31 Aralık 2014 Çarşamba

Mutlak Sıfır

Takvim yapraklarının yıl hanesinde yeni bir rakam yazmasına çok az kaldı. Her yıl olduğu gibi uzunca bir süre birçok insan yıl hanesine yanlışlıkla 2014 yazmaya devam edecek. Kolay değil insanın 365 gün boyunca tekrar ettiği bir alışkanlıktan vazgeçmesi...

Günler ve haftalar öncesinden “vahşi kapitalizm” bilindik – bilinmedik tüm yöntemleriyle saldırıyor! Televizyonlar, gazete ve dergiler almanak yayınlarına uzun zamandır devam ediyorlar. En azından birkaç hafta daha da bunları görecek ve duyacağız.

Bazı “duyarlı” Müslümanlar da insanları uyarmaya devam ediyorlar. Onlar kutlama yapanlardan çok daha önce hazırlanmaya başladılar. Mesela bir iki aydır bir kırtasiyenin camında “Siz hiç Kurban Bayramını kutlayan hıristiyan gördünüz mü? Ben hıristiyan bayramı kutlayan Müslüman gördüm!” yazıyor. Haklılık payları var. Ancakbu kadar kolay insanları"kafir" ya da günahkar ilan edebilir miyiz?

Cami kürsülerinden ve minberlerden “çarpılırsınız” uyarıları yükseliyor. Kubbelerin altında “hoş sedalar” kandiller gibi havada asılı kalıyor! Eş, dost, akraba aman dikkat mesaj ve videoları paylaşıyor... Diğer gurubun attığı kutlama mesajlarınıysa eposta kutumdan ve telefonumdan silmekten yoruldum...

Bir sene de alıştığımızda, yazmayı günler ve hatta haftalar sonra ancak bırakabildiğimiz probleme sahip canlılar olarak ne kadar net doğrularımız ve yanlışlarımız var. Oysa sıfır(0) bile “mutlak” anlamda sıfıra değil, –273.15 °  ye tekabül ediyor.

Bize göre doğru olmayanlar başkalarına göre doğru olabiliyor. Bize göre sıfır başkasına göre sıfır olmayabiliyor!

O halde herkese “hayırlı” seneler!..

Sana da dostum! Sana da...

29 Aralık 2014 Pazartesi

Ölçüsüzlük

Canım ülkemizin, vatandaşlarımızın, arkadaşlarımızın, ailemizin ve hatta eşlerimizin en büyük problemi ölçüsüzlük.

Hepimiz ülkemizi çok seviyoruz! Hatta öyle ki kimse bizden daha çok sevemez.  Söz konusu vatansa gerisi teferruat haline dönüşüveriyor. Ama onlar çocuk ve çocuklar ölüyor! “Ben size savaşmayı değil ölmeyi emrediyorum!” 

Ailemiz için çiğnemeyeceğimiz prensip ya da kurallara da sahip değiliz. Onların rahatı için her şeyi göze alabilir, herkesin hakkına girebiliriz. Rüşvet verebilir, birilerini dövebilir ve hatta öldürebiliriz! Heyt! Kimse kendi annesini benim annemi sevdiğinden fazla sevemez!

Şeyhim mübarek! Başbakanım peygamber olurdu geçmişte doğsaydı! İşte böyle olunca şeyh uçuyor. Başbakan, haşa, evliyaullahtan oluveriyor. Şeyh uçmuyor da müridi uçuruyor.

Nefretlerimiz de aynı şekilde... Birini sevmedik mi? Başında haresini arkasında kanatlarını görsek bir bit yeniği arar oluyoruz. Ulan adam uçuyor be!..

Her şey ya siyah ya da beyaz! Bilgisayarların yakın gelecekte 1 ve 0’lar ile konuşmayı bırakacağı bir dünyada biz hala ikili sistemde ilerliyoruz. Kötü katıksız kötü, iyi katıksız iyi... Sütte bile leke oluyor be hocam!

Tabi böyle olunca başka sorunlar ortaya çıkmaya başlıyor.  Dün baş tacı yaptığımız adımı bugün kumura sokabiliyoruz. Kelimelerle oynayarak, algıları altüst ederek gerçekleri akıl almaz bir şekilde eğip bükebiliyoruz. Hoca’dan ya da genelkurmay başkanından terör örgütü lideri çıkartabiliyoruz. Başbakanı alaşağı edip, vatana ihanet ile yargılayarak aşmışlığımız var! Daha ne örnek vereyim ki...



Bugün cemaate vuranlar, dün askere ve diğerlerine vuruyorlardı.  Ey iktidar sahipleri onlar yarın da sizlere vuracak!

Ne diyorduk? Ölçüsüzlük gibi bir problemimiz var(dı).

Babanın evladı, evladın anneyi sildiği bir dünya hayal edeniniz var mıydı? Dikkat! Sessizlik ikrardan gelir...

Kitabın orta yeri ne diyor bakın?

6. Sure (En'âm Suresi), 152. Ayet: Rüşdüne erişinceye kadar yetimin malına ancak en güzel şekilde yaklaşın. Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın. Biz herkesi ancak gücünün yettiği kadarıyla sorumlu tutarız. (Birisi hakkında) konuştuğunuz zaman yakınınız bile olsa adil olun. Allah'a verdiğiniz sözü tutun. İşte bunları Allah size öğüt alasınız diye emretti.
7. Sure (A'râf Suresi), 85. Ayet: Medyen halkına da kardeşleri Şuayb'ı peygamber olarak gönderdik. Dedi ki: "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin için ondan başka hiçbir ilah yoktur. Rabbinizden size açık bir delil gelmiştir. Artık ölçüyü ve tartıyı tam yapın. İnsanların mallarını eksiltmeyin. Düzene sokulduktan sonra yeryüzünde bozgunculuk etmeyin. İnananlar iseniz bunlar sizin için hayırlıdır."
11. Sure (Hûd Suresi), 84. Ayet: Medyen halkına da kardeşleri Şu'ayb'ı peygamber gönderdik. O şöyle dedi: "Ey kavmim! Allah'a kulluk edin. Sizin ondan başka hiçbir ilahınız yoktur. Ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın. Ben sizi bolluk içinde görüyorum. Ben sizin adınıza kuşatıcı bir günün azabından korkuyorum."
11. Sure (Hûd Suresi), 85. Ayet: "Ey kavmim! Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın. İnsanların eşyalarını (mallarını ve haklarını) eksiltmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın."
26. Sure (Şuarâ Suresi), 181. Ayet: Ölçüyü tam yapın. Eksik verenlerden olmayın."
55. Sure (Rahmân Suresi), 8. Ayet: Ölçüde haddi aşmayın.
83. Sure (Mutaffifîn Suresi), 1. ve 2. Ayet: Ölçüde ve tartıda hile yapanların vay haline! Onlar insanlardan (bir şey) ölçüp aldıkları zaman, tam ölçerler.
83. Sure (Mutaffifîn Suresi), 3. Ayet: Fakat, kendileri onlara bir şey ölçüp, yahut tartıp verdikleri zaman eksik ölçüp tartarlar.

Bu ayetlerin tamamı elma, armut ya da altın, gümüş tartmaktan mı bahsediyor sanıyorsunuz?

Eşim, ailem, dostum ve de arkadaşlarım beni ölçüsüz sevmeyin, ölçüsüz de nefret etmeyin!..

15 Aralık 2014 Pazartesi

Ördektir ördek...

İngilizcede ördek testi denilen eğlenceli bir söz var: “If it looks like a duck, swims like a duck, and quacks like a duck, then it probably is a duck.” Yani diyor ki: “Eğer ördek gibi görünüyor, ördek gibi yüzüyor ve ördek gibi vaklıyorsa büyük olasılıkla ördektir."

Bugün etrafımızda yaşayan birçok insan kendini iyilik ve dürüstlük timsali olarak görüyor. Buna o kdar inanmış durumdalar ki kolayca namus ve şerefleri üzerine yemin edebiliyorlar. Siyasetçisinden doktoruna, bakkalından manavına aklınıza gelebilecek her meslek gurubundan insan var bunların içinde...

Bugünkü siyasi ortamımızda bu ördek testini uygulamaya kalktığımızda; birçok kişinin aslında ördek olduğu sonucuna ulaşıyoruz ve bunun bizi şaşırttığı gibi bir yalana sığınıyoruz. Hitler benzetmesi yapılan siyasetçimiz var öyle değil mi? Peki bu benzetmeyi yaparken ördek testi yaparak Hitler’in Kavgam “eserinde” bahsedilen bilgilere ve Hitler’i "Führer" yapan sürece baktığımızda benzerlikler görüyor muyuz? Hadi ama biraz dürüst olalım!

Örneğin, başlangıçta çok cılız bir sesle ve iki adım ileri, bir adım geri atarak ilerleyen bir hareket var mı ortada? Var! Bu hareket kitleleri afyon kullanmışçasına etkileyerek meydanlara yüzbinlerce kişiyi toplayıp, onlara marş söyler gibi şarkılar söyletebiliyor mu? Evet! İktidarı süresince gücünü sürekli arttırarak yükseliyor mu? Evet! Hitabeti açısından “Führer” ile kıyaslanabilir mi? Evet! Peki büyük yapılara olan hayranlığını nereye koyacağız. Bir tek tüyleri sarı değil! O halde ördek değil!

Ördek testi yüzde yüz sonuç vermese de birkaç özelliği ördekle aynı olan canlının ördek olma ihtimalinin çok yüksek olduğunu söyler! Yani bir siyasetçi “Führer” özellikleri taşıyorsa “Führer” olma ihtimali çok yüksektir.

Cemaatlerimiz var öyle değil mi? Yıllarca masonlar locası diye bir yere taş atıp durduk. Karanlığa taş atarken çoğunlukla kime geleceğine de pek önem vermedik. Şeytanı taşlıyorduk ne de olsa! Şimdi bizim mahallemizden bir gurup ördek gibi davranıyor, ördek gibi görünüyor ve ördek kadar "çirkin" sesler çıkartıyor. Ama çamurlu olan gagası tam olarak yassı olmadığı için ördek değil mi diyorsunuz?

Şimdi siz bunu sadece bir kişi ya da zümre için yazdığımı düşünüyorsunuz! Ama yanılıyorsunuz. Bir tek örnekten genelleme yapalım ve tüm siyasetçilerin ördek testinden ördek olarak çıkacağını öne sürelim! Böyle yaparsak birini Stalin diğerini Saddam ya da "Puşt" gibi benzetmelere çıkartabiliriz. Ama önemli mi? Değil!

