımsız bir takım ahlak kurallarını dayatabilir/dayatır. Yani sizin için ahlaki olmayan bazı davranışlar, eylemler ya da sözler toplum tarafından ahlakın gereği olarak size dayatılabilir. Bunun tam tersi olarak sizin yapılmasında ahlaken sakınca görmediğiniz bir davranış toplum tarafından onaylanmayabilir. Bu dayatmaya karşı gelişen toplu direnç ya da kabul de bir süre sonra toplumun yeni ahlak anlayışı olarak ortaya çıkar.

Ahlak, zaman, mekan, toplum ve hatta insandan insana göre değişkenlik gösterir. Öyleyse ahlak anlayışında ortaya çıkan farklılıklara anlayışla bakmak gerekir! Evet, kısmen doğru. Ancak bu değişim aynı yöre ve insanlar için evrim kadar uzun bir süreç gerektirir. Ahlak denen şey bir kaç sene ya da birkaç ay gibi, hatta birkaç gün gibi bir zaman aralığında değişmez. Zamanla değişen ahlak anlayışlarındaki farklılık için onlarca yıl gerekir. Öyle ki; bugün hayatta olan bir insanın ahlak anlayışının toplumdan etkilenerek değişmesi ne kadar mantıklı olsa da tüm toplumun ahlak anlayışının aynı olaylar ve şartlar karşısında tam aksi istikamette değişmesi mantık dışıdır. Muhafazakarlıktan bahsetmiyorum. Geçmişe bağımlı yaşamak ve saplantılı olmaktan da... Ancak ahlaki davranışların temelleri çok uzun zamanlarda oluşur ve toplumun bu kuralları özümsemesi de bir o kadar vakit alır. Siz bir ahlak kuralını tam aksi istikamette değiştirdiğinizde o kural çöker. Eğer önceki kural gerçekten hükmünü yitirdiği için bu böyle oluyorsa sorun olmaz. Ancak bunu ahlak kurallarının geneline yapmaya kalkışırsanız, tek tek çöken kurallar kuralsızlığı doğurur. Ahlaki kuralsızlık denen şey de ahlaksızlığın ta kendisidir.

Bunca şeyi niye mi yazıyorum? Hayır, siyasetten bahsetmeyeceğim. Çünkü toplumlar layık olduklarıyla yönetilirler!

Malum yakın bir zamanda “köy” değiştireceğim! Bu nedenle birkaç aydır tadilat işleri yaptırmaya çalışıyor ve alış veriş yapıyorum. Bu süreçte oldukça fazla insanla muhatap oldum. Ayrıca 15 senedir hizmet sektöründe çalışıyorum. En az 9 senedir de ticaretin içinde olduğumu düşünüyorum.

Şu kesin ki; toplumun ticari, beşeri ilişkilerindeki ahlak anlayışı benim ya da sizin düşündüğünüz yerde değil! Haberlerde görüp kızardım: “Hiç mi iyi olay olmuyor?” diye! Sanırım olanlar da artık kalkan toz bulutunun içinde seçilemiyor. Şu son zamanlarda artık sıdkım sıyrıldı. Örnekler mi?

Biriyle yapacağı iş konusunda konuşuyorum. Yapacağı işleri ve kullanacağı malzemeleri yazmasını, işi bitirme süresini de mutlaka belirtmesini istiyorum. Bunları isterken de ihtiyatı elden bırakmamasını ve kesin bitiririm dediği sürenin üstüne ek bir süre koymasını istiyorum. Çıkarttığı süreye ve maliyete ben de azımsanmayacak bir ek yapıyorum. Sonra da bunlar aşılmayacak diye belirtiyorum. Üstelik bunların hepsini de yazılı olarak yapıyorum. Tabii ki tahmin ettiğiniz gibi oluyor; ne kullanılan malzeme, ne zaman, ne de süreye dair taahhüde uyuluyor!

Bir başkası gözden geçirmesini istediğim maliyeti gözden geçirip tekrar yolluyor. Arada akıl almaz bir fark olduğunu söylüyor ve nezaketi elden bırakmadan bir yanlışlık olduğunu söylüyorum. Sonuç ne? Aradaki uçurum, ben söyleyince fark edilen, gözden kaçmış bir hesap hatası!..

Bir diğeri 35 lira fazladan kar edeceğini düşündüğü için; üç kişi - dört gün fazladan çalışmak zorunda kalan bir sözünün eri!..

Biri bana verdiği maddi zararı şerefi ve namusu sayan bir esnaf! Soruyorum arkadaşa "Namus ve şerefin taktığın askıda tozlanıyor. Bir ara gelip almayı düşünüyor musun?" El-cevap: "Sen de kalsın!"

