29 Nisan 2013 Pazartesi

Doğru

Bazı doğrular o doğruya işaret edecek parmaklara ihtiyaç duyarlar.

26 Nisan 2013 Cuma

Kardeşlik bazen... (Kan bağıdır bazense değildir!)



Video Internetten kaybolursa diye dökümü...

22 Nisan 2013 Pazartesi

Dün ve gün

Dün için kendini tanımla deseler hiç düşünmeden "vefasız" derdim kendime. 

Sene 1997 çok zor ve uzunca bir dönemin ardından yeni bir işe geçiyorum. Bir lise arkadaşım vesile oluyor, İskender. Her işte çalışabilecek ben, bu sefer de tezgahtarlığı deniyorum. Büyük bir mağazalar zincirinin ayakkabı reyonunda, kadın ayakkabı. O günlerde kazınıyor aklıma kadınlar için çalışmanın zor olduğu düşüncesi ve uzun bir süre katlanamayıp müdüre rica ediyorum başka bir reyona geçmek için. Mağazanın çeşitli bölümlerinde çalışıyorum.

Öyle mağaza dediğime bakmayın kendi içinde ayrı bir dünya. Ayrı ayrı her biri hikayesini yazsa roman olacak cinsten insanlar. Aynı kıza "aşık" iki genç mesela. Arkadaşını korumak isterken silahla tehdit edilen biri. Sonra aynı iki kişiye alın sizin değer verdiğiniz kişi bu dedirtecek olaylar. Entrika, hırs ve umursamazlık gibi pembe dizi hikayeleri. 

Bir sene kadar çalıştım o mağazada. En çok oyuncak reyonunda çalışmayı sevdiğimi anımsıyorum şimdi. En güzel zamanlar o reyonlarda geçmiş. Onlarca insanla tanışmıştım orada. Kimi sadece işine odaklı, sabah gelip akşam olsun da evime gideyim diye çabalayan kimi can sıkıntısından kendini dahi kaybetmiş kişilerdi. Kiminin kişilikleri yoktu! Mesela lise arkadaşım ilginç bir tipti. Aslında çok zeki çocuktur. Çizimleri, özellikle kara kalem çalışmaları çok iyidir. Çok sonraları müzik ve şiire de yeteneği olduğunu öğrenmiştim. Sanatçı ruhlu biridir yani. Seneler sonra bir akşam Galata da elinde gitar, şarkı söylerken görmüştüm. Biraz muhabbet ile geçen zamanın kısa bir özetini paylaşmıştık birbirimizle. Sonra o programına başlamış ve çok geçmeden kız arkadaşı gelmişti. Ondan sonra anlamıştım neden uzun zamandır görüşmediğimizi! Zamanın bazı insanları hiç değiştirmediğini... Bazı erkeklerin en büyük zaafını tekrar görmüştüm.

Her şeye rağmen İskender güzel bir şeye vesile olmuştu; Savaş ile tanışmıştım o mağazada. Deli dolu, delikanlı, dobra gibi bir çok nitelemeye tabii tutabileceğim bir Karaderelidir Savaş. Her şeyden önce dürüst çocuktur. Kendimden çok başkalarının hakkını savunmak için koştururken. Yönetimle aram bozulmuştu bir dönem. Tipik ben! Ek mesai ücretini rulo yapıp müdürün masasına bırakırken, "Ne yapacağınızı siz benden iyi bilirsiniz!" diyerek mağazadan ayrıldığımda bir tek o gelmişti arkamdan. Müdür bir tek onun beni geri çevirebileceğini düşünmüştü. İşe yaramasa da, o "tıynetsiz" müdür bile bir tek ona güvenmişti. Sonraları da arada görüştük Savaş ile. O askere gittiğinde Ankara'ya, ben de Kütahya'da okula başlamıştım. Birkaç kez ziyaretine gittim. Sonra birkaç kez memlekette buluştuk. Bir ara yüz yüze olan iletişimimiz kesildi. Malum hayat şartları! Ama o, yine de evleneceği zaman beni aradı buldu ve içten bir şekilde davet etti. Gittim bende. Davete icabet etmek gerekirdi. Beş dakikalığına uğradım, tebrik ettim ve çıktım. O kadar... Şimdilerde de ara ara görüşüyoruz. Bazen yüz yüze bazen telefonda. Bir sıra gözetmiyoruz. O tarz bir arkadaşlık değil bizimkisi. Ama Savaş o kısacak merasime katılımım ve askerlik sürecindeki bir kaç ziyaretimi hiç unutmamıştır. Bana da pek unutturmaz!