Peki, toplum olarak biz neredeyiz? Çoğunluğu Müslüman bu topluluk ne durumda?

Ördek testine başvuralım mı?

Şöyleki:

Yalan bizde! (İman: İnancını beynin, dilin ve kalbin ile tasdik edecek ve bu uğurda yaşayacaksın!) Yalan söylüyor muyuz? Hem de her gün ve pervasızca... Dürüstlük!? (El-Emin ismini anlatıp duran 21. yy. müslümanları...)

Çalma çırpma bizde! Her birimiz bir diğerinin zamanından yani en değerli şeyinden sürekli ve artan oranlarda çalmaya devam ediyor mu? Evet! Hem de her ortamda; hatta camide bile...

Yahu üslübunu, konuşmalarını ve fikirlerini çok beğendiğim insan bile şatafat, debdebe ve lüks içinde boğulyorsa kime ne diyeyim artık!

Biz neyiz ki? Uyanın! Ördek gibi paytak paytak yürüyor, vak vak diye ses çıkarıyor ve gagamızı bir an olsun pislikten çıkartmıyoruz! O halde!..

O aynada karşıdan gelirken gördüğün sevimli şey varya ördektir! ÖR-DEK!

9 Ekim 2014 Perşembe

Bölelim, bölünelim

Gün birlik olma günü!..

Gün kardeşlik günü!..

Güzellemelerine hiç girmeyeceğim. Sokağa dökülüp eline taş, molotof kokteyli alan; yağma yapan, insan canına kast eden kimseyle ne birlik olmak istiyorum ne de kardeş... Bunları yapan "hayvanın" neyi savunduğu da beni ilgilendirmiyor.

Bölün memleketi nereyi istiyorsanız alın! Yalnız bir şeyi de göz önünde bulundurun! Siz zavallı mahluklar sonradan yaşayacağınız ilk zorlukta bize sığınmayın.

Hoş bu memleket sizin gibi şerefsizlere bile bağrını açar ya neyse! PYD denilen vicdansızlar daha düne kadar benim sınırımda Mehmed'ime kurşun sıkıyordu. Bize bulaşmayın sonu fena olur diye tehditler savuruyordu. Şimdi ne oldu? Yardım etmiyoruz diye tüm dünya neredeyse başımıza dikildi.

Ağa babalarınıza da bakın 3-5 "çapulcu" günler içerisinde Musul'u ele geçirdi de film seyreder gibi seyrettiler. Hani "Kürdistan" diye bir bölge/ülkeniz vardı! İşte onlardan bahsediyorum. Az kalsın Kerkük, Erbil falan da gidiyordu da "çapulcular" son anda fikir değiştirip Ayn-el Arap bölgesine yöneldiler. Ne hikmetse artık?!

Sen ülkeyi karıştıran şerefsiz! Bölün de defol git! Yalnız açım, açıktayım diye kapıma dikilme sonradan.

Ey, devlet denilen organizma sokakta yürüyen, markette alışveriş yapan vatandaşını korumak için dahi bunların "kafasına sıkamıyorsan" niye varsın ki? İtidal çağrısımı dedi biri? Alın size itidal. Masum vatandaşa yan gözle bakanın gözünü oyan bir devlet istiyorum! Çok mu?

Daha öncesinde milyonlara kucak açmış ülkeyi boş verdim. O bölgeden belki de bir çoğu PYD gibi bize düşman bir terör örgütüne mensup olanlara dahi sınırlarımızı açmışız. Daha ne istiyorsunuz?

Sizlerle aramızda şahit olarak Allah bize yeter!

26 Ağustos 2014 Salı

Yapmayın!

Ne Soma için ne de başka bir felaketin mağdurları için etkinlik yapmayın!

Lütfen!

Bu toplumda bunu hak edecek insanlar yok!

Aşırıya gittiğimi düşünüyorsunuz değil mi? Az bile söylüyorum.

Dün akşam Fenerbahçe - Galatasaray gibi ülkenin en büyük spor -futbol değil- kulüplerinden ikisinin futbol maçı vardı. Geliri Soma'da hayatını yitiren madencilerin ailelerine bağışlanacaktı. Belki biraz da orada yaşanan katliama dikkat çekilecekti. Peki, ne oldu?

Allah aşkına siz yardım etmeyin. Dikkat çekmeyin böyle katliamlara... Ne Soma'yı ne de Siirt'de yaşanan olayları hatırlatmayın topluma... Irak'ta, Suriye'de, Filistin'de ya da Doğu Türkistan'da öldürülenleri de hatırlamayın!

Dünkü rezalet hepimize uzunca bir süre yeter! İki takımın taraftarları da futbolcuları da sahayı savaş alanına çevirdiler. Yine! Birbirinizi yiyin benim için hiç sorun değil. Ancak en azından ithaf edilmiş şeyin anısına bir durup düşünün. Sadece bir an!..

Neden geneli suçluyorum? Çünkü haksızlık karşısında susan dilsiz şeytandır. Sıtadlara maytap, meşale v.b. sokulması yasak. Ama ne kapıdaki polis, girişteki güvenlik bunu engellemek için bir şey yapıyor ne de o meşaleyi yakanın, sahaya atanın yanında oturan müdahale ediyor. E o zaman...

Bence futbolcular bundan sonra sahalara atılacak en küçük şeyden sonra oyunu bırakmalı ve orta sahada oturma eylemi yapmalı... Protesto kültürümüze bir katkısı olur belki!

Tiribünlerdeki duyarlı taraftarlarımız ise vebalı biri gibi uzaklaşmalı bu teröristlerin yanından. Hani yüzme havuzlarında yanlış bir şey yapanların etrafında mavi ya da mor bir halka oluşuyor ya... Aynen onun gibi...

Bir futbol karşılaşması bu kadar önemli mi? Tabii ki değil! Ancak ortada 301 tane kayıp can ve bunların acılı aileleri varken bu yapılanlar rezillik. Bunca ölüme bu kadar duyarsız olmak benim içimi sızlatıyor.

Soma'da 301 can suç olan ihmaller yüzünden öldü.

Önceki gün baraj sularında yine yeni canlar gitti.

IŞİD denen melanet yüzünden Irak ve Suriye'de hergün onlarca insan ölüyor.

Suriye'de Esad da bu sayının katlanmasına yardımcı oluyor.

Filistin'de israil şerefsizi iki binden (2.000) fazla can aldı ve bunların yarıya yakını kadın ve çocuk. En son dün meclis binasını da yıktı!

Unutmadan! Çin de Doğu Türkistan'da bazı "teröristleri" idam etti!

Ama olsun... Süper kupa'nın galibi en süper Fener!...

15 Ağustos 2014 Cuma

Normalleştirmek - Normalisation

Dostum,

Sosyolojik olarak öncesinde toplum tarafından uygun görülmeyen ya da onaylanmayan bir davranışın zaman içerisinde yadsınarak “normal” kabul edilmesine ve geniş kitlelerce onaylanmasına kısaca normalleşmek (normalisation) deniyor.

Dün akşam televizyonda Açlık Oyunları serisinin birinci filmi vardı. Film dünyayı kontrol eden merkezi bir güç ve onun refahı ve ihtiyaçları için çalışan, korku ve şiddet ile bastırılmış on iki mıntıkanın hikayesini anlatılıyordu. Her bir mıntıka her sene düzenlenen ve “Açlık Oyunları” olarak anılan oyunlara “Haraç” denilen “çocukları” birbirlerini öldürmeleri için gönderiyor. İşin daha acı tarafı; başkentte, eğlence için düzenlenen ve canlı yayınlanan bu programın mıntıkalarda da yayınlanıyor olasıydı. Yani insanlar çocukları öldürülürken/katledilirken canlı canlı izliyorlardı.

Dostum, işte normalleştirme denilen şey burada devreye giriyor. İnsanlar bazı ülkelerin refahı için ölesiye çalışıyorlar. Kadınların parmaklarında, bileklerinde, boyunlarında ve kulaklarında taşıdıkları siyanür ile çıkartılırken hem çalışanların hem de yöre halkının canına okuyan altınlara çakılı olan kanlı elmaslarını sergiliyorlar. Afrika’da bir çocuk madende çalışmayı reddettiği için kolundan oluyor!

Amerika’daki arabaların motor büyüklükleri bizdekilerin birkaç katı ve o araçların “beslenmesi” gerekiyor. Bu nedenle Irak gibi bir coğrafyada sayıları milyonlarla ifade edilen insanlar ölüyor. Çok sonra yeni bir terör şebekesi ülkeyi kasıp kavuruyor. Ancak petrol kuyularına yani Amerika ve Avrupalıların araçlarının besinlerine dokununcaya kadar katliamlarına göz yumuluyor!

“Afganistan tüm dünyaya terör ihraç ediyordu” diye anlatacaklar sana. Sakın inanma! Onların esas ihraç maddesi uyuşturucudur. Sözde ithal ettiklerini söyledikleri terörü kesen işgal güçleri oradan çıkan uyuşturucu hammaddeleri konusunda hiçbir şey yapmamıştır.

Dostum, Gazze diye bir yer var bu günlerde. İleride belki orayı da Açlık Oyunları’ndaki 13. Mıntıka gibi anlatacaklar. İsyan ettiğini ve yok edildiğini söyleyecekler! Gazze denilen yerin yıllarca yüksek duvarlarla çevrili bir açık hava hapishanesi olduğundan ve insanların günlük ihtiyaçlarını bile karşılamaktan aciz olduğundan hiç bahsetmeyecekler. Bölgedeki bazı kamplarda insanların “açlıktan” öldüklerinden de kimse bahsetmeyecek. Varsa yoksa Almanya’nın dünya savaşında Naziler eliyle yahudilere yaptıkları zulümleri dinleyeceksin! İsrail’in 2014 yılında hemen hepsi sivil ve yarısından fazlası kadın ve çocuk olan Filistinlileri öldürdüğünden kimse bahsetmeyecek!

Doğu Türkistan diye bir yer var. Çin’in toprakları içerisinde ve sözde özerk bir bölge. Oradan ne görüntü ne de rakamlar yansımıyor haber kanallarına... Sadece her gün olaylar olduğunun ve sistematik bir şekilde azaltılan Türkmen nüfusunun farkındayız!

