31 Aralık 2013 Salı

Seneyi devriye

Bırakalım eleştirmeyi... En azından olumlu yanlarına gönderme yapalım. Tabi bizim adetimiz olmadığını vurgulamaktan da geri durmayalım.

Ama muhasebe yapılması adına bile güzel bir vesile yılbaşları. Düşünsenize ömrünü hesapsız geçirenler dahi bir senelik bir geriye dönük hesap yapıyorlar. Hoş bunu kendi adlarına yapmıyorlar ama onu da görürüz inşallah.

Güzel şeylere vesile olacak şey de güzeldir! Niyetler amellere göredir diye boş yere söylemiyorlar.

Geçen sene yanlışlıkla bu seneyi kapatmışım. Bugünleri o günden görmüş olmalıyım!

Bir kısmında şöyle demişim:

"Mevlânâ Hâzretlerine kulak verelim;

"Kim daha ziyade uyanıksa o daha ziyade dertlidir. Kim işi daha iyi anlamışsa onun benzi daha sarıdır."

Daha sarı benizli, daha uyanık vakitler...

"Yok olanın yolu, başka yoldur; çünkü aklı başında olmak da başka bir günahtır. Aklı başında oluş, geçmişleri hatırlamaktan ileri gelir. Geçmişin de Allah'a perdedir, geleceğin de. Her ikisini de ateşe vur. Bu ikisi yüzünden ne vakte kadar ney gibi boğum boğum olacaksın?"

Yok olmanın yolunda sağlam adımlarla...

İyi, güzel, sağlıklı ve şükür dolu anlar...

Allah'ım biz birlik ve beraberliği unutmuş, merhamet kapılarını mazlumların yüzüne çarmış kullarını gör ve hatırlat bize... Hatırlat doğru yollarını, birlik ve beraberliği, tekliği..."

Aynı dileklerle ve kendi muhasebemizi de yapacağımız zamalara...

Eğrisi doğrusu

"Yanlış" adamların doğruları savunduğu bir dünya, "doğru" adamların yanlışları savunduğu bir dünyadan çokta farklı değildir.

Not

...sonra herkes tartışmaya başladı. Birbirlerini suçladılar. Arkadan konuştular. Oysa tercihimin sebebi işte tam da bu birliktelikti. Bu beni dışlayan, ötekileştiren, yok sayan birliktelik. Şimdi ve gelecekte dahi giden suçlanır. Benden sonra da bu değişmeyecek. Sanki bir şeyleri değiştirmek için vardıkta değiştiremeden yok olduk!

30 Aralık 2013 Pazartesi

Kalıbının adamı

Öyle bir söz söyle ki altında imzan olmasa da sana ait olduğu anlaşılsın ya da öyle bir karakter koy ki ortaya sana ait olmayan sözler bir çırpıda anlaşılsın.

Şekilci

Kötü olan ölümün kendi değil çoğunlukla şeklidir.

29 Aralık 2013 Pazar

Bekle

Hoyratça tüketmemek lazım kelimeleri
Baba dediğin adam, baban olmalı
Baba gibi olur bazı adamlar
Ama, gibi olur, baba değil
Anne dediğin annenden başkası değil
Çünkü azı çoğu olmaz anneliğin
Annelik bir kelimeden çok daha fazlası
Evlat demeye yelteneceksen birine
Anne, baba olmayı göze almış olmak lazım
Yanılma zor iştir kelimelere hakkını teslim etmek
Sevdiğinden başkasına sevgili dememeli ya insan
Sevgili bilmeli sevildiğini, kelimelere ihtiyaç duymadan
Canım dediğinde birine canın ne olduğunu bilmelisin
Hayatım dediğinin, hayatından sensiz çıkması ihtimal dışıdır
Bunu da bilmelisin, bilmediğini konuşmamalısın
Susmayı da bilmeli bazen insan
Çocukluk ne güzel
Bir, iki, üç, tıp...

28 Aralık 2013 Cumartesi

Mağdur Edebiyatı

Dostum,

Biliyorum siyaset yazmayacağım dedim. Ama dayanamıyorum...

Ülke menfaati yani senin - benim menfaatim, geleceğimiz söz konusu olduğunda susamıyorum.

