26 Haziran 2013 Çarşamba

Vurun abalıya!

Üst not: Önce şunu: "Ağaçlarıma Dokunma", sonra da bunu: "Nasıl iktidar olunur ya da iktidarda kalınır?" ve mümkünse diğer ilgili yorumlarıma göz attıktan sonra bu yazıyı okuyun lütfen!

Yazmayacağım diyorum ama uzak duramıyorum. Çünkü ben bu ülkeyi de bu şehri de bu milleti de tüm eksiklik ve kusurlarına rağmen seviyorum. İçi - dışı benim için fark etmez; bu ülkeyi karıştırıp, milleti birbirine düşürüp kendi çıkarı için kullanmaya çalışan mihrakların her zaman karşısında olmaya çalışırım. Hak neyse ondan yana durmaya çalışırım.

25 Haziran 2013 Salı

Kalmamış Senden

Çocukluğumdaki bakkal
Çocukluğumun bakkal dükkanı
Leblebi tozu, Ankara gazozu
Gittim, gidip bulamadığım
Sen

Şekerci köşe başındaki
Köşenin başındaki şekercinin akide şekeri satmaması
Sen
Sensizlik
Sensiz benlik

Tekel bayisi, durakta
Süt satan
Tekel bayisinden alınan süt
Sen
İçtikçe çarpan, çarptıkça sarhoş eden

Çocukluğumdaki yerler, kişiler ve olaylar
Çocukluğumun köşe başı
Sen
Köşe başındaki eskimeyen yeni anılar
Unutmaya çalışılan, çalıştıkça hatırlanan

Kalmamış, boş raflar
Tüketilmiş her şey sorulduğundan
Bir çocuğun balonu patlamış
Ağlıyormuş
Sen

21 Haziran 2013 Cuma

İyilik ve Farkındalık

Birinin sizin yerinize veya sizin için yaptığı iyilikleri iki şekilde; yapılan iyiliğin söylenmesi ya da durması ile fark ediyorsanız ortada bir problem vardır ve sizinle ilgili problem iyiliğin yüzünüze vurulmasından ziyade sizin vaktinde bu iyiliği ve yapanı fark etmemenizdedir.

17 Haziran 2013 Pazartesi

Yeni Bir Dünya

Bu memlekette bize gelecek planları yaptırmıyorlar. Ecdat ne yapıyordu ne ediyordu diyor musun sende bazen? Dedelerinin dedeleri aynı şehir hatta aynı evde, aynı iklimde nasıl yaşıyordu? Seninde aklına takılıyor mu bu soru? Benim aklım almıyor bazen! Biz geleceğimize bu manada bir yatırım yapamıyor, gelecek planları oluşturamıyoruz. Mimar Sinan bir caminin sadece temeli için senelerce bekleyebiliyormuş. Asırlık bir cami bırakabilmek için kim bilir öncesinde daha kaç zaman düşünmüştür! Biz bir şey yapmaya karar verdik mi bekleyecek vaktimiz olmuyor. Hemen vücuda gelsin istiyoruz. Doğruyu yanlışı gözetmek sonraya kalıyor. Hem yıkmakta hem de yapmakta aynı anlayış. Ne diyor bak Safahat'ında Mehmet Akif:

Yıkmak insanlara yapmak gibi kıymet mi verir,
Onu en çolpa herifler de emin ol becerir.
Sade sen gösteriver 'işte budur kubbe' diye,
İki ırgatla iner şimdi Süleymaniye.
Ama gel kaldıralım dendi mi heyhat o zaman,
Bir Süleyman daha lazım yeniden bir de Sinan.
Bunların var mı sizin listede hiç benzeri; yok.
Ya ne var? Bir kuru dil, siz buyurun karnım tok.
Ötmeyin nafile baykuş gibi karşımda, susun.
Mürtecisin be imam? Mürteciyim hamdolsun.

Şimdi binadan girdim ya mevzuya; yatırım deyince senin de aklına hemen ev, araba gibi parayla, maddiyatla ilgili şeyler gelmesin! Hayır, ben bunlardan bahsetmiyorum. Ben beşeri sermayemizden bahsediyorum. Geleceğin bu coğrafyada yaşayacak, dünyayı daha yaşanılası bir yer yapacak insanları geliyor benim aklıma. Mühendis, doktor ya da mimar gibi etiketler de değil benim konum. İnsan! Sadece ve sadece insan!