Dünyanın dört bir yanında insanlar ölüyor. Katlediliyor! Yanı başımızda gün geçmiyor ki ülkede, şehirde yüzlerce ölüm olduğu haberleri gelmesin. Filmler bizleri şaşırttığı ve içine çektiği oranda başarılı olurlar. Oysa biz her gün bu görüntülerle yaşıyoruz. Çocuklarımız ve kadınlarımız canlı yayında öldürülüyor! Bizler de izliyoruz! Sosyoloji de kahrolası bu olaya NORMALLEŞME diyor!

31 Temmuz 2014 Perşembe

Bayram

Dostum,

Amerikalılar tarihleri bize göre tersten yazıyorlar; yıl, ay ve gün. Onlara göre bugün 2014 yılı Temmuz ayının 31'i. Bize göre ise bir Ramazan bayramı ertesi. Bayram ama nasıl bir bayram? Şehirde çekirdek aileden hiç kimse yok! Anne ve baba yok! Ablalar ve yeğenler yok! Yani pek bayram gibi bir bayram değil!

Televizyonun düğmesine ne zaman dokunsam aynı bulantı. Midem! Ulusal kanallarımızdaki eğlence programları ve haber temalılardaki belgeseller... Çok eleştirdiğim CNN ve BBC ise Gazze'den canlı yayın yapıyor. CNN sunucusu canlı yayında bir yahudiyi azarlıyor ve sözünü keserek uzman konuğuna dönüyor: "İnanabiliyor musunuz?" Başıma fiziksel olmayan bir ağrı saplanıyor. Daha fazla izleyemiyorum.

Bir arkadaşın bayram mesajına cevaben:

Kitabın orta yeri diyor ki; "Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi âdil davranmamaya itmesin. Adaletli olun; bu, Allah korkusuna daha çok yakışan (bir davranış) tır. Allah'a isyandan sakının. Allah yaptıklarınızı hakkıyle bilmektedir." Maide suresi 8. Ayet

Adaletli olmamız, bugün masumları katledenlere hesap soracağımız gün geldiğinde kin gütmeyeceğimiz anlamına gelmiyor.

"Düşmanlarımıza gelince onlara adaletten başka hiçbir şey borçlu değiliz." Aliya İzzet Begoviç

Kinimiz artıyor şahit ol yaRab!

Ne güzel demiş Aliya! Şahit ol ya Rab adeletli bir kin içindeyiz!

Akşam haberleri trafik kazalarında ölen kişi sayısı için "şimdilik" 108 diyor. Şimdilik! Acaba Kürt açılımını bıraksakta yeni bir trafik açılımı mı yapsak? Dört günde 108 ölü 4.000 yaralı, ortadoğu teröristi şerefsizlerin bayram boyunca katlettiğinden çok daha fazla. Hem de çocuk ve kadın ayrımı yapmadan...

Bayram!

Dostum, unutmadan söyleyeyim. Ramazan bir futbolcunun sezona hazırlık kampı gibidir. Onda önümüzdeki seneye hazırlık yaparız ve yakaladığımız tempoyu yeni sezona yaymaya çalışırız. Senede yalnızca otuz gün çalışarak iyi bir "sporcu" olunmaz!

25 Temmuz 2014 Cuma

Tahta tekerlekli savaş arabaları

Yıkalım tüm putları
Arabaların tahta tekerlekleri olsun yine
Tel dolaplarda saklayalım yine en değerli şeylerimizi
Yeniyi eski, eskiyi yeni, eskiyle yeniyi yapalım yine
Savaş alanında tuttuğumuz nefesi
Bırakalım barış topraklarında

Yıkalım tüm putları
Arabaların tahta tekerlekleri olsun yine
Yine telleri sırtlarında koştursun peşinden çocuklar
Tuzunu fazla koyalım, kokmasın yiyecekler
Su avuçlarımıza dolsun yine kaynağından
Çalı süpürgesinden atlarımız olsun
Yalandan savaş arabalarımızın önünde
Süpürmeye de yarasın pislikleri oyunlar bittiğinde

Yıkalım tüm putları
Arabaların tahta tekerlekleri olsun yine
Çocukların oyun sahası çocuklara kalsın
Biz savaşırız kendi pisliklerimizde
Çocukların tahtadan atları olsun
Tahta tekerlekli arabalarının önlerinde
Şehitlik bizlere kalsın
Onlar için daha üst mertebe yok ne de olsa...

21 Temmuz 2014 Pazartesi

Ağır Ölüm

Ölüm kıyılarda kol geziyor
Tutup kaldır hadi ölümü kıyılardan
Kovala
Ölüm ağır
Ölüm soğuk
Ölüm sessiz

Çekimsiz ve çekilmez cümleler
Kıyıda oynayan çocuklar
Kıyıda oyun oynamalı çocuklar
Kıyıda ölüm ile kolkola çocuklar
Hadi kovala ölümü

Ölümün kıyısı mı olur
Kıyılarda ölüm mü olur
Ölüm kötü arkadaştır
Bu çağda kıyılarda ölür
Öldürülür çocuklar

Ölüm ağır
Ölüm soğuk
Ölüm sessiz
Öldüren sessiz
İzleyen sessiz
Sen susarsan, ben susarsam
Bu sessizlikte ölür tabi çocuklar...

8 Temmuz 2014 Salı

Bilimsel araştırma konusu olabilir

Bazı insanlar hayatlarını sade ve sadece kendi eksenlerinde yaşarlar. Onları günlük hayatımızın her yerinde görürüz. Bazen trafikte çıkarlar karşımıza bazen hastanede bazen de evimizde, işyerimizde...

Basit atlamalardır yaptıkları! Örneğin trafikte şerit değiştirirken sinyal vermezler, kırmızı ışıkta durmazlar. Yol ver tabelası onlar için değil anayolda olan sizin için dikilmiştir oraya. Bir diğeri aşağı inecekken yukarı çıkan asansöre biner. Nasıl olsa yukarı çıkan her şey fizik kanunları gereği aşağı inmeyecek mi? Tuvalette kağıt havlu bitmişse ne olmuş?  Yerler sırılsıklam olsa ne olur? Hastanede onun hastası acil ve vakti değerlidir. Bankada da parası çok olduğu için beklemesi doğru değildir! Yüksek sesle müzik dinleyen komşunuz ile müzik zevkleriniz aynıysa sorun yok! Peki ya o gün ruhsal/zihinsel yapınız uygun değilse? Kapatın camlarınızı oturun canım!

Bu tarz insanlarda inanılmaz bir benmerkezcilik vardır. Ancak işin rengi siz de aynılarını yaptığınızda ya da yapabilecekken bazı şeyleri yapmamayı tercih ettiğinizde değişir. Bu durumda iki tip tepki gelişir.

Birinci tipteki insanlar, gerçekten benmerkezci bir şekilde yaşarlar ve en doğal halleri ile hareketlerine yön verirler. Dolayısıyla sizin yaptıklarınız ya da yapmadıklarınız onların dikkatini çekmez. Yaşantıları olduğu gibi devam eder. Sokaktaki çöp birikintisinin üzerinden atlar. Temiz bardak yoksa çay içmez. Kağıt havlu yoksa elini yıkamaz v.b. Bu tarz insanlar en azından doğallıklarıyla durumu kurtarırlar.


İkinci tipteki insanlar ise yaptıklarını bilinçli yapanlardır. Bunlara aynı ile mukabele ettiğinizde tepkiler sert ve anidir. Benmerkezciliği bir yaşam felsefesi olarak gördüklerinden her eksiklik ve kusurda suçlayacak birilerini bulurlar. Asla hatalarını kabul etmez ve hatta sizin onunla birebir olarak yaptığınız bir kusuru kıyasıya eleştirirler. İşte bu tip insanlar ve davranışları bilimsel araştırma konusu olabilir.

Aktarıldığına göre, imanın en alt derecesi başkasına eziyet veren bir şeyi yol üzerinden kaldırmakmış. Bu her daim fiziksel bir eylem olmak zorunda da değil! Engele gücünüzün yetmesi de gerekmez. Ameller niyetlere göredir.

Peki siz hangi guruptansınız? Bir taş gördüğünüzde etrafından dolaşan, üzerinden atlayan ya da daha ortaya sürenlerden mi? Yoksa eğilip almasa bile ayak ucuyla kenara doğru itenlerden mi?


9 Haziran 2014 Pazartesi

Yerli Ölmek

Afrika'da zenci gibiyim ya da Kızılderili Amerika'da
Meksika'da yerli bir Meksikalı
Avustralya'nın yiten yerlileri, bir de kanguruları meşhur ya
Kangurular yaşıyor da yerlileri yok ortada

Kafkasya'da Kafkaslar mı yaşıyor hala?
Bir Boşnak el sallıyor delik deşik duvarın önünde
Sana da selam olsun ecdat yadigarı
Arnavutluk’ta "en güzel" Arnavutlar ölüyor hala

Filistin'de Filistinli bir baba
"Yerli" yersiz ölüyor bir kaldırımda
Arkasına sakladığı yine Filistinli çocuğu ile...
Sahi Rachel Corrie de bir yerli miydi aslında?

Müslüman coğrafyasında Müslüman mı ölünür?
Coğrafyanın da dini mi olur!
Irak'ta, İran'da, Suriye'de, Gürcistan, Ukrayna ya da Doğu Türkistan’da
Ülkenin adı değişse de en güzel yerliler ölür!

Madenciler madende...
Gemiciler gemide, bazen de tersanelerde...
Askerler askerlikte ölür, de...
En güzel yerliler ölür!

Bazıları yerli olarak doğmaz ama
Yerli olur yaptıkları, yaşantısıyla
Yerli olduğu yerde yaşamasa da
En güzel yerliler ölür!

Neresi olursa olsun ve de...
Kim ne derse desin; "en güzel" yerli ölünür!
Ölümün güzeli mi olur deme...
Yerli olunan yerde "çok güzel" ölünür!

3 Haziran 2014 Salı

Hayırlısı...

Lise ve üniversitede ben de çok çabalamıştım. Ancak benim ki okul takımları ve amatörlükten öteye geçememişti. Şimdi yeğenim bu konuda baya bir ilerleme kaydetti. Beşiktaş'da oynama yolunda hızlı adımlarla ilerliyor. İnşallah daha iyi yerlere gelir...


27 Mayıs 2014 Salı

Kısa devre

Kısa devre, bir elektirik devresinde akımın normal yolu dışında daha kısa ve dirençsiz bir yolu tercih etmesi ile ortaya çıkan aksaklık olarak özetlenebilir.