Benim için söz namustur dediğim bir başkası üç gün sonra sözünü tutamayacağını söylerken "Dün dünde kaldı cancağızım!" diyebilecek kadar Mevlevi!

Türkiye'nin en büyük kurumlarında bile oluyor böyle şeyler. O kadar ki; biri karşıma geçip kendi yazdığı kuralı ugulamayacağını söylerken yüzü dahi kızarmıyor. Yazdığı şeyi uygulamayanın söylediğini yarın inkar etmeyeceğini nasıl bileceğimizi sorgulasak mı?!

Sırf bunlar mı? Daha onlarca hatta yüzlerce örnek sayabilirim.

Taksici yolu uzatıp dolandırma peşinde, bakkal ve manav tarihi geçmiş malı öne alıp milleti söğüşlemenin derdinde. Memur rüşvet, işçi kaytarma peşinde... Bir sırada iki kişinin önüne geçen mutlu, emniyet şeridinden giden kazançlı... Öğretmen öğrencisinden, öğrenci öğretmeninden çalmakta kararlı... İşçi patronundan, patron da işçisinden...

Aldatılmak/kandırılmak hiç sorun değil! İnan! Yeter ki zekamı aşağılama... Benim anlamayacağım şekilde benim kandırabiliyorsan sıkıntı yok! Benden yana hak endişesi taşımana da gerek yok. Ancak Allah adaletlilerin en adilidir ve hesabı kesinlikle şaşmaz. Sana verilen mühlet belki de hayrına değildir! Unutma!

Beşeri ve ticari işlerinde ahlaksızlık tek kuralı olmuş kişi, Allah aşkına başkalarının ahlaksızlıklarından dem vurma...

7 Şubat 2014 Cuma

Şubat

Günaydın sana
Otobüs durağındaki Suriyeli çocuk
Cadde seviniyor oyuncak arabana kavuşunca
Ya hüzünlü gözlerine bakamayan bizler
Ne kadar manidar sattığın o kağıt mendiller
Ne kadar kurudu bu gözler
Sen de mi üzgün, yorgun ve de kırgınsın benim kadar
Ahh Şubat, bu yüzden mi bahar sıcaklığın

Ahh bu sıcak Şubat
İyi geceler sana da Filistinli baba
İnanmazsın belki; sıcak yatak batıyor tenime
Köşeye sıkışmış bir babayım ben Filistin'de
Çelik olsam keşke o köşede
Üzerine örtünsem
Demir kesemez, delemez çeliği desem
Çocuğun çocuğumdur diyebilsem keşke

Ahh bu yumuşak yatak
Ahh bu sıcak Şubat
Ahh bu vurdum duymaz ben
Ahh bu umarsız yaşamak
Ahh yağmur yağmıyor diye şikayet eden dilim
Ahh bu kış ne kadar sıcak geçiyor diye hayıflanan nefsim
Ne kadar manidar kuruyan gözlerime benzeyen bulutlar
Sokakta mendil satan nice dünyalı çocuk var
İyi geceler nefsim, iyi geceler sana da...

Bu yaşıma rağmen geceleri üstümü örten anne şefkatim
Yakıcı, yaralayıcı, sarsıcı
Bugün de durakta olan yalın ayak Suriyeli çocuk
Nerede sahi annen
Ahh Şubat
Nerede kavurucu soğuğun
Kar yağsa keşke bembeyaz da öldürse tüm "mikropları"
Ahh Şubat ne bu bahar sıcaklığı
Sokaktaki yalın ayak çocuklar
Günaydın dünyanın tüm sokakta kalmış çocukları
Günaydın sıcak bir Şubat sabahından...

5 Şubat 2014 Çarşamba

"Allahumme ecirna min şerri siyaset"*

*Baştan söyleyeyim başlıktaki söz; "Allah'ım beni siyasetin şerrinden koru" anlamına geliyor ve koca bir külliyata imza atmış Said Nursi'ye atfediliyor.

Ortam o kadar kirlendi ki, artık görüş açıklamaktan çekinir oldum. Geçmişim ortada. Sempati duyduklarım da eleştirdiklerim de... Orta bir yol tutturmaya çalışırken desteklediklerim de karşı çıktıklarım da burada yazılı olarak duruyor. FEM’e gittiğim, ilk üniversite yılımda "hizmetin" yurdunda kaldığım da geçmişimin bir parçası. Bir dönem destekçileri olduğum da... Hatta eleştirilerimin tamamını kapalı kapılar ardında yapıp, partizancasına savunduğum dönemleri de hatırlıyordur arkadaşlarım. Bu nedenle "hizmet" denilen olgunun ne olduğunu az çok bildiğimi düşünürüm. Hatta bir dönem içlerindeki hemen herkesin halisane bir şekilde çalıştığına da bizzat şahidim. Ancak o dönem o kadar kısa sürdü ki... Eminim şu an bile deli gibi memleket ve din adına çalışan, ne yapıyorsa bu uğurda yaptığını düşünen bir sürü insan vardır!