Gelecekle ilgili temiz düşleri olan adalet ve düzenin korunduğu bir dünyayı oluşturacak olan insan. Bir yeri imar ederken aynı zamanda orayı ihya da etmesini bilecek insan, gelecek düşümdeki kişi... Bir makine tasarlarken seri üretimle maliyetleri kısma derdinden çok insana faydasını gözetecek düşleri olan insan... Öyle Hipokrat dedi diye değil, insan olduğu için; insan için okuyan, yazan, konuşan ve koşan bir insan benim gelecekte gördüğüm. Bir öğretmen bir sözün peşinden koşabilmeli bir harf öğretebilmenin değerini duyduğu ve bildiği için. Yunus Emre zamanında insanlar yine sevmiyordu belki yaradılmış olanı Yaradan’dan ötürü ama bu onun düşüncesi için engel değildi. O öyle olsun diyebiliyordu.

Ama hayır! Hayır, bu coğrafyadaki insanlara yasak artık böyle düşler görmek! Mutlaka kendi kendimize bir engel bulup çıkartırız. Sebep bazen bir kaç ağaç olur. Bazen bir karışlık bir örtü! Aslında ikiside kendi içinde masum ve gelecek planlarımızın yollarına döşediğimiz taşlardır. Biri beşeri sermayenin yeşillenip gelişmesinin önüne engel olarak konulur. Diğeri her gün biraz daha öldürdüğümüz doğamızın önüne set olarak çekilir.

Bazı insanlar para ve siyaset gibi ikisi de kirli olan emellerini bir kaç ağaç üzerinden ortaya dökerler. En olmadık yere tutup bir “ucube” dikmeye kalkarlar. İlle de boğacağız diye diretirler yüz yıllık yaşamları. İşin kötüsü haklı olarak karşılarına dikilenler; bir süre sonra kullanıldıklarının farkında olmadan, üç beş ağaç için neredeyse tüm ülkeyi ve halkı yangına atarlar. Boğazlarına kadar para ve siyasete ve hatta masum kanına batmışlar sarar etraflarını; amaç “ağaçları” korumaktır!

Yine aynı insanlar on yıllardır sömüre geldikleri bir karış bir örtüyü yine karşı sebep olarak sunup bu ülkenin beşeri sermayesinin hafızasında onulmaz hasarlar açarlar. Biri iter bu örtüyü, çamura düşer örtülü! İten ortada yoktur! İtilen yok! Yerlerine bıyıklı kaba saba adamlar konuşur: “Gereğini yapacağız/yaptık!” Bir gurup medeni olmadıklarını düşündüğü için, diğeri okumasının gerekli olmadığını düşündüğü için yok sayar örtülüyü. Ama ikisi de kullanır. Kadın hakları dahi geçerli değildir onlar için. Güç, mevki ve para her şeydir!

Ülke yangın yeridir. Bir nebze katkınız oldu diye hayıflanmaktasınızdır. Gördüğünüz herkesten özür dilersiniz. Çıkarsınız kendi dar çevrenizde “İtidal!” diye bağırırsınız. Cevap gelmez! Biraz daha yüksek sesle bağırmak için bazı görüşlerinizi yıkar, bir çerçevenin dışına çıkarsınız; kuş diline dönersiniz! “Yediğim küfrün haddi hesabı yok!” cümlesi eşliğinde gelen cevap alabildiğine cılızdır. Küfrü eden ile küfrü yiyen aynı cepheden! “Kargalar sussa bülbüller ötüyor aslında hala” dersiniz. Biraz sussak da onlar konuşsa... Karga susar, akbabalar başlar! Heyhat ülkeyi leş sanırlar!

Bu coğrafya onlarca yıldır eza ve cefa içindedir. Çıkar beline kadar çamurun içinden insan! Başını hafif doğrultur, çamurlu yerden döner gökyüzüne başı. Biri bir taş atar ayağının altına, düşürür yüzü koyun! Kalkar düşse de, bir kez daha çevirir yüzünü gökyüzüne ve bu sefer de tepesinde patlayan biber gazları engel olur cânım güzellikleri görmeye… Onlarca dilsiz hayvan ürkmüştür, kaçmıştır, ölmüştür atılan gazlardan, yakılan araçlardan. Bitti dediğimizde, dağıldığında bu toz duman, havai fişekler vardır havada; kuşları kaçıracak, öldürecek olan. Sisler dağıldığında da insanoğlunun yaşlı gözleri engeldir güzellikleri görmeye… Elindeki sopa adaletin kılıcı kesilir. Gözler zaten görmemekte…