Defalarca yazdım, söyledim. Bugün iktidar olanların en önemli argümanı mağduriyet. Hangi seçime girerlerse girsinler mağdur olarak girmeyi başardılar. Hatta belki de kendilerini gerçeğin çok ötesinde mağdur göstermeyi başardılar. Algı yönetimini iyi biliyorlar! Ama kimin sayesinde?

Paranoyak hareket ediyorum artık! Ama şu son yolsuzluk olayları da iktidarın algı yönetimi için kullandığı bir fırsata dönüşüyor. Neden mi? İktidar ne kadar hata yapıyorsa muhalefet de üste çıkmak için elinden geleni yapıyor da ondan. Bir yolsuzluk davasında hepimize verilen zarar, iktidarın da yönlendirmesiyle, tüm ülkeyi kaos ortamına sürükleyecek şekle dönüşüyor ve tüm kurumlar sarsılıyor. Bu tirenin arkasına muhalefet de takılıyor. Ekonomi yerle bir... Siyaset zaten çirkin... Ülkede "tü kaka" edilmemiş ne kurum ne de isim kalmadı!

Kısa ve öz söyleyeyim, bırakın şikayetçi olduğunuz bu iktidar bir seçime de mağdur girmesin! Emin olun bu halk mağrur olanı sevmez... Bugün iktidarın karşısına konumlanan herkesin ortak sorunu aşırı kibirli ve mağrur olmalarıdır. Aslında bunu fark edemiyor olmak çokta ilginç değil! Çünkü kibir önce üzerinde taşıyan insanı kör eder. İktidarın kibrinden bahsedecek olanlara da algı yönetimi diyor ve susuyorum...

Not: Bu bir iktidar destekçisi yazısıdır.

Diğer not: Her hırsızın önce sol, hırsızlıkta ısrar etmesi durumunda da sağ eli kesilmelidir!

Nokta.

26 Aralık 2013 Perşembe

İsimsiz Kahramanlar Ülkesi

Dostum, yine sana yazmak istedim.

Bugünlerin benzerleri dün yaşandı, bugün yaşanıyor ve yarın da büyük bir ihtimalle yaşanacak!

Yapamıyoruz!

Olmuyor!

Mutlaka bir isme, önde yürüyecek birine ihtiyaç duyuyoruz. Öyle ki bu ismin sahibi bazen okyanuslar ötesinde ve hatta geri dönmeyecek bir geminin yolcu listesinde bile olabiliyor!

Ak Parti Erdoğan'sız düşünülemiyor. Ülke batar hafazanallah! Ana muhalefetimiz şimdilerde Kılıçdaroğlu olmadan asla modunda. Cemaatler ise her daim bir "efendi"ye muhtaç!

Ülkenin iplerini elinde bulundurduğu iddiasındaki kuklacılar dahi görünür olabilmek için kendileri ile yarışıyorlar.

İsimsiz kahramanlar edebiyatı ise her daim en iyi satış yapan hikaye oluyor.

Oysa sokaktaki kestanecinin bile hayali isim yapmak. Alanında tanınmak!

İnternet suçları üzerinde uzmanlaşmış "anonymous" diye bir gurup var. Onlar dahi isim getirecek eylemler yaparak adlarına yakışmayacak şekilde kendilerini duyurmaya çalışıyorlar. Etrafınıza bakın, az biraz bilgisayardan anlayan muhalif ruhlu, bir çok "salak" göreceksiniz ben de onlardanım diyen.

Internetteki anonimlik yani isimsizlik zaten başlı başına bir inceleme konusu... Alkol kadar tehlikeli sonuçları olabiliyor. Anonimliğin arkasına saklanan yüzbinler hatta milyonlar bulmak mümkün bu ülkede!

Böyle olunca tabii balığın nereden koktuğu da tartışmalı hale geliyor.

Kabahat kürk oluyor fakat kimse giymek istemiyor!

Ülke ilkesiz olabiliyor fakat "efendisiz" olamıyor...