Benim “hizmet” tanışıklığım 20 sene öncesine kadar gider. Yani öyle dünkü çocuk muamelesi yapılamayacak kadar bilgi sahibiyim. Daha önemlisi dün, bugün ve yarın kıyaslaması yapabilecek kadar uzun zaman geçirdim ve insan tanıdım. Canını dişine takanı da sırf ekonomik çıkarları dolayısıyla içlerinde olanını da gördüm, tanıdım. Ama arada sırada kör gözlere, sağır kulaklara ihtiyaç duyulduğunda çatışmalarımız kaçınılmaz oldu. Maalesef gözlerim hiç kör, kulaklarım hiç sağır ol(a)madı. Arada sırada ağır işitsem de o kadar yüksek sesle konuşuluyordu ki duymamazlıktan gelemedim. Hareketler o kadar çirkindi ki bazen gören gözlere bile gerek kalmadı! Egoları “seçilmişlik” sanrısıyla şişirilen ve nispeten etraflarındaki birçok kişiden gerçekten de daha başarılı ve “zeki” olan, geçmişin parlak gençleri şaşırdı. Benliği yok etmesi gereken kaldırım taşları birer büyük abideye dönüşerek putlaştı.

Sonra iki binli yılların başında ortaya bir parti çıktı: Ak Parti. İçindeki isimlerin tamamına yakını tanıdık simalardı. Öyle aman aman yeni bir söylem ile de gelmemiştiler. İçlerinde dürüstlüklerinden şüphe ettiklerim dahi vardı! Hatta vitrininde dahi... Ancak bir rüzgarla büyüdüler, çalıştılar ve herkes adına konuşamasam da benim çok şikayetçi olduğum bir zihniyetin devlet içine çöreklenmiş kadrolarını temizlemeye giriştiler. En azından deşifre ettiler. Bu deşifre işlemini de kendini hep dışlanmış hisseden halka çok iyi sundular. Böylelikle serilip, serpildiler...

Yanlış anlaşılmaları baştan engelleyeyim: Ergenekon, balyoz gibi isimler, örgüt yakıştırmaları benim için hiçbir zaman bir önem taşımadı. Bu işin bir zihniyet meselesi olduğunu ve terör örgütü olarak nitelenemeyeceklerini ancak temizlenmesi gerektiğini defalarca söyledim. Bugün gelinen noktada hala aynı şekilde düşünüyorum. Adil yargılanma konusu yüksek yargının takdirinde zaten. Bu soruşturmaların içinde birilerinin ayağına bastı diye haksız yere yargılanan ve içeride tutulanların hesabı da sorulmalıdır. Ancak bu eski, kirli zihinlere yeniden yaşam alanı açılarak yapılamaz/yapılmamalı. Kendi askerini öldüren, ölümüne göz yuman. Ortalık karışsın diye halkını öldüren zihniyetin yeniden hortlamasına kesinlikle izin vermemeliyiz.

Maalesef "parti" de selefleriyle aynı hataya düştü. Güç sarhoşluğu yaşamaya başladı. Bu kirlenme bugün değil 4-5 sene öncesinde başlamıştı. O zamandan beri bunu söyleyegeldim. Hükümet, devlet kurumlarından şikayetçi olduğum o kirli zihniyeti temizlerken, bir başka benden/toplum genelinden olmayan zihniyetin önünü açtı. Tıpkı harf devriminde yaşadığımız gibi bu da bir devrimdi ve bırakın "cahil halkı" yetişmiş aydınlar dahi yeni harflere bir anda alışamadılar. Ama devrime hazır olanlar da vardı! Varmış! Problemli bir zihniyeti dışarı atarken bir başka zihniyetin aynı yöntemlerle devlet kadrolarına yerleşmesine izin verilmiş oldu. Masum ve kadirşinas ve hatta adaletli olduklarını düşünüyorduk. Hoş ben hala içlerinde haktan yana olanların olduğunu düşünmek istiyorum!

Bu iki gurup arasında bir kaç ay öncesine kadar su yüzüne çıkmış hiçbir problem yoktu. Çünkü Ak Parti ve "hizmet" aynı yörüngede gidiyorlardı. Biri diğerinin yelkenini dolduruyordu nefesiyle... Sonra "öküz öldü"! Öküz ne idiyse artık!.. Yollar ayrıldı.