Bu coğrafyada izin verilmez güzel, neşeli ve olumlu gelecek planlarına… Çoğunlukla maksat bağı yakmaktır, bağcıda da bağdan üzüm çalanda da…

Son günlerde bu cânım ülkeyi yukarıdaki tablodan ibaret görenler var. Sen de bu coğrafyada güzel şeyler geride kaldı sananlardan mısın? Sahi sen de onlardan mısın? Eğer öyleyse büyük yanılgı içindesin dostum. Bunun en güzel örneğini dün sergiledi bu ülke, bu millet! Aldanma siyasilere, önder geçinenlere ya da sanatçılara! Aç izle ya da gerçekten orada olanlara sor! Dün akşam Atatürk Olimpiyat Stadında on binlerce insan tek bir olumsuz görüntüye sebep olmadan bir şöleni kutladı; Türkçe Şölenini. "Yeni bir dünya" ve "Evrensel barış" çağrıları yapıldı "Sevgi Dili Türkçe" ile... 120 ülkeden gelen, birçoğunun anadili Türkçeden farklı olan, 2.000 çocuk evrensel barış çağrısı yaparken; on binler slogan atmadan, kimseye zarar vermeden, küfür etmeden, bu çağrıyı destekledi.

...VE BU ÇOK GÜZELDİ.

Sevgi dili Türkçe ile bir çağrı: Yeni Bir Dünya


16 Haziran 2013 Pazar

Sinan Abi'yi de everdik

Dün itibariyle Sinan Abi de bekarlık günlerini tamamladı.
Önce, seni başka türlü bu masaya oturtamayacağız bahanesi ile beni de şahit tuttuğu nikahını yaptık İstanbul'da. Sonra Sakarya'da halay, horon, çifte telli, misket, damat gibi her telden çalınan bir düğün ile noktayı koyduk.

Allah mutluluklarını daim etsin.

13 Haziran 2013 Perşembe

Dikili ağaç

Bunca yıl bir dikili ağacım yok diyerek gezdim şu dünyada. Bu sabah demir ve betondan oluşan bir ağacım oldu! Oldu ama ben buna pek de sevinemedim! Üzerimden bir yük kalkmış gibi hissetmem ilginç aslında. Çünkü "dikili ağacım" olmayışına dair söylemim bir serzeniş değil bir gurur kaynağıymış aslında. Gurur duyuyormuşum üzerimdeki hırkadan başka bir şeyim olmayışıyla... Sanki biraz gururum kırıldı bu sabah.

Bir tek tesellim var; köklerimin olduğu, ilkokul, orta ve liseyi okuduğum mekandan, Fatih'ten, ayrılmadım. Ayrılmayacağım! Her şeye rağmen o beton yığını "modern" sitelere sıkışmayacağım ben. Çocukluk anılarım köşe başlarında karşılayacak beni, değişen insanlara rağmen. Çıkıp yukarı yürüdüğümde ulaştığım Yavuz Selim'i görünce; beş yaşında sokağımdan tek başıma ilk ayrıldığımda avlusunda nasıl kaybolduğumu hatırlayıp gülümseyeceğim. Yana yürüdüğümde tüm ihtişamıyla karşıma dikilecek Fatih; acı tatlı anılarım canlanacak gözümde. Teravihler niyetiyle evden çıkıp avlusunda top kovaladığım zamanlarım gelecek gözümün önüne. Avlularındaki ağaçlara daha sıkı sarılacağım şu günlerin yüzü suyu hürmetine. Yavuz Selim'in arkasındaki manzara çekiciliğini hiç kaybetmeyecek gözümde. Süleymaniye, her vaktinde tek saf ile kıyamda durulan uhrevi mekan, uzaklaşmayacak.

Benden sonrakilere anılarım kalacak bu sokaklarda...

9 Haziran 2013 Pazar

Kendime not: Kadınlarla aşık atmaya kalkma

Bugün kazara "Türk kahvesi mi Nescafe mi içersin?" sorusuna kendimce şaklabanlık yaparak cevap verme gafletinde bulundum karşımdakilerin kadın olduğunu unutarak. Soruya "Hem nescafe hem de Türk kahvesi istiyorum, bir de iç içe olsunlar ama birbirlerine de karışmasınlar istiyorum! Yanında da çay kurabiyesi olursa tadından yenmez!" diyerek cevap verdim.