İsim yapma, kendini öne çıkartma konusunda kendimize de bir bakalım! Mesela, başınızı hafif öne eğdiğinizde ayakkabılarımızdan yansıyan kendi silüetimizi görüyor muyuz? Evimizde, arabamızda ve hatta çantamızda tek amacı size bizi göstermek olan kaç tane ayna var? Hiç gurup olarak yaptığımız bir işin altına bireysel imza attık mı? Bu soruların cevapları ne kadar ben merkezli olduğumuzun ya da olmadığımızın göstergesidir. Ben diyen insandan korkarım!

Dostum, kişi ve uygulamaları geçici, ilkeler kalıcıdır. İlkeli olan adam hayattayken de sonrasında da desteklenir ve güzel sözle anılır! Kendi göçse de ilkeleri yaşadığı sürece sıkıntı yoktur. Ancak ilkesiz adam ise öldükten sonra dahi zelildir.

Bu hafta başladığım bir kitap şu cümleyle açtırıyordu kapağını: "Hakikatı bulan, başkaları farklı düşünüyorlar diye, onu haykırmaktan çekiniyorsa, hem budala, hem de alçaktır. Bir adamın "benden başka herkes aldanıyor" demesi güç şüphesiz; ama sahiden herkes aldanıyorsa o ne yapsın?" Devamında bir yerde Publius Syrus'dan bir alıntı yapıyor: "Suçluyu affeden hakim, kendini mahkum etmiş olur."

Bir eylemin amacı ve sonucu bir bütün içinde değerlendirilmelidir. Bütüne zarar veren eylem bireye faydası olsa dahi kötü ve ilkesizdir! Bugün bazı ilkelerin peşinden giden ve o ilkeleri koruyanları korumak da benim olduğu gibi senin de görevindir.


24 Aralık 2013 Salı

Körlük hissi

Aydınlığın merkezi bir ışık kaynağıdır, karanlığın ise bir merkezi yoktur fakat ikisi de bakanda körlük hissi uyandırır.

23 Aralık 2013 Pazartesi

İstikrar

Bağzıları için gün...

Sabah:

Parti de cemaat de iyi! Adalete güven esas!

Öğlene doğru:

Cemaat iyi, parti kötü! Adalet bağımsızdır dokunulamaz, sadece az biraz cemaatin kontrolündedir!

Öğlen:

Parti iyi, cemaat kötü! Adalet bağımsızdır dokunulamaz, sadece az biraz hükumet etkisi vardır!

İkindi:

Parti de cemaat de kötü! Adalet bağımsız olmalıdır ancak bir taraftan cemaat diğer taraftan parti kontrolündedir!

Akşam:

Ülkede muhalefet yok! Yeni slogan: Tam bağımsız, tarafsız yargı! İstikbal yeni dosya ve kasetlerdedir!

Yatsı:

Parti de cemaat de muhalefet de yargı da kötü! Ülkede tek güvenilir kurum var; sarsılmaz Türk Ordusu!

Ertesi sabah:

Yaşasın tam bağımsız, demokratik Türkiye! İmza: ABD Büyük elçisi!

Günün sonunda tüm Türk kurumları kötüdür! Yüce ve dokunulmaz dershaneler dahi!..

...ve elimizde kalan "nur" topu gibi yeni bir krizdir! İşte istikrar da buradadır! Her ne olursa olsun ülkenin içini de dışını da -benim gibi cahil birinin bile görebildiği oyunlarla- defaatle karıştırmak ancak bu istikrarı korumakla mümkün olabilir!

Hatırlayana 60, 70, 80, 90, v.d.

20 Aralık 2013 Cuma

Selam!.. (Furkân Sûresi 63. Ayet)

"Rahmân'ın kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller onlara laf attıkları zaman, "selâm!" der (geçer)ler."

Selam, son günlerde sesi fazlasıyla çıkan tüm müminlere ve mümin gibi görünenlere!..

19 Aralık 2013 Perşembe

Kirli Gündem

Yolda yürürken dahi başımı kitabımdan kaldırmak istemiyorum artık. Bu nedenle yerlere döşenmiş sarı "kör" kılavuzlarını kullanabilmek adına izin isteyeceğim yetkili merciyi arıyorum!

Elimdeki bastonla olmasa da kitapların kılavuzluğunda dolaşmak istiyorum dış dünyada... Kapalı gözlerle okuyabileceğimi bilsem bazen hiç açmayayım gözlerimi diyen düşüncelere kapılıyorum.