Dün yine aradı Savaş. Her zamanki gibi havadan sudan konuşacaktık, ben onun aile ve çocuklarını soracaktım, o da aynısını yapacaktı. Yüz yüze sık sık görüşemediğimiz için günlük hayatın curcunasından bahsedecek ve benim bitmek bilmeyen durumumdan konuşup, birbirimizin sesini duymanın verdiği mutluluk ile kapatacaktık telefonu. Öyle sandım ben. En son iş yerimde sohbet etmiş birkaç çay içmiştik. Gülmüş, eğlenmiş, anılardan bahsetmiştik yine. Birkaç ay olmuştu konuşmayalı. Dolayısıyla "Kusura bakma arayamadım bu aralar." diye başladı her zamanki giriş cümlemizle. Ona göre bir kaç küçük talihsizlik gelmişti başına! 96'da benim de başıma gelenlerin bir benzeri. Arayıp sormadığım için geç haberim olan talihsizlikler. Olaylara rağmen arayamadım diyen oydu! Şimdi o sık "görüşemediğim" arkadaşımın yerine koyuyorum kendimi. Ben olsam böyle mi derdim? Onun gibi mi yaklaşırdım? Karşımdaki Savaş olunca belki! Ama yenide kendime bugün "vefasız" sıfatından başka bir sıfat bulamıyorum!

18 Nisan 2013 Perşembe

Bir şey


Bir şey vardı
Bir şey önce evimde
Bir şey...
Sokağımda, mahallemde, semtimde, yaşam merkezimde

Bir şey vardı daha ilk okulumda
Lisemde...
Kütahya'da bir şey vardı, Ankara'da, Rize'de
Bir şey gittiğim ve gidemediğim tüm şehirlerde, benimle

Her yerde
Her zamanda
Her şekilde
Bir şey vardı

Soruları olmayan cevaplar gibi
Cevaplara ihtiyaç olmayan suskunluklar gibi
Gibi bir şey
Vardı

Boşluk da bir şey midir
Bir yer kaplar mı
Bir mekan bir mekansızlık
Bir şey

Hep bir hedef
Hep bir engel
Hedeflere ve engellere dair bir şey
Vardı...

İçimde bir şey vardı
Çevremde
Benim dışımda, kontrolüm dışında
Bir şey

Adını bilmediğim
Tadını bilmediğim
Sızısı tanıdık olmayan
Bir şey

Bir şey vardı
İçimde bir boşluk diye nitelediğim
Uzay mekanda yer kaplamayan bir şey nasıl var olurdu
Vardı işte bir şey...

Bir şey
Oldu
Ya da olmadı
Bir şey

Bir kapı oldu önümüzde
Anahtarları olmayan
Bazen açık bazen kapalı
Bir şey

Bir şey vardı
Bir kapı bazen elimdeki anahtara rağmen açık
Bir kapı bazen elimde olmayan anahtara rağmen kilitli
Bir şey

Hep bir şey
Vardı diyorum ya
Bir de hep bir şey eksikti
Bir şey

Varların içinde
Yok bir
Eksik bir
Yokluk ve eksiklik hissettiren bir şey vardı...

Olmayan bir şey nasıl var olurdu?
Cevapları kendi içinde saklı olması gereken
Kendiyle çelişik bir sorunun cevabı ne olurdu
Var olan bir şey nasıl yok olurdu?

Bir yerlerde bir şey vardı
Eksik ya da fazla
Var ve yok olan
Pek çok şeye ve hiçbir şeye dair bir şey...

Yoktun ve yoksun işte
Fakat yokluğunla o kadar varsın ki
Her yerde, zamanda ve şekilde
Bir şey, bir şekilde...

15 Nisan 2013 Pazartesi

Soru

Aşk, kendi gönüllerine sığamayan iki kişinin birbirlerinin gönlünde bulduğu ferahlık mıdır yoksa süresiz bir zaman için insanın kendi gönlünden bir başkasının gönlüne taşınması mı?

12 Nisan 2013 Cuma

Türk tanımı


Türk; hangi coğrafya, ülke ya da şehirde yaşadığına bakılmaksızın ve kan bağı aranmaksızın, ayrıca ten ve doku ayrımı yapmaksızın gönül bağı ile Türkiye Cumhuriyeti devletine bağlı olan herkestir.