Siyaset güç sarhoşluğuna aşinadır. Hele ki üç dönem oylarınızı arttırarak iktidarda kaldıysanız. Bu sarhoşluk başka hiçbir şeye benzemez. Buna alışığız. Etkilerini de sonuçlarını da geçmiş tecrübelerimizden biliyoruz. Ancak dini temeller üzerinde yükselen bir hareket güç sarhoşluğuna düştüğünde... İşte o zaman söz tükeniyor. İnsanın nutku tutuluyor. Olamaz diye geçiyor içinden. Çünkü güç, günümüz dünyasının yeni ve yegane putudur. Topluma iletilen her mesaj güçlü değilsen adaletli de olmazsın, mazlumu da koruyamazsın şeklindedir. Ancak ahlak kuralları üzerinde yürüyen bir yapı güce tapamaz! Ahlak güç ile aynı terazinin kefelerinde tartılabilecek bir şey değildir. Sonra putları yıktığımızı düşündüğümüz “baltayı” yeni bir “put” olarak kimse önümüze koyamaz. Koyamamalı... Güç paylaşımı için savaşanla aynı yolda yürüyemem. Yürünmemeli... Ne güzel diyor Özdemir Asaf; İnsansız adalet olmaz / Adaletsiz insan olur mu? / Olur, olmaz olur mu! / Ama, olmaz olsun.

Parti siyaset denilen çamur havuzuna gönüllü olarak atladı ve getirilerine de götürülerine de kendisi katlanacak. Bu nedenle "tepemde oturan" bir siyasetçiyi öyle çok da zorlanmadan def edebilirim! "Tepemde oturduğunu" zannetmesi yeter! Öyle ki her dört senede bir seçim var. Bir çalkantıda ne oldu görüyoruz. Zaten "ezeli" rakipler haline gelen taraflardan "cemaat" de Ak Parti lideri R. Tayyip Erdoğan'a fanilik ve geçicilik uyarısı yapıp duruyor. Bir yandan da parmağını sallamayı ihmal etmiyor! Peki ya bir cemaat üyesi aynı çağrıyı –henüz hayattayken- Fettullah Gülen için yapabilir mi? R. Tayyip Erdoğan’a yönelttiği cümlelerin benzerlerini lideri olarak gördüğü kişi için söyleyebilir mi? Örneğin Mavi Marmara için söylediklerini eleştirebilir mi? Geçmişte ayetleri yanlış yorumladığı gibi bir açıklamasını okumuş mudur? Hiç sanmıyorum.

Buradan çıkan sonuç ne mi oluyor? Senelerdir her gördüğüm ve duyduğuma kol kırılır yen içinde kalır düsturu ile baktım. Eleştirmekten hiç geri durmadım ama yıkıcı da olmadım. Hem partiyi hem de cemaati uygulamalarından dolayı eleştirdim. (Bakınız Mavi Marmara konusu ve Gezi olayları...) Ne oldu? Nasıl oldu da Yezid oluverdik? Siyaset zaten sakınılacak bir konu ve parti bugün var, yarın yok! Ancak "İnsanlarının güveni kaybetmektense, para kaybetmeyi göze alırım." diyemeyen bir yapı gözümde çok büyük bir güven kırılmasına neden oldu. Türkçe olimpiyatları, her ne kadar samimiyetine inanmasam da TUSKON gibi örgütlerle ihtiyaç sahibi ülkelerle onları sömürmeden gerçekleştirilen ticari faaliyetler, Kimse Yok Mu gibi yardım kuruluşları gerçekten olumlu şeylerdi. Ancak bunları da bugün yaptıklarıyla yerle bir ettiler. Geri dönülemez bir çıkmaz sokağa soktular bizi/Türkiye'yi. Cüsse o kadar büyük ki ne ileri ne de geri hareketi söz konusu değil! Sıkıştık kaldık!

Bunları neden mi yazıyorum? İçimde bir burukluk, kırılmışlık hissi hakim de ondan. Aldatılmış gibi değil ama tarihteki diğer örneklerinde de olduğu gibi ihanete uğramış, terk edilmiş hissediyorum. Sırf kendi adıma mı? Mazlumları sırtlayacağını düşündüğüm bu millet adına... İçinde tüm unsurlarıyla, birini diğerinden ayırmadan... Bu kadar birbirimize düşmemizi/düşürülebilmemizi gerçekten anlayamıyorum! Birbirimize taş atmayı bırakıp, o taşları ihtiyaç sahiplerine yuvaya dönüştürsek fena mı olurdu?

Ne diyordu Said Nursi? “Allahümme ecirna min şerri siyaset...” yani "Allah'ım beni siyasetin şerrinden koru..."

Yanılsama / 2009 -2013