Haber sunucuları, siyaset ya da spor yorumcuları, hatta siyasetçi ve sporcular konuştukları yerlerde ellerinde kitaplarla çıksalar kürsüye ne güzel olur. Mesela bir teknik direktör hakemin kötü yönettiğini, rakibin kırıcı ve sert oynadığını düşündüğü bir maçtan sonra çıksa basın toplantısında Don Kişot okusa! Gurup toplantısında çıkıp konuşacak bir genel başkanın elinde Mesnevi ya da Yunus Külliyatı olsa çok şey kaybeder miyiz gerçekten?

Tamam kitap okutma fikri biraz uçuk gelmiş olabilir. Şiir okutalım o zaman. Yok o da mı olmaz? Şarkı, türkü söyletelim! Altından geçilmediği sürece söğüt dalına yuva yapmış bir mandadan kime zarar gelir ki! Gönülden gönüle kurulmuş köprülerden bahseden bir türkü kimi yaralayabilir? Kim zarar görür bir meclis konuşmacısı kürsüde Mohsen Namjoo'nun sevdiğinin rüzgarda dalgalanan saçlarına özlemini dile getirdiği şarkısını mırıldansa? Kim? Maç sonrasındaki basın toplantısına; rakip takım oyuncusuna "Yorulursan yaslan bana" diyen bir oyuncuyu çıkartsak birçok yanlış bilinen doğrumuz sarsılmaz mı? Jokeyler at binmek yerine oturup sohbet etseler atlarıyla... Ne kaybederdik?

Ses sanatçıları mesela biraz sussa konserlerde, evrenin müziğini dinlesek hep beraber! Yıkılmaz mı algılarımız? Davulcu çıksa daha fazla vurmayacağım bu gergin aletlere dese, gitarist çekiştirmeyeceğim bu telleri diyerek kenara bıraksa gitarını... Güzellik yarışmasındaki kız "Artık balinalar ölmesin!" dediğinde hep beraber üzülsek! Bu kadar kirlenir miydik sahi? Koşmasak kapıları kapanan metroya!.. Şöyle kalabalığın ortasında durup öne eğsek başımızı bir süreliğine... Sürekli yapageldiklerimizi terk etsek bir süreliğine. Sırf aradaki farkı görme için olduğumuz kişi gibi davranmazsak bir süre dünya da dönmeyi mi durdurur?

Ne bileyim? Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil! Kitap dediğin başımı gömdüğüm kum. Şarkılar dediğin kulaklarımdaki pamuk. Dedikoduyu "ölü arkadaşının etini yemek" olarak niteleyen bir kitabın ümmeti canlı canlı birbirini yiyor! Bana, bize susmak düşüyor! Kusura bakmayın ama bu elbise üzerimize hiç yakışmıyor...

Neydi? Nasıldı?

Sahi o sarı kılavuz taşlarını kullanmak için kimden izin alıyorduk?

17 Aralık 2013 Salı

... buz gibi soğurum sizden!

Hatırlatmayın...

Bir de mezarlığa yazmışlar "Her canlı ölümü tadacak"mış! Birde bunun nefis'li olanı varmış! "Her nefs ölümü tadacak"mış!

Kaldırın oradan o "yazıyı"...

Ne çirkin "cümle" o!..

Boğazın dibinden tünel geçirilmiş, gökdelenlerin yakında birbirini deleceği bir Türkiye'de ve yüzyılda hala nelerden bahsediyorsunuz! Ne çirkin! Adamlar bırak dünyayı, denizin dibine kazık çaktılar! Ben neden göçecekmişim! Estetik ameliyatı var. Yaşlanmayı gizleyen, geciktiren kremleri var. Hiç olmadı badana boya malzemeleri var!

Gencecik adamların, kadınların ağzında ne çirkin bir kelime ölüm! Hiç yakıştıramıyorum!

Hatırlatmayın!.. İstemiyorum!..

Unutmadan bugün de 17 Aralık! Düğün günü, hani beyazlar içinde adamlar kendi etraflarında dönüp dans ediyorlar. İşte o gün! Ne eğlence ama ya!.. Kafa bi dünya olur inan ki!.. Gerçi o soyunur gibi dansları ve kafalarındaki külahları falan hiç anlamıyorum! Ama olsun eğlenceli!..