Buraya kadar bir sıkıntı yok.  "Bir insan neden Türk olmaktan gurur duyar/duymalıdır?" Bir Amerikalı ya da bir Fransız'a sorduğunuzda farklı farklı cevaplar alabilirsiniz. Bu cevaplardaki güce yapılan vurgu canınızı fazlasıyla sıkabilir. Bir Rus bu soruya çok daha farklı bir şekilde cevap verir ve bu cevap sizin bakış açınızdan anlaşılamayabilir. Bir Çerkez, Çeçen, Azeri ya da Gürcü farklı cevaplar verir. Onların cevaplarındaki acı örüntüsünü anlamadan cevabı anlamak da zordur. Toplumların geçmişleri kendilerini tanımladıkları ve dışarıya yansıttıkları aynadır.

Türk deyince dünyada çok çeşitli algılar var. Geçmişte farklı günümüzde farklı yorumlar var. Bazı bölgelerde iyi bazı bölgelerde tahayyül edemeyeceğimiz kadar kötü algılar var. Böyle olmasına rağmen dışarıdan bakanlar  tarafından -profesyoneller dışında- çoğunlukla bir kafatası ırkı olarak görülmüyoruz. Günümüzde artık, Türk kavramı bir topluluğu ifade ediyor. Bizi biz yapan şeyler, bu vatanın dört bir yanındaki savunma gayretimiz, daha henüz o kadar taze ki. Asla saldırı değil! Destanlaşmış bir savunma. Koskoca bir imparatorluktan bir avuç toprağa sıkışmış, her gelene, aman dileyene kucağını açmış bir topluluk. Bakın çevre ülkelerimizden zulüm gördükleri için kaçan topluluklara, ırklara ve kavimlere. Ayırmamışız yakın geçmişimizde dahi hiçbirini ne Kürtlüğü, ne Yahudiliği ne de kahverengi teni nedeniyle. Türk deyince acıyla kavrulmuş, hep amansız bir mücadele içinde olmuş ama buna rağmen aman dileyene vurmamış bir topluluk akla geliyor. Gelmeli! Bu nedenle de gurur duymalı Türk diye anılmaktan. Ama asla böbürlenmemeli, ırksal üstünlük taslamamalı. Problemler oluşturmuş, hatta o problemlerin bizzat devlet başında yönetiminde bulunmuş istisnaları zaten kabul etmiyoruz. "Ne mutlu Türk'üm diyene" deyişine biraz da bu açıdan bakılmalı.

Neden mi?


"Ey insanlar!  Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem'in çocuklarısınız, Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadır. Allah yanında  en kıymetli olanınız O'ndan en çok korkanınızdır. Azası kesik siyahî bir köle başınıza amir olarak tayin edilse, sizi Allah'ın kitabi ile idare ederse, onu dinleyiniz ve itaat ediniz.  Kimse kendi suçundan başkası ile suçlanamaz. Baba, oğlunun suçu üzerine, oğlu da babasının suçu üzerine  suçlanamaz.

Dikkat ediniz! Şu dört şeyi kesinlikle yapmayacaksınız:

-  Allah'a hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız.
-  Allah'ın haram ve dokunulmaz kıldığı canı, haksız yere öldürmeyeceksiniz.
-  Zina etmeyeceksiniz.
-  Hırsızlık yapmayacaksınız."

5 Nisan 2013 Cuma

En'am Suresi 151, 152 ve 153. Ayetler (Özet olarak din olgusu - On Emir)

(Ey Muhammed!) De ki: "Gelin, Rabbinizin size haram kıldığı şeyleri okuyayım: Ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Anaya babaya iyi davranın. Fakirlik endişesiyle çocuklarınızı öldürmeyin. Sizi de onları da biz rızıklandırırız. (Zina ve benzeri) çirkinliklere, bunların açığına da gizlisine de yaklaşmayın. Meşrû bir hak karşılığı olmadıkça Allah'ın haram (dokunulmaz) kıldığı canı öldürmeyin. İşte size Allah bunu emretti ki aklınızı kullanasınız."

Rüşdüne erişinceye kadar yetimin malına ancak en güzel şekilde yaklaşın. Ölçüyü ve tartıyı adaletle tam yapın. Biz herkesi ancak gücünün yettiği kadarıyla sorumlu tutarız. (Birisi hakkında) konuştuğunuz zaman yakınınız bile olsa adil olun. Allah'a verdiğiniz sözü tutun. İşte bunları Allah size öğüt alasınız diye emretti.

İşte bu, benim dosdoğru yolum. Artık ona uyun. Başka yollara uymayın. Yoksa o yollar sizi parça parça edip O'nun yolundan ayırır. İşte size bunları Allah sakınasınız diye emretti.
Yanılsama / 2009 -2013