Sonrası...


Gelen fincanla yaşanan şok beklenen sonuç, bunu içerken seni izleyenlerin hali paha biçilemez!

Sonuç: İki kadın yan yanayken aşık atmaya kalkma, zira içiçe konulmuş fincanlardan Türk kahvesi ve nescafeyi bir arada içmek hiç kolay olmuyor!

3 Haziran 2013 Pazartesi

Nasıl iktidar olunur ya da iktidarda kalınır?

Birinci sorunun, nasıl iktidar olunur, en hızlı ve basit cevabı nasıl muhalefet olduğunuzdur! Geçen hafta iktidar bir yanlışa imza attı; Taksim'deki Gezi Parkını "yerle bir edip" oradaki ağaçları sökerek yerine eski bir binayı, Topçu Kışlası'nı, yeniden ihya etmeye kalktı. Sonrasında çıkan olaylarda polisin orantısız müdahalesi daha başka olumsuz hareketleri doğurdu ve gözlerini dikmiş bekleşen fırsatçılara bir kapı aralanmış oldu. Yetkililer çok geç bir açıklamayla geri adım attılar, ama olanlar çoktan olmuştu! Sonra Başbakan bir kez daha tüy dikti!

Bize ne katacağı, halka ne faydası olacağını bir türlü anlamadığım Taksim Topçu Kışlasını yeniden imar edeceklerdi de ne olacaktı? Üstelik bunun yine üst gelir gurubunun kullanacağı bir "rezildans" ve AVM olarak kullanılabileceği yönünde beyanatlar bizzat Başbakanın ağzından duyuldu. Hatada ısrar eden, geri adımı bir türlü içine sindiremeyen Başbakan, söylemlerini yumuşatsa da açıklamaları hala tehditkardı: "AVM ve 'rezildans' olmasa da kışlayı yapacağız!" Olayların en başında küçük bir direniş sergileyen ve parkı "kaybetmek" istemeyen -ben de onlardan görüyorum kendimi- bir gurup parkta oturma eylemi yapmaya başladı. Biz masum bir isteğimiz için çıktık yola! Hatta bazıları çadırlar kurarak geceleri orada kalmaya başladılar ve çok geçmeden ne kadar isabetli bir karar verdikleri ortaya çıktı. Gecenin bir yarısı belediye "taşeronları" kepçe ve dozerlerle parka resmen saldırdı. Bunun üzerine de parkı savunanların sesleri biraz daha kuvvetli çıkmaya başladı. Sonrası malum; gazlı, sulu orantısız polis müdahalesi!..

Başbakan ipin ucunu kaçırdı ve "yine" ne olursa olsun biz kararımızı verdik gibi üst perdeden açıklamalar yapmaya devam etti. İşte bu noktadan sonra karşısında, küçük bir gurup değil; solcu, sağcı, komünist, ülkücü (Devlet Bahçeli hiçbir şekilde olayların içinde olmadıklarını açıkladı.), ulusalcı ve hatta benim gibi "hükumet yandaşlarını" da içeren devasa ve ürkütücü bir gurup buldu. Biz cuma namazını orada kılarak yanlışa karşı olduğumuzu göstermek istedik. Ancak engellendik! (Ben gelen haberlerden sonra ofisten bile çıkamadım.) Saatler ilerledikçe kalabalık ve istenmeyen olaylar arttı. En sonunda, günler sonra, vali, belediye başkanı ve emniyet müdürü ortak bir açıklama ile kıvırtmaya çalışan bir özür dilediler ve yalan dahi olsa Topçu Kışlası'nı yeniden ihya etmelerinin önünü tıkayan açıklamalar yaptılar. Çok geçmeden bölge idare mahkemesi kararı geldi. Mahkeme belediyenin proje hakkındaki yürütmesini durdurmuştu (Belediye meclisinden kararın oy birliği ile geçtiği, bu açıdan orada olan muhalefete ne kadar inanılabileceğini ve mahkemenin kararı açıklama zamanlaması ayrıca değerlendirilmeli!) Mücadele kazanılmıştı! Masum direnişimiz geçici veya değil olumlu sonuçlanmıştı. Gezi Parkı "kalesi" polis tarafından istila edildiyse de düşmemişti!