O "uzun kaval"ın sesini de çok beğeniyorum! Ama modern müziklerin arasında daha çekici. Böylesi biraz "banal"!

Neydi ya bir de çok satanlar listesine girip çıkan bir kitabı vardı hani! Heh hatırladım; Şems'in gözyaşları. Yok yok Aşkın Gözyaşları mıydı? Aman neyse... Kimin okumaya vakti var ki! Yakında nasılsa filmini yaparlar.

Ne diyordu sahi o fırıl fırıl dönülen dansın hocası?!

"Ölüm, kimin nazarında tehlikeyse "Tehlikeye atılmayın" emri de onadır. Fakat birisinin nazarında ölüm, hakikat kapısının açılışından ibaret olursa ona... "Haydin, çabuk olun" hitabı gelir. Ey ölümü görenler, uzaklaşın.... Ey haşri, dirilmeyi görenler, çabuk olun!"

Yok canım o neşeli adam böyle şeyler söylemez!.. Uydurdum herhalde...

Ha bir de babasının mezarı üstüne türbe yapılmasına izin vermemiş "Gökyüzünden daha güzel çatı mı var?" diyerek. Kendisi öldükten sonra yapmışlar türbeleri... Ama iyi ki yapmışlar!

Aman neyse hadi kop kop kopalım biz! Bu gece düğün gecesi...

12 Aralık 2013 Perşembe

Destek

Herkes hayatı boyunca yalnızca bir tek yanlışa karşı çıksa ve bir tek doğruyu desteklese yer küremizde hiç yanlış kalmaz, doğrularda paylaşılamazdı!

9 Aralık 2013 Pazartesi

İnsan ilişkileri

Sevginizi de düşmanlığınızı da göstermekte aceleci ve uç davranmayın, zira insanoğlu büyüklüğü ve yapısı farklı aynalar gibidir ve bu aynalardan yansıyacak olanlar beklentilerinizle uyuşmayabilir.

6 Aralık 2013 Cuma

Çalışma Hayatı (6 Aralık 2013 Cuma Hutbesi)

Değerli müminler!

Toplum içinde yaşamanın insana yüklediği bazı hak ve sorumluklar vardır. Haklara saygı göstermek her insanın asli görevidir. Haklar içinde önemli bir yeri olan emeğe saygı da İslam’ın üzerinde önemle durduğu hususlardandır. Yüce Allah, emeği bir hak olarak kabul etmiş, emeğin hem maddi hem de manevi karşılığının olduğunu birçok ayette beyan etmiştir. Yüce Rabbimiz Kuran-ı Kerim’de: “İnsan için ancak çalıştığı vardır. Şüphesiz onun çalışması ileride görülecektir[1] buyuruyor. Bu ayetlerle, Mevla’mız gerek dünyada, gerekse ahirette bedeni ve fikri hiçbir emeğin karşılıksız kalmayacağını vurgulamaktadır. Bir kutsi hadiste ise, Allah Teâlâ kıyamet gününde kendisine verdiği sözü tutmayanın, çalıştırdığı işçiye emeğinin karşılığını vermeyenin hasmı[2] olacağını ifade etmektedir.

Sevgili kardeşlerim!

Ahlaki değerlerle bezenmiş müteşebbis çalıştırdığı işçinin ücretinin insani ihtiyaçlarını karşılayacak bir düzeyde olmasına özen göstermeli, fırsatçılıktan kaçınmalı, hak kaybını engellemeli, çalışanların ücretlerini tam ve zamanında ödemeli, çalışana gücünün üstünde iş vermemeli, onu bir rakip veya üretim aracı değil, emeği ile işine katkı sağlayan bir arkadaşı olduğunu unutmamalıdır. İş ortamında kullanılan araç ve makineler için gerekli olan güvenlik tedbirlerini almalı, her insanın maddi ve manevi ihtiyaçları için de gerekli olan mekân ve zamanı ayarlamalıdır.

Aziz Kardeşlerim!