Vikipedi maddesinde;

Devrenin görevi kaynağın ürettiği akımın bu yük üzerinde harcanmasıdır. Akan akım, kaynağın geriliminin yük direncine bölünmesiyle bulunur. Yük üzerinde harcanan güç ise kaynağın gerilimi ile akımın çarpımıyla verilir. Kısaca,
Burada P watt (W) cinsinden güç, V volt (V) cinsinden kaynak gerilimi, I amper (A) cinsinden akım şiddeti, R ohm (Ω) cinsinden dirençtir. Üreteç gücü de bu güç harcamasına uygun seçilir.



Örnek: Bir gerilim kaynağı 100 V üretmektedir. Bu kaynak en fazla 5 A çekecek şekilde üretilmiştir.
Kaynağın bağlı olduğu eş değer yük 50 Ω dır. Kablo direnci ihmal edilebilecek kadar küçüktür. Normal şartlar altında eşdeğer direnç 50 Ω olduğundan, kaynaktan 2 A akım çekilmektedir. 2 A kaynağın kapasitesi içersindedir.

Ancak, bir arıza, hatalı bağlantı vb. sonucu, yüke paralel 1 Ω lık bir kısa devre meydana gelirse, bundan doğacak sakıncalar şunlardır:

1 Ω luk kısa devre kaynaktan (yükün çektiği akım gözardı edilse bile ) 100 A kadar akım çeker. Bu kadar yüksek akım kaynağın kapasitesi üzerindedir. Şayet önlem alınmamışsa, kaynak kısa süre içinde arızalanır. Öte yandan, kısa devrenin olduğu yerde, kaynak arızalanıncaya kadar, 10.000 w (=10 kW) kadar bir güç harcanır ki, ısı haline gelecek bu enerjinin çevreye çok büyük zarar vereceği ortadadır.

Kısa devre bu şekilde anlatılıyor. Ortamda göz ardı edilebilecek kadar küçük bir direnç ile bir kısa devre oluşursa aşırı yüklenme, kuralsızlık, hazırlıksızlık, ısınma gibi sorunlardan dolayı devre önce güç kaynağından başlayarak kendini ve etrafını yakacak şekilde imha olur.

Dünya da şu an bunun gibi kısa devrelerin tek tek patlamaları hadisesi ile karşı karşıya. Önce adı Arap baharıydı. Uzaklardaysa sıkıntı yoktu. Kısa devreler oralarda yangına dönmüş ve etrafını da tehdit eder hale gelmişti. Oralardaki kısa devreler ülkelerin tüm zenginliklerinin belirli bir zümre (1 Ω direnç) üzerinden geçmesi ve tüm gücün onlarda toplanmasıydı. Bir çoğunda halk güç kaynağının kontrolünü ele alarak sorunu çözebileceğini düşündü. Ama güç kaynağı kontrol edilemeyecek kadar ısınmıştı ve patladı. Sonrası? Sonrası kargaşa ve içinden çıkılamazlık!

Şimdi Avrupa'nın sınırındaki ülkeler bir bir kısa devre emareleri göstermeye başladılar. Ukrayna adı konmamış bir iç savaş halinde. Suriye'de iki tarafın da ayrı ayrı desteklendiği bir iç savaşta neler olabildiğini gördük, görüyoruz. Şimdi aynı şeyi açıktan Ukrayna üzerinde de yapıyorlar. Halk (akım) bazen daha az engel (direnç) gördüğü için kısa yolları tercih edebiliyor. Ancak bunun sonucunda tercih edilen kısa yol izdihamı kaldıramıyor ve devre yanıyor. Ukrayna'da insanların ilk olarak neden sokaklara döküldüğünü hatırlayan var mı? Ülkenin Avrupa Birliği'nden koptuğunu düşünüyorlardı. Ya şimdi?..

Dünyanın her tarafında buna benzer onlarca belki de yüzlerce örnek verebiliriz. Dünya halkları hızla kendi kıyametlerini hazırlıyorlar. Bu kısa devreler bizi iyi bir yere ulaştırmayacak! Bugün yalıtılmış olarak yaşadığını düşünen orta Avrupa da elbet dünya savaşlarını hatırlayacaktır!

Bu kadar karmaşayı organize edecek bir el (ülke, aile ya da ırk) olduğuna inanamıyorum. Bu çok fazla... Ancak ısrarla tüm ülkelerin karıştırılmaya çalışıldığı da bir gerçek. Bakın vatanımıza; insanları gerecek, aşırı yükleyecek, onlarca kısa devre oluşmuş durumda. Israrla direniyor olmamıza rağmen bu devrenin de güç kaynağı bir yere kadar dayanabilir. Bireysel olarak seçtiğimiz kısa yollar bizi iyi bir yere götürmüyor. Trafikte ters yöne sapmak gibi bir şey bu ve biz karşıdan gelen herkese "küfür" ederek ilerlemeye çalışıyoruz.

Biz masum dünyalıları; yaşam yerlerini yok etmekten alıkoyacak, çok düşünceli ve nazik bir uzaylı ırkı olduğunu düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Bu yüzden Holuvud filmlerine bakıp da böyle bir beklenti içine girmeyin!

Not: Bu halk başka bir “kısa devre”den kaçmak için bir başka “kısa devre” seçmiş olabilir. Ancak “kısa devre”lere daha fazla yüklenmek güç kaynağının çok daha hızlı tükenmesi ve devrenin kendini daha hızlı yakmasıyla sonuçlanır.  Unutmayın!

14 Mayıs 2014 Çarşamba

Kömür

Bu ülkenin hala, yerin kilometrelerce altından yüzlerce can pahasına çıkartılacak kömüre ihtiyacı var mı?

Onlarca sorunun içinden aklıma sadece tek bir soru geliyor; buna kader deyip geçebilir miyiz? Gerçekten alınması gereken her tedbir alındı, yapılması gereken her müdahale zamanında yapıldı mı? Eğer öyleyse gerçketen merak ediyorum: Bu ülke yerin kilometrelerce altından çıkacak bu karaşeye gerçekten ihtiyacı var mı?

Çocuklarımız ölüyor! Yeni yasalarla cezaları arttırıyoruz!

Kadınlarımız ölüyor! Yrni düzenlemeler ile önlemler alıyoruz!

İşçilerimiz ölüyor! Seyrediyoruz!

Sonrasında çocuklarımız da kadınlarımız da işçilerimiz de ölmeye devam ediyor! Biz sadece seyrediyoruz!

Eğer yapılan birşeyler varsa ya yeterli değil ya da doğru! Yoksa her zamanki gibi kağıtların üzerinde yasa, yönetmelik ve kurallarımız var da uygulamıyor muyuz?

232 insan ve onların en az onlar kadar kayıp aileleri!.. Gerçekten değer mi?

Not: Bir de bugün "Utanıyorum bunu söylemeye ama keşke bu facia seçimlerden önce olsaydı." cümlesini duydu bu kulaklarım.

22 Nisan 2014 Salı

Ev-len-dim...

Gelen ya da gel(e)meyen, arayan, haber yollayan herekese çok teşekkür ediyorum. Bazı benden kaynaklanmayan gecikmelerden dolayı çok özlediğim arkadaşlarımla bile yakından ilgilenemedim. Ama yine de kazasız, belasız; kimseyi üzmeden, kırmadan yorucu bir süreci atlattık... Allah'a şükür...

Hala inanmayanlar olma ihtimaline karşın bir de delil ekleyeyim buraya...


10 Nisan 2014 Perşembe

Evleniyorum!

Hala duymayan kaldıysa diye buraya da yazıyorum.

Bu hafta sonu evleniyorum ve İstanbul'da olan ya da olabilecek olan tüm eşi - dostu bekliyorum. Bu şaşırtıcı ve "ultra kozmik" olayı görmek herkese nasip olmayabilir ona göre! :)



28 Mart 2014 Cuma

Vatan hainisin!

Birincisi, internet sitelerinin Türkiye’den erişime kapatılması düpedüz ahmaklıktır. Yaptığımızın tehlike karşısında kafamızı kuma gömmekten hiçbir farkı yok.

Açık açık yazayım; internete düşen hiçbir video ya da ses kaydını dinlemedim. Bazılarını haberlerin içeriğinden biliyorum. Dolayısıyla bugüne kadar hiçbiri hakkında da yorum yapmadım. Doğru veya yanlış, özel hayat veya değil, içeriği pis veya temiz, montaj veya değil hiç fark etmez. Biri para çalmış, diğeri dine hakaret etmiş, bir diğeri eşini aldatmış! Ben tek bir şeye takıldım: bu dinlemeleri yapmış olanlar ya da yayınlayanlar neyin peşinde? Bunların yayılmasına hizmet etmekle ne yapmış olurum?

Vatan haini kelimesinin öyle ucuz kullanılmasına karşıyımdır. Bunu defalarca ifade etmişimdir. Bu günlükte de aratırsanız yüzlerce yazıdan sadece aşağıdaki şu beş yazı karşınıza çıkar.

http://www.erkansen.com/2010/07/vatansever-mi-vatan-haini-mi.html
http://www.erkansen.com/2010/12/sen-ne-anlarsn-ogrencilikten.html
http://www.erkansen.com/2011/03/vatan-haini.html
http://www.erkansen.com/2013/03/aidiyet.html
http://www.erkansen.com/2013/06/nasl-iktidar-olunur-ya-da-iktidarda.html

Hiçbirinde öyle ucuzdan vatan haini yakıştırması yoktur. Başbakan'ın oğluyla, bir bakanın eski arkadaşıyla, bir başkasının bir iş adamıyla olan konuşmalarının tamamının yasal dinlemeler, yasal değilse bile "güzel" dinlemeler olduğunu söyleyebilir ve savunabilirsiniz. Hırsızları suçüstü yakaladığınıza da sevinebilirsiniz. Geçmişte Deniz Baykal'ı koltuğundan eden videoyu da alkışlayabilirsiniziz! Bırakın bunları, MİT müsteşarı ve elemanlarının üçüncü bir ülkede terörist başlarıyla olan görüşmelerinin hesabını dahi sorabilirsiniz. Hatta hesabı sorulmuyor diye kızıp, öfkelenebilirsiniz. (Hiçbir şekilde sokaklara dökülmenin bir mantığı olduğunu düşünmüyorum.) Hatta yasal veya değil bu konuşmalardan hareketle bugün izin verilmese de iktidar değiştiğinde hepsini çıkartıp yargı önünde hesap sorabilirsiniz.

