30 Eylül 2013 Pazartesi

Diyorum ki

Diyorum ki; dayı şu safı sıklaştırsak
Dayı utanmasa oflama sesini imama duyuracak
Sonra amerika-sı var
Karşısında kardeşin var
Ölüm var
Geri kalıp mahcup olmak var
Gel de anlat

Diyorum ki; birader, adam güzel bir şey anlatıyor
İyi de diyor eleman, bunun yeri mi, zamanı mı şimdi
E diyorum kurtuluş, hak, hukuk, mücadele var
Utanmasa bana mı sordular diyecek cahil
Sonra fitne var, küfür, küfran var
Bunların dini de imanı da bir; ab-si var, rus-u var, çin-i var
Gel de anlat

Diyorum ki; dayı buyur öne geç
Geç de birlik olalım, birlikte duralım kıyama
Kibarlıktan olsa gerek kırılacak, susacak
İmam diyorum izinde de cemaat nerede
Onlar da izinde imam ile
Sonra zulüm var, ezilen Müslümanlar var, ezen zalim var
Gel de anlat

Diyorum ki; adama annen zor durumda
Dünya barışı diyor adam hoşgörüden geçiyor
Baban diyorum kadına ne kadar çok seviyor seni aslında
Ülkede huzur yok diyor kadın kestiler tüm ağaçları
Neyi ne kadar anlatabilirsen buyur gel
Anlatabilirsen
Gel de sen anlat...

24 Eylül 2013 Salı

Yakınlara Yollar - Yeniden...

Yıl 1998, yani yakınlara yollara kendi aracımla ilk kez bundan 15 sene evvel düşmüşüm. Bazı seneler birkaç kez gidip gelmişim. Rota standart aslında; bir ucu İstanbul bir ucu Rize olan yolculuklarımın. Ama hep aklımın bir köşesinde bir seyyah gibi, geçtiğim illerde konaklayarak hedefe varmak olan bir hayal vardı. Vardı diyorum çünkü bu sene bir kısmını gerçekleştirdim.

Bir çoğu ilk üniversite yıllarımda ve devamında olan şehir gezilerimde 42 ilde konaklamış ve kısa geziler yapmıştım. Ancak bunların çoğu iç anadolu, ege ve akdeniz illeriydi. Kütahya'da okumanın getirisiyle bir çoğu onun çevresindeydi. İzmir başta olmak üzere Bursa, Balıkesir, Eskişehir, Isparta gibi illerle başlamıştım şehir gezilerine. Gerçi ilk zamanlar bir şehre gidip orada gerekirse tiren garında sabahlayıp, şehrin meydanlarında gezmeyi işten sayıyordum. Ne de olsa öğrenciydik ve tiren yolculukları bile bu geziler için yeterliydi. O gezilerin en sıkıcıları Ankara'ya yapılanlardı. Ancak orada da bir dost vardı ve gidilmezse olmazdı.

Son bir kaç senedir Konya başta olmak üzere; Edirne, Çanakkale ve nihayetinde sürekli geçtiğim ama bir kez olsun durup adam gibi gezmeyi beceremediğim Karadeniz illerine gitme planları yapıp yapıp erteliyordum. En sonunda bu sene bir imkan doğdu. Önceki planın Edirne, Çanakkale yapıp tura oradan devam etmekti. Ancak Edirne ve Çanakkale'yi gezi güzergahından çıkartmak zorunda kaldım. Bir başka bahara...

Güzel bir İstanbul sabahında Eskihisar üzerinden Yalova'ya geçtik önce. Oradan Bursa - Gemlik'teki bir dosta, İsmail'e, kahvaltıda konuk olduk. Oradan ver elini Karabük - Safranbolu. Geceleri Safranbolu soluk alınamayacak kadar kirli bir havaya sahipmiş onu öğrendik. Dağların arasında kalan şehir merkezi yakılan sobaların dumanı altında adeta eziliyor. Safranlı - tarçınlı sabun bu kiri gidermek için en güzel bileşim olabilir. (Ek - 26 Eylül: Türkiye'nin 4. büyük mağarası olan Bulak Mencilis Mağarasını fotoğraflarıyla beraber atlamışım, oralara giderseniz görmeden dönmeyin.)


Bir daha fırsat olmaz diyerek Kastamonu - Taşköprü üzerinden Türkiye'nin en kuzey ucuna, Sinop - Karaburun'a, geçmeye karar verdik. Bir on beş dakika daha erken gidebilseydik güneşim batışını ülkenin en kuzeyinden izlemek güzel olacaktı. Yetişemedik! Yinede güzel bir gecede, otelin yetersizliklerine rağmen, Sinop manzarasına karşı balkonda sallama olmasına aldırış etmeden içilen çaylar güzeldi. Bir de cevizli - yoğurtlu Sinop mantısı... Ertesi gün Sinop Cezaevini görünce Sabahattin Ali başta olmak üzere orada görüşleri nedeniyle mahpusluk çeken herkes adına üzüldüm. Utanç duydum. Hele o çocuk bölümü...