Sevgili peygamberimiz (s.a.v): “Çalışan kişi de işverenin malının koruyucusudur[3] buyurmaktadır. Bu tavsiye ışığında işçiler de aldıkları ücretin helal olması için verilen işleri zamanında ve istenilen standartta yapmaya özen göstermeli, yaptığı işi sağlam ve güzel yapmalı, çalıştığı müessesede üretim araçlarını korumalı ve onlara kendi malları gibi davranmalıdır.

Değerli kardeşlerim!

İslam, çalışma hayatında sınıflar arası hâkimiyet mücadelesini değil, karşılıklı hak ve adalete dayalı ilişkilerin sürmesini, diğerkâmlığın hâkim olmasını tavsiye etmektedir. Böylece dinimiz, çalıştırdıklarına zulmeden, onlara tepeden bakan, küçümseyen işverenler ile işverenin malında gözü olan, çalıştığı kurumda, kendi menfaatlerini ön plana çıkaran işçiyi, kınamaktadır.

Yüce Dinimiz İslam, iş hayatında çalışma barışının olmasını, karşılıklı haklara azami riayet edilmesini, kişisel hak ve özgürlüklerin kısıtlanmamasını öğütler. Fani dünyada her şeyin mutlak sahibinin Allah olduğunu, insanların işveren ve işçi olarak emanetçi olduklarını hatırlatır. Yüce Allah işçi işveren olarak birbirimizle kenetlenmeyi, daha güzel üretimler yapmayı ve helal kazançlar elde etmeyi nasib eylesin.

6 Aralık 2013 İstanbul Cuma Hutbesi

1 Necm, 53 /39, 40 
2 Buhari, “icare” 10 
3 Buhari, “istikraz” 20 

4 Aralık 2013 Çarşamba

Yanlış

Bir şeyi eleştirdiğinizde en sert tepki verenlere iyi bakın zira eleştirdiğiniz şeyin gerçekten kusurlu olduğunu en iyi onlar bilirler ve bir şekilde o yanlışın içindedirler.

2 Aralık 2013 Pazartesi

Mahalle baskısı (Kıldan tüyden meseleler...)

Dostum,

Son zamanlarda o kadar baskı altındaydım ki sorma gitsin. Vakti zamanında başörtülüler bile benim kadar baskı görmemişlerdir!

Olmadığında kendimi çıplak hissettiğim sakalımdan bahsediyorum. Sakalıma olan bu takıntıyı anlamakta da gerçekten zorluk çekiyorum. Öyle bir mahalle baskısı vardı ki üzerimde artık kusacağım. Uzunca bir süredir "Ne zaman keseceksin?" sorusunun bir sürü türevi ile karşılaşıyordum. İşi şakaya vurup "Dur! Seni de listeye yazıyorum." diyordum. Geçen gün birine "Seninle dokuz yüz bilmem kaç oldu" dedim. Ciddiye aldı! Şaşkınlığı çok enteresandı.

Üniversite zamanında da uzun saçlarım sürekli tartışma konusu olurdu. Yakın bir dönemde -doğru düzgün kullanma şansı bulamadığım- motosiklet merakım eleştiri konusu olmuştu. Bir zaman önce müziğe merak salmış -nedense hiç beceremedim- bu nedenle sağ elimin tırnaklarını biraz uzatmıştım. Yine tahmin edersin ne olduğunu. Ne kötü şey şu mahalle baskısı...

Velhasıl bu hafta sakalımla vedalaştım ve çıplak gibiyim... Kızlar ne hissettiğinizi çok net anlıyorum.

28 Kasım 2013 Perşembe

Mağrur olma padişahım senden büyük Allah var!

Bu ünlü deyişi alıp aklımızın bir kenarına yerleştirelim. Karşımıza çıkan her fırsatta da ilk hatırlanacaklar listesine yazalım.

Hükûmetin aşırı güçlenmesine yönelik eleştirilerimi ve endişelerimi de desteklediğim politika ve uygulamalarını da burada çokça yazdım. Cemaat önderi olarak gördüğüm Gülen'in bazı görüşlerini de burada birkaç kez eleştirmiştim. Özellikle Filistin ve Mavi Marmara konusundaki açıklamaları ile İsrail'i savunan düşüncelerinin hiçbirine katılmadığımı hatta telin ettiğimi de belirtmiştim. Bunları aşağıdakileri okumadan önce göz önünde bulundurun.