Ancak! İş sadece 4 üst düzey devlet görevlisinin katıldığı bir toplantıyı dinlemeye gelince orada bir duracaksınız. Eğer bu görüşme içlerinden biri tarafından kayıt altına alındı ve internet üzerinden servis edildiyse o kişi şüphesiz vatan hainidir. Yok bu bir başka kişi tarafından kayıt altına alındı ve servis edildiyse bu bir casusluk faaliyetidir ve bunu yapan, bu ülke vatandaşı olduğunu iddia ediyorsa yine vatan hainidir.

Hadi onlar vatan haini! Peki buna hizmet eden, ellerini ovuşturarak, yüzlerinde pis bir gülümseme ile televizyonlarda, cikcik ve benzeri yerlerde bunları yayınlayanlara ne sıfat biçeceğiz? Var mı onlar için de bilinen bir kelime?

Hadi hepsine eyvallah! Yahu arkadaşım bugün “kaset” ile alaşağı ettiğin iktidar gidecek, yerine sen geleceksin de senin güvencen ne olacak bir başka “kaset” furyasında götürülmeyeceğine dair? Yok eğer bu işleri sen yapıyorsan da ona güveniyorsan bunu nereye koyacağız?

Bu işlerin başlangıcı Deniz Baykal olayına kadar gidiyor. Hatta belki daha da geriye... Denzi Baykal olayındaki tavrım da gayet netti.

http://www.erkansen.com/2010/05/siyaset.html
http://www.erkansen.com/2010/05/tehlikenin-farknda-msnz.html

İşin içinde bir iş olduğunu anlamak için süper zeki olmak gerekmiyordu. “Kaset” kullanımına karşı olan kişi böyle bir işten sonra o koltuğa oturmazdı. Ancak muhtemelen Kemal Kılıçdaroğlu’na ait kasetler de vardır. Yani O’na da otur demişlerdir oturmuştur. Şimdi “Tehlikenin farkında mısınız?” Deniz Baykal’ı koltuğundan kaldıran güç, belki Başbakan’ı da koltuğundan kaldırabilir! Peki, yeni gelen o koltukta kendi iradesi ile oturabilir mi? Cevabınız evet ise buyurun tüm “ceylan derisi” koltuklar sizin olsun!

25 Mart 2014 Salı

Durun siz kardeşsiniz!

Eski ama kötü bir Türk filminde gibiyiz. Aslında eski filmleri severim; komedileri de dramları da hayatın içindendir. Bazen basmakalıp şeylere saplansalar da eğlendirirler ve hatta eğlendirirken düşündürürler...

“Durun siz kardeşsiniz!” Sinemamızda çok yoğun kullanılan bir basmakalıptır. Biri evlilik merasimlerinde, diğeri ise kardeş kavgası esnasında... Biz son dönemde ikisinde de doğru zamanı yakalayamadık. Kardeşleri birbirleriyle uygun olmayan bir “izdivaç” yaptılar. “Durun siz kardeşsiniz!” çıkışı doğru zamanda gelmedi... Sonra bu kardeşler birbirlerine düştüler. Onca zaman o iç çamaşırlarıyla nasıl gezmişler bilmiyorum. Ama o kadar kötü kokular yayıldı ki etrafa, memlekette yerinden oynamadık taş kalmadı. Yine kimse çıkıp “Durun siz kardeşsiniz” demedi. En azından doğru zamanda...

Yalan olmasın şimdi. Bazıları çıkıp kardeşleri barıştırmaya, sakinleştirmeye çalıştı. Fakat ok yaydan çıkmıştı bir kere... Şimdi ortalık toz duman. Hakaretler, beddualar, kasetler, konuşma kayıtları ortalarda uçuşuyor. Eğer söylenenler doğruysa yakında baya “janjanlı” videolar da çıkacakmış. Sinema sektörü zaten darboğazdaydı. Neyse ki yetiştiler de ülkede konuşacak mevzu çıktı!

İşin buraya kadar olan kısmı –tıraji-komik yanıydı. Kardeşte olsalar birbirlerini yiyebilirler! Umurumda olmaz! Herkes döksün eteğindeki taşları... Sonra herkes kendi hesabını kendisi verecek nasıl olsa. Ancak bizler sakin olmalıyız. Bize bizden başka “Durun siz kardeşsiniz!” diyecek kimse yok. Hz. Adem’i, Hz. Nuh’u hatırlayan var mı?

Liberallerin bir sözü var: “Bırakınız yapsınlar, bırakınız gitsinler, bırakınız geçsinler.” Bize bulaşmasınlar. Bizi kavgalarına dahil etmesinler yeter. Çekilin kalabalık kitleler, iki gurubun arkasından da bakalım sesleri bugünkü kadar gür çıkıyor mu? Etrafınızdakileri, arkadaşlarınızı, eşlerinizi, dostlarınızı ve akrabalarınızı bu üç kuruşluk menfaat dünyası için kırmayın. Doğru bildiğinizi savunmaktan beri durmayın. Ama kırıcı da olmayın. Hoşgörü insanı olmak kimsenin tekelinde değil! Unutmayın!..

Şimdi sen san sanıyorsun ki sözüm yalnızca iki guruba... Hayır! Sözüm sana da beni öteki gibi gören kardeşim! Sana da!..

Yalnız, bendeki bu “fil” hafızası kimsenin yaptığını da unutacak değil!

21 Mart 2014 Cuma

Ne oldu?

Neyi başardık yine? Ne oldu? Hayatlarımızdan ne eksildi ya da ne katıldı?

Bir sosyal paylaşım sitesini yasakladılar. Mahkeme kararları varmış ve bu cikcik sitesi bunları dikkate almıyormuş! Evet, adaletini herkesin kendisinin sağladığı devirlere geri dönmeyelim! Kendisine hakaret edilen kişi, kurum hakkını arayabilsin. Ama bu bir sistemi komple kapatarak sağlanabilir mi? İşin burası ayrı bir yerde dursun!

Kapatmayı deniyorsunuz da başarılı olabiliyor musunuz? Hayır! Kapattığınız sitelere onlarca farklı yöntem ile erişilebiliyor. O zaman da gülünç duruma düşüyorsunuz. Bu da dursun bir köşede...

“Kökünü kazıyacağım” diyen adam bizzat kendisi kullanmasa dahi sosyal medya danışmanları olan bir adam! Hatta birçok mesajını oradan yayınlamaya da devam ediyor. Bu ne yaman çelişkiyse artık...

Ayrıca kafası çalışmayan insanları sokağa dökmek ve içerideki vatan hainlerine kendi ülkelerini tüm dünyaya şikayet edebilmeleri için fırsat vermiş oluyorsunuz. Yani siz de bir nevi provokatör oluyorsunuz.

Bir çift lafım da sokağa dökülmeye hazır kitleye olsun; Sokağa dökülen Ukrayna, Mısır, Suriye, Libya halkının eline ne geçti? Mısır güzel örneklerden biri... Sivil iktidarı devirmek gayet kolaydı. Çıkıldı sokaklara yurt dışı destek ve askerinde müsaadesi ile yönetim devrildi. Peki şimdi ne olacak? Memnun kalmayan halk devirsin darbeciyi de görelim! Ya Ukrayna örneği ne olacak? Ülkeleri bölünsün diye mi sokaklara döküldü kitleler? Suriye’deki çocukların günahını kim üstlenecek?

Sonuçları itibariyle kendinize, toplumunuza, ülkenize ve hatta üzerinde yaşamaya çalıştığımız şu dünyaya faydası olmayacak hareketlerden kaçınmak lazım. Başlangıçta menfaatlerimizi koruyor gibi gözüksek dahi sonuçları çok farklı yerlere çıkabilir!..

-----
Kamufle'nin sözlerine özellikle dikkat...

http://youtu.be/2WkWhsuZp4I


13 Mart 2014 Perşembe

Bir çocuk öldü diyorlar

Duydunuz mu? Bir çocuk öldü diyorlar.

Daha nicesi ölsün diye sokaklara dökülüyor, sağı solu taşlıyorlar.

Bir semtte sokaklar "militanlar" tarafından kesilmiş. Diğer semtte ilkine giremeyen polis kesmiş girişleri. Baksan ikisi ayrı memleket... Çocuklar ölmesin diye sokakta olan adam, biliyorum ki evinde canından kanından olanı dövüyor, hem de öldüresiye...

Bir polis adliye "sarayı"nn içinde şehit ediliyor. Hem de korumaya çalıştığı bir kadın ile birlikte. Öldüren? Kanından canından, öz mü öz oğlu!..

Çocuk hatalı işlerin içindeydi! Öyle diyor bazıları... Ne fark eder? Etmez!

Çocuk ekmek almaya gidiyordu. Birileri de öyle diyor!.. Ne fark eder? Etmez!

Öldü ya istediğiniz gibi sokaklara sürdüğünüz bir genç daha... Yapışın sıkı sıkı, sömürmeye devam edin. Polise, esnafa taş atın. Banka şubelerini yakın! Otel yakanlardan bir farkınız olmasın! Köy basanlardan da!..

Sen polis! Sen de bol bol su sık. Biber gazı at! Ne de olsa sokaklara dökülenlerin provakasyonları yeterli gelmiyor!

Duydunuz mu? Sağır sultan körler ülkesinde iktidarı yakalamış!

İktidarınız da muhalefetiniz de sizin olsun!..

Not: Dün bunu yazıp devam ettirmemiş ve yayınlamamıştım. Herkes ölümden bir şeyler devşirme peşindeydi. Sonra haber geldi. Biri 30 yaşında gencecik bir polis, biri 22 yaşında daha gençliğine başlamamış bir sivil daha öldü! Bir itfaiye eri ölesiye dövüldü. Onlarca gaz bombası, onlarca taş ve havaiyi fişek atıldı. Günün sonunda olan yine iki gence oldu. Kimi "sizden" kimi "bizden"...

11 Mart 2014 Salı

Te-miz-len-dik

Ne oldu?

Dün gece hep beraber temizlendik!

Ne iyi oldu!

Tüm Ergenekon, Balyoz v.b. sanıklarını salalım hadi...

İnsanları kesenleri, hayvanlara işkence edenleri de...

Kadın katillerini dışarı salmak için 8 Marttan daha güzel bir gün olabilir mi?!