Ertesi gün Samsun'a geçtik. Bafra pidesi Bafra'da İstanbul'da yapıldığı kadar iyi yapılmıyormuş, yol üzerinde onu öğrendik! Samsun? Samsun artık bir büyük şehir! Eskiden içinden geçtiğim şehrin yerinde bambaşka bir şey var! Sahil şeridi inanılmaz güzelleşmiş. Belediye başkanı çok güzel işler çıkartmış. Amazon temalı ada park ve parkın içinden geçen yapay kanal oldukça güzel olmuş. Karadeniz'in üzerinde kara bulutlar varken gün doğuşunu sahilde karşılamak ayrı bir güzeldi. Sahilin tenhalığı ve temizliği ise oldukça ilginç. İstanbul'da olsa... Ayrıca Samsun'a uğrayıp da Bandırma Vapurunu gezmeden olmazdı. Mustafa Kemal'i İstanbul'dan Samsun'a götüren "gemi"nin nasıl bir şey olduğunu birebir kopyasını görünce daha iyi anlıyorsunuz. Onca haksız eleştiriye saydırıp duruyorsunuz gerçeği görünce...

Ordu bir ilginç şehir. Hem Karadenizli hem değil! Boztepe'ye çıkan teleferik ilk açıldığı günden beri aklımdaydı. Ancak her sene bir bahane bulmuştum. Bu seneye nasipmiş o da... Gerçi teleferikte cüzdanı bırakıp sonra baya bir telaş oldum ama duyarlı bir vatandaş güvenliğe teslim etmiş sağ olsun...

Trabzon - Akçaabat'dan geçerken Cemil Usta'da köfte yemeden olmaz. Bunu neredeyse her sene yapıyorum artık. Servis kalitesi gün geçtikçe düşse de tadı yerinde... Bu sene bir de Sümela'ya çıkıldı. Manastır eski manastır. Artık daha kısa bir yoldan varılıyor hepsi bu. Ama o manzara, o doğa harikası yer!..


Son durak her zaman ki gibi Rize. Rize'nin alışıldık yerleri; Kale, Dağ Maran, balıkçılar, köyler, yaylalar. Eş, dost, akrabalar...

Bir de bu senenin sürprizi... Rize'deki herkes hayatının şokunu yaşadı sanırım. Güzel günler, vakitlerdi. Gezilip görülenler, yenilen yemekler bahane... Tüm bunları yalnız yapmamaksa şahaneydi!

Tilki mi? Yine kürkçü dükkanında...

4 Eylül 2013 Çarşamba

Elif'i anlamak, Elif olabilmek...

Sene 1998... Olayların çok önceleri başladığı ama yeni yeni alevlendiği dönemler. İlk olarak İstanbul Üniversitesi sonra -yanlış hatırlamıyorsam- Karadeniz Teknik Üniversitesi "bağımsız" yönetim organları vasıtasıyla bazı kararlar aldı. Kılık kıyafet yönetmelikleri yayınladı ve uygulamaya başladı. Bunların bizim okula sirayet etmesi epey uzun sürdü! Tam 1 sene...

Sene 1999... Uzaktan haberleri duyuyorduk. Neredeyse tüm üniversiteler peşi sıra kararlar alıyor, yasaklar "pandemik" bir şekilde yayılıyordu. Gerçi Kütahya'da bu işler öyle kolay değildi. Solcuların tuvalet kapılarının arkaları dışında slogan yazacak yerleri olmayan bir okuldu Dumlupınar. Sadece öğrencileri mi? Hocaları dahi sağ omuzları yukarıda yürürdü bizim okulun! Tüm sınıfın, kız - erkek ayırmadan, "suratına tüküren" kadın hoca gördü bu gözler; kavgaya müdahil olunmadı diye. Bunun sonucunda giriş katındaki sınıfın camından atlayarak kavgaya koşanları da... Zordu yani kısacası bizim okulda bazı şeyler. Cesaret isterdi! Örneğin benim bölümüm ve dönemimde altı tane başörtülü arkadaşım vardı. Kim onların örtülerine karışabilirdi? Şaşardık!..