Evet, ilk mücadele kazanılmıştı. Biz diyeceğimizi demiş, yapacağımızı yapmıştık. Basiretli bir iktidarın kendi ayağına sıkmaktan başka bir işe yaramayacağını görmesi gereken; "despot" ve hatta polis eliyle yaptığı "faşist" müdahaleler ise muhalefet etmek isteyenlerin yanına kar kalmıştı. (Sosyolojinin çok doğru bir çıkarımla, toplulukların aptal olduğu ve marjinal gurup veya kişiler tarafından rahatlıkla yönlendirilebileceği ve kullanılacağı öngörülmeliydi.) Muhalefet bunu çok iyi kullanabilir ve iktidara bir adım daha yaklaşabilirdi. Nasıl iktidar basireti bağlanmış bir şekilde olayların gidişatını okuyamadıysa, muhalefet de her zamanki gibi yağ bulmuş mağribi anlayışına sarıldı. "Kale" düşmemişti, ama istila altındaydı ve acilen düşmandan yani polisten arındırılması gerekiyordu! Böylece hükumeti haksızken haklı,  bizi ise yaptığımıza yapacağımıza pişman olacağımız bir eylem ile haklıyken haksız duruma düşürmüş oldular! Halkı sokaklardan çekeceklerine "kale"yi geri almak için savaşmaya çağırdılar!

Muhalefet ve hükumet "düşmanları" haklı bir davayı eylemlerin ucunu kaçırarak haksız hale soktu. Bir tek Sayın Bahçeli, bu tarz olaylarda her zaman olduğu gibi, bir muhalefet lideri olmasının gereğince arada sağa sola laflar "sokarak"da olsa, itidal çağrısı yaptı. Ya diğerleri? Sokak olaylarının önüne geçip "Tamam, haklı davamızda istediğimiz sonuç alınmıştır!" diyemediler. "Aptal kalabalıklar"* da, tüm iyi niyete ve engelleme çabalarına rağmen provokatörlerin arasında kaybolup gitti. Sosyal medyadan yayılan aman haksız duruma düşmeyelim mesajlarını sadece biz yazdık, biz okuduk! Amacı yakıp yıkmak olanların ne mesaj okumaya ne de yazmaya zamanı vardı! (Halkı iki taraflı galeyana getirmeye çalışan mesajları saymıyorum.) Bu uçlar, onlarca polis aracını ve noktasını yaktı, sağa sola taş ve sopalarla saldırdı, dükkanlara, yoldan geçenlere zarar verdi. İş düşmanlık seviyesine vardı ve Beşiktaş'taki başbakanlık ofisi ve diğer illerdeki bazı Ak Parti binaları saldırıya uğradı. Hatta bu yazıyı yayınladığım anda zarar vermeye devam ediyorlardı. Böyle olunca da olaylar doğa savunuculuğundan iktidar ve hatta "din" düşmanlığına vardırıldı. Yine bilindik sloganlar havalarda uçuşmaya başladı; "Biz Atatürk askerleriyiz!", "Hükumet devrilene kadar devam!", "Atatürk'te birleştik, AKP'yi yıkacağız!" falan filan. Hatta bazıları "faşist iktidara" askeri marşlarla meydan okudu! İdeolojiler yine haklı davanın önüne geçti! Hükumetin bir yanlış girişimi, başbakanın tavrına olan tepki, hükumeti devirme girişimine dönüştü!

Demokrasilerde halkın hakkını istediği gibi arayabilmesi gerektiğini söyleyen muhalefet, iktidar olmak için sandık başına gidilmesi gerektiğini yine unuttu. (Gösteri ve yürüyüş hakkı anayasamızla verilmekte ve korunmaktadır: Madde 34. - Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir. Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı ancak, millî güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlığın ve genel ahlâkın veya başkalarının hak ve  özgürlüklerinin korunması amacıyla ve kanunla sınırlanabilir. Toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkının kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunda gösterilir.) Herkes ilgili maddenin ikinci ve üçüncü kısmını es geçti! İşin başında haklıyken haksız duruma düştük ve bu maddenin ikinci kısmına kendi ellerimizle davetiye çıkarttık.