Zaten cemaat de yargıyı ele geçirmiş! Aslında bu davaların temeli zayıfmış.

Gerçekten de zayıftı. Bir zihniyeti mahkeme salonlarında yargılayamazsınız. Hele sırf düşünceleri itibariyle tutuklayamaz, içeride tutamazsınız. Bunu bugün değil dün de söylüyordum. O zihniyeti size her türlü eziyeti reva görür. O ayrı!..

Tamam. Davalarda kusur vardı.

Tamam. Bazı masum insanlar gereksiz yere suçlandı. Kumpaslar kuruldu.

Tamam. Dediğiniz gibi cemaat yargıyı ele geçirdi ve bırakmıyor!

Bir ülkenin genelkurmay başkanı terör örgütü yöneticiliğiyle suçlanamaz(dı).

Hepsine tamam!

Tamam da... Arkadaş onca asker niye öldü? Baskınlar! Baskınlara sessiz kalanlar kimlerdi? Neredeler? Tuvalet borusunda farksız lav silahlarımız nerede? Nerede başbakanlara söven komutanlar? Yargı ve basın mensuplarına seminer düzenleyen paşalar nerede?

Ya yollara mayın döşeyenler?

Dün sizin için tüm ordu kötüydü!
Bir başkası için Ak Parti...
Bir diğeri için cemaat...

Köşe kapmacaya çevirdiniz işi... Herkes şimdi bir başkasının yanında. Dün cemaate demediğini bırakmaya umarsızca savunuyor. Dün neredeyse cemaat benim diyen hayasızca saydırıyor! Bu kadar çabuk saf değiştirmek hiç doğal değil!

Olgun ve doğru düşünceler rüzgar gülleri gibi yön değiştirmez! Bir ağırlıkları vardır. Bazılarının rüzgar gülü kadar ağırlığı dahi yok!

Uzunca bir zamandır tanıdıklarıma fazla böbürlenmeyin diyordum. Bugün yelkenlerinizi dolduran rüzgarın yönü bir anda değişiverir. Sonra dımdızlak ortada kalıverirsiniz.

İşte temizleniyoruz! Ülke bir kez daha safralarından kurtuluyor!

Dünü özleyenler el kaldırsın...

Siz içeriden yeni çıkanlar hoş geldiniz! Kimseye kızgın ya da kin dolu değilmişsiniz!

Ne diyelim? Bekleyelim ve görelim!..

28 Şubat 2014 Cuma

Beni de dinleyin!

Söyleyecek şeylerim vardır belki! Beni de dinlesenize!..

Bu dünyada açlıktan, yokluktan hatta susuzluktan ölenler var.

İnanmazsınız, bu dünyada üzerine küçük bedeninden katbekat büyük bombalar düşen çocuklar var.

Bir yardım gemisinde şehid edilen canlar var!

Etrafınıza bakın! Görebileceğiniz nice yoksul var. Kimi çöplerde kağıt kimi yiyecek arıyor. Kimseye muhtaç olmama derdinde “kavruluyor”.

Elleri, bacakları kesilen; daha iyi bir dünyaya yelken açtığını düşünürken boğulan Afrikalılar var!

Canlı canlı yakılan Asyalılar var bu dünyada.

Ülkesizliklerinden dert yanamayacak Çingeneler var.

İşitme cihazı olmadığında dünyası susan çocuklar var!

Bastonsuz dışarıya çıkamayan güzel gözlü insanlar var.

Denizi hiç görmemiş, bir dağa hiç tırmanmamış çocuklar var!

Biliyor musunuz? Bu dünyada alerjisi yüzünden pasta yiyemeyen, süt içemeyen çocuklar bile var!

Sayısız üzüntüler var! Sayısız dıramlar...

Ama bunun yanında yanan bir binaya gözünü karartıp dalıveren cengaverler de var.

Bir kuru ekmekten fazlasını yiyemeyen bolluk içinde insanlar var!

Günlerce doğru dürüst uyumadan çalışan, didinenler de!..

Neyse ki varlar dedirten insanlar var!..

Ama siz bunları niye dinleyeceksiniz ki!..

Beni de dinlemezsiniz zaten! Dinler misiniz hiç? İşinize gelecek bir şeyden bahsetmiyorum ki!

En fazla Validemin "Gelirken iki ekmek al oğlum" sözü, Babamın "Dikkat et kendine" tenbihi", bir de en fazla sevdiğimin sevgi sözlerini yakalarsınız! Yukarıdakiler zaten sizin konunuz değil!

Beni niye dinleyesiniz!..

25 Şubat 2014 Salı

Susmayı tercih ediyorum!

"Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil."
Fuzuli 

"Ve her şey bittiğinde, hatırlayacağımız şey; düşmanlarımızın sözleri değil, dostlarımızın sessizliği olacaktır."
Aliya

“Bahtiyar kimse odur ki, fitnelerin kol gezdiği dönemde fitnelerden uzak durur.”
Hadis-i Şerif

Şunları da okuyorlar mı acaba?

http://www.herkul.org/herkulden-bir-demet-hadis/fitne-zamaninda-mumin-tavri/

23 Şubat 2014 Pazar

14 Şubat

Geç kalmış da olsa bir 14 Şubat güncesi yazmasam olmaz. Ne de olsa senenin en önemli günlerinden birinde yapıp ettiklerimden ya da yapıp edeceklerimden bahsetmemek garip olur! Ülke gündeminin siyasete bulanmamış hiç bir konusu kalmamışken sevgililer gününden bahsetmek iç açıcı gelir. Kafamız dağılmış olur.

İki ay sonra evlenecek biri dahi olsam bu sene de sevgililer gününü yalnız geçirdim. Baştan söyleyeyim de sonra aramızda anlaşmazlık olmasın. Sevmiyor ya da sevilmiyor muyum? Allah’a şükür, hem seviyor hem de seviliyorum. Ama karakter meselesi işte toplumun içine işlemiş, “vahşi” kapitalizmin en güçlü silahlarından biri olmuş, bir güne ve basit bir hediyeye indirgenmiş günleri sevmiyorum. Anneler, babalar, sevgililer günü, yılbaşları... Al basit bir hediye bir de çiçek, anneni çok seviyor oluyorsun! Ama dikkat et hediyen mutfakta kullanılacak bir şey olsun! Sevgiline bir tek ya da çok “taş” al. Sizden mutlusu olmaz!

Kılasik bir 14 Şubat yazısı dahi yazamayacak kadar sıkıcı bu mesele...

Ben ne yaptığımdan ve yapacağımdan bahsedeyim en iyisi; kan bağışı yaptım. Bundan sonra da böyle günlerde üzerinden yeterli süre geçmiş olursa kan bağışı yapmaya devam edeceğim. Biri olmazsa ötekine denk gelir zaten!

Bu sene ilk olarak Kurban bayramının son günü aklıma geldi. “Birçok insan “tatilde” ya da bayram telaşında oluyor. Belki kan bankalarının bağışçı sayısı azalıyor ve hasta yakınları kan bulmakta zorlanıyordur.” diye düşündüm. Kızılay kan merkezine gittiğimde, kan arayan hasta yakınlarından başkası yoktu. Bir hasta yakının ihtiyacı olan kanı vererek döndüm. Şubatın başında mesaj gelmişti; hadi gelin çağrısı içeren... Ben de kendi kendime bu işi bir rutin haline getirme sözü verdim.

Kısacası eğer denk gelirse anneler gününde, olmadı, babalar gününde tekrar giderim kan bağışına ve bu böyle devam eder. Evlilik yıldönümü, doğum günleri, dini – milli bayramlar, hicri – miladi yılbaşları...

Hayr yapmak için özel gün beklenmez. Ama neyse ki o kadar çok özel günümüz var ki beklemek sorun değil. Keşke hep beraber özel günlerden başlayarak birbiri hayrına, karşılık beklemeden, güzel işler yapsak. FMK (Faili Meçhul Kıyak) konsepti güzel bir örnek. Kendi bireysel yöntemimizi bulup uygulasak. Öyle kitleleştirmeden kendi çapımızda eylemler yapsak. Bir söz vardı: “Dünyanın daha iyi bir yer olmasını istiyorsan düzeltmeye kendinden başla.”

Geçmiş 14 Şubat Sevgililer gününüz mübarek olsun!.. Gelecektekiler de!..

Not: Bu arada yeni önerilere de açığım. Yeter ki bireysel olarak yapılabiliyor olsun...

14 Şubat 2014 Cuma

Ahlak

Vikipediye göre ahlak; "Kelimenin en dar anlamıyla, neyin doğru veya yanlış sayıldığı (sayılması gerektiği) ile ilgilenir. Terim genellikle kültürel, dinî, seküler ve felsefi topluluklar tarafından, insanların (sübjektif olarak) çeşitli davranışlarının yanlış veya doğru oluşunu belirleyen bir yargı ve ilkeler sistemi kavramı ve/veya inancı için kullanılır."

Bu kapsayıcı olmayan tanımdan dahi şunları çıkartabiliyoruz:
  • Ahlak, doğru ve yanlışların ayırt edilmesine yarayan bir kavramdır.
  • Ahlak, toplumdan topluma ve hatta kişiden kişiye değişebilir. 
Burada eksik olan ise:
  • Ahlak, zaman içerisinde değişen ve evrilen bir yapı gösterir. Yani ahlak kuralları zamana bağımlıdır.
  • Ahlak, aynı zamanda toplumların içinde bulunduğu coğrafya yani mekana da bağımlılık gösterir. 
Baz tanımın içinde yer alması gereken bir diğer unsur ise ahlak kurallarının genellikle yazılı olmadığı bilgisidir. Yani ahlak, kanun ve yönetmelik gibi yazılı kaynakları etkilemekle birlikte toplumun kendi koyduğu yazılı olmayan kurallar bütünüdür. Esnekliğinin ve sübjektifliğinin kaynağı da buradan gelmektedir.

İnsan sosyal bir varlık olarak birlikte yaşama ihtiyacı içinde olduğundan, oluşturduğu topluluklar insana kendisinden bağımsız bir takım ahlak kurallarını dayatabilir/dayatır. Yani sizin için ahlaki olmayan bazı davranışlar, eylemler ya da sözler toplum tarafından ahlakın gereği olarak size dayatılabilir. Bunun tam tersi olarak sizin yapılmasında ahlaken sakınca görmediğiniz bir davranış toplum tarafından onaylanmayabilir. Bu dayatmaya karşı gelişen toplu direnç ya da kabul de bir süre sonra toplumun yeni ahlak anlayışı olarak ortaya çıkar.