Ama öyle olmadı. Salgın hastalık, karantina bölgesi saydığımız okulumuzu hatta şehrin dışında küçük bir ilçede olan bizim bölümü bile sardı. Ancak bir yıl sürmüştü yasakların bize ulaşması. Tabii biz de öyle tek tip bir yasağı uygulamak yine de kolay değildi. Bu yüzden genişledi yasakların kapsamı; bıyık, sakal, şapka kullanımı gibi yasaklar geldi. Daha yüzüne jilet değmemiş çocukları sınavlara almadı "aramızdan su sızmayan" güvenlik abilerimiz. Sanırım arkadaşlarım susuz tıraş olmayı o dönemde öğrendiler.

Söylediğim gibi bizim bölümde sadece 6 başörtülü kız vardı. Bazıları mecburiyetten başlarını açarak girdiler derslere, bazıları bırakıp gittiler. Bıraktırıldılar... Bıktırıldılar... Bir çok erkek sinek kaydı gezdi okulda. Ama kızlardan biri vardı ki "delikanlı kız" ona denirdi sanırım. Açıktı ilk dönem. Yasaklar uygulanmaya başlandığında bir gün bir baktık başında kendine çok yakışan mavi bir başörtüsü ile çıka geldi Elif. Adı gibi ilk... Hiç sormadım neden böyle bir şey yaptığını, gerek yoktu. Tüm okul ilk gün anlamıştı. Biri ayakta duruyordu.

O dönem metalciliğin düsturundan olan omuzlarıma dek inen saçlarımı kestirdiğime o zaman değilse bile sonrasında birçok kez pişman oldum. Dönüp baktığımda çok güzel bir tepki olurdu diye düşünmekten kendimi alamadım. Saçlar zordu ama sakal kolaydı. Ben de aylarca sakallarımı kesmeyerek "sözde" tepkimi gösterdim. Şekilcilik yapmaya başlamıştım. Nedenini hiç bilemedim ama ne güvenlik ne de hocalar bana karışmıyorlardı. Okulda dokunabilir olanlar ve olmayanlar vardı. Dokunulabilenler adına bir şeyler yaptığımızı sanıyorduk. Onları anladığımızı sanıyorduk!

O günler gerçekten güzeldi. Elif diğer kızların elinden tutup ayağa kaldırmıştı sanki. Hiç slogan atmadan, eylem yapmadan ortaya konulan bir tepkiydi o günler. Hemen herkes daha bir kaynaşmıştı. Bazı bölüm hocalarının da hakkını yemeyelim. Başlarda giriş kapısından geri çevrilen ya da orada başlarını açarak okula girmeye zorlanan arkadaşlarımız artık dersliklere kadar gelebiliyor ama derslerde yine de başlarını açmaları gerekiyordu. Bugünlerde yaşadığımız kutuplaşmanın zerresi yoktu. Elif dengeyi sağlıyordu!

Bölümün en çalışkanlarındandı Elif. Sessizdi. Sakindi. Düşünceliydi. Selamı sabahı eksik etmezdi. Güler yüzlüydü. Hoşgörülüydü. Başarılıydı. Sonrasında ne yaptığını bilmiyorum? Koptuk birbirimizden. Ama eminim birçok kişinin başına gelen onun da başına gelmiştir. Aylarca iş bulamamış, hatta çalışmak istediği şirketlere başvuruları dahi kabul edilmemiştir. İklim kuraktı o dönem. Ülke kendi çocuklarından suyu esirgiyordu. Ama tüm bu ortama rağmen Elif'in sesini yükselttiğini hiç görmedim. Hatta bizim sesimiz kesinlikle ondan çok çıkıyordu!

Şimdi bakıyorum; toplum iyice ayrıştı. Kutuplaşma had safhaya ulaştı. Bir gurup diğer bir guruba yaşama hakkı tanınmasına kızgın, öfkeli... Bunu da kusarcasına gösteriyor. Bunda Elif'in kabahati var mı? Yok. Nasıl olsun ki! Elif hep sustu! Kendi hakkı için bile konuşmadı. Peki biz üzerinden 15 sene geçmişken Elif'i ve arkadaşlarını anlayabildik mi? Okulu bırakıp giden arkadaşlarımızın durumunu anlayabildik mi? Bırakın anlamayı bunun için azıcık bir çaba sarf ettik mi?

Elif bir adım atmıştı herkese doğru. "Biz" Elif'i iterek uzaklaştırmaya çalıştık. Ötekileştirdiğimizi sandık. Ama Elif hala o gün durduğu yerde duruyor. Uzaklaşan da ötekileşen de Elif değil! Elif tıpkı 1999'da çekilen bu resimde olduğu gibi mavi başörtüsüyle dimdik ayakta... Elif var! Elif'ler var! Hep de olacak! Peki Elif'i anlayanlar nerede?.. Bugün Elif'i gerçekten anlayan, anlayabilen var mı? Sorunlarımızın çözümü Elif'te çünkü... Elif'i anlayabilmekte, Elif olabilmekte...


Yanılsama / 2009 -2013