Muhalefet, bugün hükumet istifa etse ya da erken seçime gitse ne olacağını yine göremedi. Şimdi hükumet çıkıp; "Bakın görün biz geri adım attık. Bir yanlışımızı düzelttik. Sorumlular hakkında inceleme başlattık. Açıklamalar yaptık. Hatta istedikleri gibi meydanları boşalttık! Ama muhalefet yine ne yaptı? Vurdular, kırdılar, yaktılar, yıktılar!" diyecek. İşin kötü tarafı ortaya çıkan görüntülerden sonra yine haklı gözükecekler. Çünkü ne başlama ne de bitirmenin zamanını ve şeklini bilmiyoruz! .okunu çıkarıyoruz! Sonra da bu ülkede niye protesto yapılmıyor diyoruz! Nasıl yapılsın ki... Hepsinin sonucu dönüp dolaşıp aynı oluyor. Şimdi ben bir daha bu tarz bir eylemin içinde olur muyum?

Sahi siz, muhalefet, ne yaptınız? Yanınıza çekmeniz gereken beni bir adım uzağınızda iken göremeyeceğiniz mesafelere attınız. Yapıcı bir eylemi yine şirazesinden çıkartarak, durulacak yeri bilmeyerek haklı davamızda bizi yine haksız duruma düşürdünüz! Oldu mu istediğiniz? Bir şey elde edebildiniz mi? Türk baharı mı? İşte o başka bahara...

Evet, 31 Mayıs 2013 tarihi Türkiye için çok önemli bir gündür. İktidara her iş istediğiniz gibi at oynatabileceğiniz babanız çiftliği değil mesajı vermiştir. Bazen halk inisiyatifi ele alabiliyor diye göstermiştir. Hatta büyük ihtimalle hükumeti korkutmuştur. (Sayın Erdoğan'ı biraz kızdırmıştır hatta!) Bu orantısız güç kullanmalarını da açıklar (Haklı çıkartmaz!) Ama belki de Ak Parti iktidarını yıkan bir kaç ağaç olacakken yine "bir" şans daha kaçmıştır! Bugün öyle hatırlanacaktı. Olmadı! Muhalefet ve ideolojik yaklaşımlar bunu da "piç" etmeyi başardı.

Başta sorduğum soruyu hatırlatayım. Nasıl iktidar olunur?

El cevap: Adam gibi muhalefet ederek!

Şu dakikadan sonra insanlara hala sokağa çıkın diyen adamla/kadınla konuşulacak bir şey kalmamıştır. Ha özür beklediğiniz Başbakan ha siz! Köprüde karşılaşan iki keçiden zerre farkınız yok! Dilerim topluca yardan düşersiniz.

Başlıktaki ikinci soruya gelince: Nasıl iktidarda kalınır?

Tüm hatalarınıza rağmen canım ülkemdeki gibi bir muhalefete sahip olarak!

Şunları bir de bu zaviyeden bakarak okumak isteyebilirsin:



*Aptal Kalabalık: Toplulukların zekası olmadığı anlamındadır ve bireylerin tek tek ne kadar zeki olduklarıyla ilgili bir konu değildir.

Not: Desteklediğim eylemin ilk hedefi Gezi parkındaki üç-beş ağaç gibi gözükse de biraz iktidarı sarsmak ve kendine getirmek amacı taşıdığını da itiraf ediyorum. Ama muhalefet etmekle düşman olmak arasındaki o kalın çizginin de farkındayım. Velhasıl muhalefet ettiğim için ne üzgün ne de pişmanım. Ancak müsebbibi olmadığımı düşünsem dahi benim istediklerim ve amaçlarım dışında gelişen tüm olaylar dolayısıyla başlangıçta desteklediğim eylemin çevreye verdiği tüm rahatsızlıktan dolayı kendi adıma tüm mağdurlar ve ülkemden ÖZÜR DİLERİM.

Not: Valilik, belediye, polis ve hükumetin ne tavrını ne de uygulamalarını tasvip etmiyorum. Ancak onları herkesten dinleyeceksiniz zaten. Umarım onlar da gereken dersi alır.

Not: Düşmanca eylemlerde başı çeken sanatçı bozmalarının görüntü ve söylemlerine bakmayın. Nerelerde ve nasıl yaşadıklarına bakın! Örneğin oturdukları tek bir villa gezi parkındaki kadar ağaca mal olmuş olanlar var aralarında. Bu nedenle onları hiç kale almayın. Âyinesi iştir kişinin lafa bakılmaz!
Yanılsama / 2009 -2013