Ahlak, zaman, mekan, toplum ve hatta insandan insana göre değişkenlik gösterir. Öyleyse ahlak anlayışında ortaya çıkan farklılıklara anlayışla bakmak gerekir! Evet, kısmen doğru. Ancak bu değişim aynı yöre ve insanlar için evrim kadar uzun bir süreç gerektirir. Ahlak denen şey bir kaç sene ya da birkaç ay gibi, hatta birkaç gün gibi bir zaman aralığında değişmez. Zamanla değişen ahlak anlayışlarındaki farklılık için onlarca yıl gerekir. Öyle ki; bugün hayatta olan bir insanın ahlak anlayışının toplumdan etkilenerek değişmesi ne kadar mantıklı olsa da tüm toplumun ahlak anlayışının aynı olaylar ve şartlar karşısında tam aksi istikamette değişmesi mantık dışıdır. Muhafazakarlıktan bahsetmiyorum. Geçmişe bağımlı yaşamak ve saplantılı olmaktan da... Ancak ahlaki davranışların temelleri çok uzun zamanlarda oluşur ve toplumun bu kuralları özümsemesi de bir o kadar vakit alır. Siz bir ahlak kuralını tam aksi istikamette değiştirdiğinizde o kural çöker. Eğer önceki kural gerçekten hükmünü yitirdiği için bu böyle oluyorsa sorun olmaz. Ancak bunu ahlak kurallarının geneline yapmaya kalkışırsanız, tek tek çöken kurallar kuralsızlığı doğurur. Ahlaki kuralsızlık denen şey de ahlaksızlığın ta kendisidir.

Bunca şeyi niye mi yazıyorum? Hayır, siyasetten bahsetmeyeceğim. Çünkü toplumlar layık olduklarıyla yönetilirler!

Malum yakın bir zamanda “köy” değiştireceğim! Bu nedenle birkaç aydır tadilat işleri yaptırmaya çalışıyor ve alış veriş yapıyorum. Bu süreçte oldukça fazla insanla muhatap oldum. Ayrıca 15 senedir hizmet sektöründe çalışıyorum. En az 9 senedir de ticaretin içinde olduğumu düşünüyorum.

Şu kesin ki; toplumun ticari, beşeri ilişkilerindeki ahlak anlayışı benim ya da sizin düşündüğünüz yerde değil! Haberlerde görüp kızardım: “Hiç mi iyi olay olmuyor?” diye! Sanırım olanlar da artık kalkan toz bulutunun içinde seçilemiyor. Şu son zamanlarda artık sıdkım sıyrıldı. Örnekler mi?

Biriyle yapacağı iş konusunda konuşuyorum. Yapacağı işleri ve kullanacağı malzemeleri yazmasını, işi bitirme süresini de mutlaka belirtmesini istiyorum. Bunları isterken de ihtiyatı elden bırakmamasını ve kesin bitiririm dediği sürenin üstüne ek bir süre koymasını istiyorum. Çıkarttığı süreye ve maliyete ben de azımsanmayacak bir ek yapıyorum. Sonra da bunlar aşılmayacak diye belirtiyorum. Üstelik bunların hepsini de yazılı olarak yapıyorum. Tabii ki tahmin ettiğiniz gibi oluyor; ne kullanılan malzeme, ne zaman, ne de süreye dair taahhüde uyuluyor!

Bir başkası gözden geçirmesini istediğim maliyeti gözden geçirip tekrar yolluyor. Arada akıl almaz bir fark olduğunu söylüyor ve nezaketi elden bırakmadan bir yanlışlık olduğunu söylüyorum. Sonuç ne? Aradaki uçurum, ben söyleyince fark edilen, gözden kaçmış bir hesap hatası!..

Bir diğeri 35 lira fazladan kar edeceğini düşündüğü için; üç kişi - dört gün fazladan çalışmak zorunda kalan bir sözünün eri!..

Biri bana verdiği maddi zararı şerefi ve namusu sayan bir esnaf! Soruyorum arkadaşa "Namus ve şerefin taktığın askıda tozlanıyor. Bir ara gelip almayı düşünüyor musun?" El-cevap: "Sen de kalsın!"

Benim için söz namustur dediğim bir başkası üç gün sonra sözünü tutamayacağını söylerken "Dün dünde kaldı cancağızım!" diyebilecek kadar Mevlevi!

Türkiye'nin en büyük kurumlarında bile oluyor böyle şeyler. O kadar ki; biri karşıma geçip kendi yazdığı kuralı ugulamayacağını söylerken yüzü dahi kızarmıyor. Yazdığı şeyi uygulamayanın söylediğini yarın inkar etmeyeceğini nasıl bileceğimizi sorgulasak mı?!

Sırf bunlar mı? Daha onlarca hatta yüzlerce örnek sayabilirim.

Taksici yolu uzatıp dolandırma peşinde, bakkal ve manav tarihi geçmiş malı öne alıp milleti söğüşlemenin derdinde. Memur rüşvet, işçi kaytarma peşinde... Bir sırada iki kişinin önüne geçen mutlu, emniyet şeridinden giden kazançlı... Öğretmen öğrencisinden, öğrenci öğretmeninden çalmakta kararlı... İşçi patronundan, patron da işçisinden...

Aldatılmak/kandırılmak hiç sorun değil! İnan! Yeter ki zekamı aşağılama... Benim anlamayacağım şekilde benim kandırabiliyorsan sıkıntı yok! Benden yana hak endişesi taşımana da gerek yok. Ancak Allah adaletlilerin en adilidir ve hesabı kesinlikle şaşmaz. Sana verilen mühlet belki de hayrına değildir! Unutma!

Beşeri ve ticari işlerinde ahlaksızlık tek kuralı olmuş kişi, Allah aşkına başkalarının ahlaksızlıklarından dem vurma...

7 Şubat 2014 Cuma

Şubat

Günaydın sana
Otobüs durağındaki Suriyeli çocuk
Cadde seviniyor oyuncak arabana kavuşunca
Ya hüzünlü gözlerine bakamayan bizler
Ne kadar manidar sattığın o kağıt mendiller
Ne kadar kurudu bu gözler
Sen de mi üzgün, yorgun ve de kırgınsın benim kadar
Ahh Şubat, bu yüzden mi bahar sıcaklığın

Ahh bu sıcak Şubat
İyi geceler sana da Filistinli baba
İnanmazsın belki; sıcak yatak batıyor tenime
Köşeye sıkışmış bir babayım ben Filistin'de
Çelik olsam keşke o köşede
Üzerine örtünsem
Demir kesemez, delemez çeliği desem
Çocuğun çocuğumdur diyebilsem keşke

Ahh bu yumuşak yatak
Ahh bu sıcak Şubat
Ahh bu vurdum duymaz ben
Ahh bu umarsız yaşamak
Ahh yağmur yağmıyor diye şikayet eden dilim
Ahh bu kış ne kadar sıcak geçiyor diye hayıflanan nefsim
Ne kadar manidar kuruyan gözlerime benzeyen bulutlar
Sokakta mendil satan nice dünyalı çocuk var
İyi geceler nefsim, iyi geceler sana da...

Bu yaşıma rağmen geceleri üstümü örten anne şefkatim
Yakıcı, yaralayıcı, sarsıcı
Bugün de durakta olan yalın ayak Suriyeli çocuk
Nerede sahi annen
Ahh Şubat
Nerede kavurucu soğuğun
Kar yağsa keşke bembeyaz da öldürse tüm "mikropları"
Ahh Şubat ne bu bahar sıcaklığı
Sokaktaki yalın ayak çocuklar
Günaydın dünyanın tüm sokakta kalmış çocukları
Günaydın sıcak bir Şubat sabahından...

5 Şubat 2014 Çarşamba

"Allahumme ecirna min şerri siyaset"*

*Baştan söyleyeyim başlıktaki söz; "Allah'ım beni siyasetin şerrinden koru" anlamına geliyor ve koca bir külliyata imza atmış Said Nursi'ye atfediliyor.

Ortam o kadar kirlendi ki, artık görüş açıklamaktan çekinir oldum. Geçmişim ortada. Sempati duyduklarım da eleştirdiklerim de... Orta bir yol tutturmaya çalışırken desteklediklerim de karşı çıktıklarım da burada yazılı olarak duruyor. FEM’e gittiğim, ilk üniversite yılımda "hizmetin" yurdunda kaldığım da geçmişimin bir parçası. Bir dönem destekçileri olduğum da... Hatta eleştirilerimin tamamını kapalı kapılar ardında yapıp, partizancasına savunduğum dönemleri de hatırlıyordur arkadaşlarım. Bu nedenle "hizmet" denilen olgunun ne olduğunu az çok bildiğimi düşünürüm. Hatta bir dönem içlerindeki hemen herkesin halisane bir şekilde çalıştığına da bizzat şahidim. Ancak o dönem o kadar kısa sürdü ki... Eminim şu an bile deli gibi memleket ve din adına çalışan, ne yapıyorsa bu uğurda yaptığını düşünen bir sürü insan vardır!

Benim “hizmet” tanışıklığım 20 sene öncesine kadar gider. Yani öyle dünkü çocuk muamelesi yapılamayacak kadar bilgi sahibiyim. Daha önemlisi dün, bugün ve yarın kıyaslaması yapabilecek kadar uzun zaman geçirdim ve insan tanıdım. Canını dişine takanı da sırf ekonomik çıkarları dolayısıyla içlerinde olanını da gördüm, tanıdım. Ama arada sırada kör gözlere, sağır kulaklara ihtiyaç duyulduğunda çatışmalarımız kaçınılmaz oldu. Maalesef gözlerim hiç kör, kulaklarım hiç sağır ol(a)madı. Arada sırada ağır işitsem de o kadar yüksek sesle konuşuluyordu ki duymamazlıktan gelemedim. Hareketler o kadar çirkindi ki bazen gören gözlere bile gerek kalmadı! Egoları “seçilmişlik” sanrısıyla şişirilen ve nispeten etraflarındaki birçok kişiden gerçekten de daha başarılı ve “zeki” olan, geçmişin parlak gençleri şaşırdı. Benliği yok etmesi gereken kaldırım taşları birer büyük abideye dönüşerek putlaştı.

Sonra iki binli yılların başında ortaya bir parti çıktı: Ak Parti. İçindeki isimlerin tamamına yakını tanıdık simalardı. Öyle aman aman yeni bir söylem ile de gelmemiştiler. İçlerinde dürüstlüklerinden şüphe ettiklerim dahi vardı! Hatta vitrininde dahi... Ancak bir rüzgarla büyüdüler, çalıştılar ve herkes adına konuşamasam da benim çok şikayetçi olduğum bir zihniyetin devlet içine çöreklenmiş kadrolarını temizlemeye giriştiler. En azından deşifre ettiler. Bu deşifre işlemini de kendini hep dışlanmış hisseden halka çok iyi sundular. Böylelikle serilip, serpildiler...

Yanlış anlaşılmaları baştan engelleyeyim: Ergenekon, balyoz gibi isimler, örgüt yakıştırmaları benim için hiçbir zaman bir önem taşımadı. Bu işin bir zihniyet meselesi olduğunu ve terör örgütü olarak nitelenemeyeceklerini ancak temizlenmesi gerektiğini defalarca söyledim. Bugün gelinen noktada hala aynı şekilde düşünüyorum. Adil yargılanma konusu yüksek yargının takdirinde zaten. Bu soruşturmaların içinde birilerinin ayağına bastı diye haksız yere yargılanan ve içeride tutulanların hesabı da sorulmalıdır. Ancak bu eski, kirli zihinlere yeniden yaşam alanı açılarak yapılamaz/yapılmamalı. Kendi askerini öldüren, ölümüne göz yuman. Ortalık karışsın diye halkını öldüren zihniyetin yeniden hortlamasına kesinlikle izin vermemeliyiz.

Maalesef "parti" de selefleriyle aynı hataya düştü. Güç sarhoşluğu yaşamaya başladı. Bu kirlenme bugün değil 4-5 sene öncesinde başlamıştı. O zamandan beri bunu söyleyegeldim. Hükümet, devlet kurumlarından şikayetçi olduğum o kirli zihniyeti temizlerken, bir başka benden/toplum genelinden olmayan zihniyetin önünü açtı. Tıpkı harf devriminde yaşadığımız gibi bu da bir devrimdi ve bırakın "cahil halkı" yetişmiş aydınlar dahi yeni harflere bir anda alışamadılar. Ama devrime hazır olanlar da vardı! Varmış! Problemli bir zihniyeti dışarı atarken bir başka zihniyetin aynı yöntemlerle devlet kadrolarına yerleşmesine izin verilmiş oldu. Masum ve kadirşinas ve hatta adaletli olduklarını düşünüyorduk. Hoş ben hala içlerinde haktan yana olanların olduğunu düşünmek istiyorum!

Bu iki gurup arasında bir kaç ay öncesine kadar su yüzüne çıkmış hiçbir problem yoktu. Çünkü Ak Parti ve "hizmet" aynı yörüngede gidiyorlardı. Biri diğerinin yelkenini dolduruyordu nefesiyle... Sonra "öküz öldü"! Öküz ne idiyse artık!.. Yollar ayrıldı.

Siyaset güç sarhoşluğuna aşinadır. Hele ki üç dönem oylarınızı arttırarak iktidarda kaldıysanız. Bu sarhoşluk başka hiçbir şeye benzemez. Buna alışığız. Etkilerini de sonuçlarını da geçmiş tecrübelerimizden biliyoruz. Ancak dini temeller üzerinde yükselen bir hareket güç sarhoşluğuna düştüğünde... İşte o zaman söz tükeniyor. İnsanın nutku tutuluyor. Olamaz diye geçiyor içinden. Çünkü güç, günümüz dünyasının yeni ve yegane putudur. Topluma iletilen her mesaj güçlü değilsen adaletli de olmazsın, mazlumu da koruyamazsın şeklindedir. Ancak ahlak kuralları üzerinde yürüyen bir yapı güce tapamaz! Ahlak güç ile aynı terazinin kefelerinde tartılabilecek bir şey değildir. Sonra putları yıktığımızı düşündüğümüz “baltayı” yeni bir “put” olarak kimse önümüze koyamaz. Koyamamalı... Güç paylaşımı için savaşanla aynı yolda yürüyemem. Yürünmemeli... Ne güzel diyor Özdemir Asaf; İnsansız adalet olmaz / Adaletsiz insan olur mu? / Olur, olmaz olur mu! / Ama, olmaz olsun.

Parti siyaset denilen çamur havuzuna gönüllü olarak atladı ve getirilerine de götürülerine de kendisi katlanacak. Bu nedenle "tepemde oturan" bir siyasetçiyi öyle çok da zorlanmadan def edebilirim! "Tepemde oturduğunu" zannetmesi yeter! Öyle ki her dört senede bir seçim var. Bir çalkantıda ne oldu görüyoruz. Zaten "ezeli" rakipler haline gelen taraflardan "cemaat" de Ak Parti lideri R. Tayyip Erdoğan'a fanilik ve geçicilik uyarısı yapıp duruyor. Bir yandan da parmağını sallamayı ihmal etmiyor! Peki ya bir cemaat üyesi aynı çağrıyı –henüz hayattayken- Fettullah Gülen için yapabilir mi? R. Tayyip Erdoğan’a yönelttiği cümlelerin benzerlerini lideri olarak gördüğü kişi için söyleyebilir mi? Örneğin Mavi Marmara için söylediklerini eleştirebilir mi? Geçmişte ayetleri yanlış yorumladığı gibi bir açıklamasını okumuş mudur? Hiç sanmıyorum.

Buradan çıkan sonuç ne mi oluyor? Senelerdir her gördüğüm ve duyduğuma kol kırılır yen içinde kalır düsturu ile baktım. Eleştirmekten hiç geri durmadım ama yıkıcı da olmadım. Hem partiyi hem de cemaati uygulamalarından dolayı eleştirdim. (Bakınız Mavi Marmara konusu ve Gezi olayları...) Ne oldu? Nasıl oldu da Yezid oluverdik? Siyaset zaten sakınılacak bir konu ve parti bugün var, yarın yok! Ancak "İnsanlarının güveni kaybetmektense, para kaybetmeyi göze alırım." diyemeyen bir yapı gözümde çok büyük bir güven kırılmasına neden oldu. Türkçe olimpiyatları, her ne kadar samimiyetine inanmasam da TUSKON gibi örgütlerle ihtiyaç sahibi ülkelerle onları sömürmeden gerçekleştirilen ticari faaliyetler, Kimse Yok Mu gibi yardım kuruluşları gerçekten olumlu şeylerdi. Ancak bunları da bugün yaptıklarıyla yerle bir ettiler. Geri dönülemez bir çıkmaz sokağa soktular bizi/Türkiye'yi. Cüsse o kadar büyük ki ne ileri ne de geri hareketi söz konusu değil! Sıkıştık kaldık!

Bunları neden mi yazıyorum? İçimde bir burukluk, kırılmışlık hissi hakim de ondan. Aldatılmış gibi değil ama tarihteki diğer örneklerinde de olduğu gibi ihanete uğramış, terk edilmiş hissediyorum. Sırf kendi adıma mı? Mazlumları sırtlayacağını düşündüğüm bu millet adına... İçinde tüm unsurlarıyla, birini diğerinden ayırmadan... Bu kadar birbirimize düşmemizi/düşürülebilmemizi gerçekten anlayamıyorum! Birbirimize taş atmayı bırakıp, o taşları ihtiyaç sahiplerine yuvaya dönüştürsek fena mı olurdu?

Ne diyordu Said Nursi? “Allahümme ecirna min şerri siyaset...” yani "Allah'ım beni siyasetin şerrinden koru..."

17 Ocak 2014 Cuma

"Manidar" Gün

Dostum,

Herşey yaklaşık 9 sene önce bir gün başladı. Eski iş yerimde çay bardağım elimde masama geçerken bir soru geldi; "Ooo bu saatte mi işe geliniyor?" Sabaha kadar müşteride çalışmış bana sorulacak soru değildi! "Yok, bu saatte çıkılıyor!" diyerek çıkmıştım. Bu diyalogtan çok kısa bir süre sonra, 17 Ocak'ta, Nebula doğdu (Benim için.) Zamanlama çok manidardı. 9 senedir de hâlâ manidar.

5 sene önce çok bunaldığım bir dönemde, yüksek lisansı dondurarak, askere gitmeye karar verdim. O da tesadüf bu ya manidar bir şekilde 5 sene önce bugün bitti. Manidar çok şey oldu o dönemde.

Sonra benimle hiç alakası yok ama güler yüzlü bir adam öldü geçen sene... Mehmet Ali Birand.

Bugün bunca manidar olay arasında çok etkilenmeden etrafı izliyorum. Doğru bildiklerimi ne dün ne de bugün haykırmaktan geri durmadım. Bundan sonra da durmam. Bugün de onlarca yanlış şey oldu! Ama bugün sukut vakti! Bir tek şey dışında: "Seviyor ve inşallah da seviliyorum." Bu 17 Ocak'ı unutmamak adına bunu bil yeter.

10 Ocak 2014 Cuma

İdam Emri

Kelimeleri bir bir dizdiler duvara
Böldük, parçaladık ve yönettik; tümden gelim
Emir: manga ateş

Harfleri ipe astılar, iple astılar her birini
Uyumlu, uyumsuz demedik, dizdik yan yana; tüme varım
Emir: cellat vur tekmeyi

Toplama ve çarpma, etkileri itibari ile tamamdı da
Çıkarma ve bölme ile sıkıntımız vardı; aritmetik
Emir: parantez içindekilere öncelik

Ali ile Ayşe sürekli ip atlayıp, top oynuyorlardı
Onların isimleri kara tahtlarda yazılıydı; nöbetçiler
Emir: ön bahçede top oynamak yasak

Hepimiz "Türk", hepimiz çalışkandık da
Ten renklerimiz, dillerimiz uymuyordu birbirine; coğrafya
Emir: kelimeler doğadaki seslerden gelir; "kart kurt"

Tümden gelmiş ama tüme varamamış isimlerdik
Silinmiştik yoklama defterlerinden; disiplin
Emir: tez atıla

Bir çocuğa bütünün parçaları olmayı öğretememiştik
Dünya bizim yapamadığımızı yaptı; bireyselcilik aşısı
Emir: tüm sokaklar sizin, şimdi dağılın

Kin, nefret ve düşmanlığın zıt anlamlılarıydı hedefimiz
Akılda kalanlar istemediklerimiz oldu; böl, parçala, yönet...
Emir: manga ateş, cellat vur tekmeyi...