Malumunuzdur çokça okudum (28 yıl.) Çokça çalıştım (17 yıl.) Hala bir arpa boyu yol gidemediğimi düşünüyorum. Burada daha önce değinmiştim; 27 yaşıma kadar yaptıklarımın, çalıştığım iş kolunun en iyilerinden, tanınmışlarından biri olmak gibi bir hedefim vardı. Şükür ki bu hedefleri ıskaladım. Ancak bu ıskalama çok önemli ve değerli olduğunu düşündüğüm bir anlayışı da beraberinde getirdi: haddini bilmek! Bunu okumaya devam ettiğinizde daha da iyi anlıyorsunuz. Okuduklarınızın yanında okuyamadıklarınızın çokluğu sizi büyüklüğü ile ezer. Bunu anlamak için büyükçe bir kütüphaneye gidin ve ortada durup kendi etrafınızda bir tam tur dönün. Muhtemelen binde birini dahi okumamışsınızdır. Milyonlarca eser barındıran kütüphaneler var. Matematik moda ya bugünlerde; 1.000.000 (Yazıyla: Bir Milyon) eser kayıtlı olan bir kütüphanedeki kitapların binde birini okumuş olmanız için en az 1.000 (Yazıyla: Bin) tanesini okumuş olmanız gerekir. Aldanmayın milyonlarca dediğimde birden çooook fazla olduğunu kastetmiş oluyorum! Sayıdan da önemlisi ne okuduğunuz ya neyse...

Şimdi hiç uzatmadan, kısa ve öz olarak bir kez daha görüşümü yineleyeyim: Gençlerimizin gençliklerini ve ailelerinin maddiyatını sömüren dershane mantığının yıkılmasını istiyorum. Evet bu zihniyetin "yıkılmasını" istiyorum! Neden mi? Çok basit; nasıl çok güçlenen iktidara buradan defalarca karşı çıktıysam, çok güçlenen ister cemaat ister tarikat olsun yine karşı çıkarım da ondan. Buradan gelen parayla çok faydalı hizmetleri yerine getirdiklerini söylemeleri de beni bağlamaz. Benim yıkılmasını istediğim şey; gençlerimizin çalınan gençliklerine değer verilmemesi, eğitim sistemimizin (üniversiteler dahil) üretken ve hayal kurabilen bireyler yetiştirememesiyle ilgili. Elindeki gücü kaybetmemek uğruna bas bas bağıran bir mantığı ne olursa olsun destekleyemem! (Meseleyi önce PKK isteğine, sonra asker tebliğine bağlayan yaklaşım tarzı bunun en güzel örneği...)

Futboldan da bir örnek vereyim hadi. İyi oynayan bir takımı seyretmek zevklidir. Ama karşısındaki Galatasaray'a 6 gol atmış, yetmemiş rövanşta bir 4 daha atmış Real Madrid'ten hiç hoşlanmam. İyi oyunuyla galibiyeti hak etmiş dahi olsa... Elinde olan güçle karşısındakini ezen zihniyeti desteklemem mümkün değil! Ezik psikolojisi işte, hep ezilenin yanında olmayı tercih ediyorum. Evet, ezilen benim dinimden ya da milletimden olmasa da fark etmez. Hele ezenin benim milletim ya da dinimden olmasını asla kabul etmem.

Geçen sene Gazeticiler ve Yazarlar Vakfı'nın (Hizmet'in resmi organı da diyebiliriz) bir açıklaması üzerine Hizmet ve AK Parti başlıklı bir yazı yazmış ve sonlarına doğru "En basitinden "Hizmet nedir?" sorusunun cevabını alabileceğimiz ve belki 5 ya da 10 sene sonra "bunu diyordunuz ama bakın şimdi ne oldu?" diyebileceğimiz bir metne 10 dakikanızı ayırıp okuyun." demiştim. 5 - 10 sene gibi uzun bir süre vermiş olmama rağmen üzerinden daha 1 sene geçmeden geldiğimiz şu nokta herhangi birimizi hoşnut ediyor mu? Hali hazırda, görüşlerine değer verdiklerini söyledikleri önderlerini bile dinlemiyorlar.

Şu an ülkede maddi çıkarı olan herkes cemaat"çi" ve bu cemaatte kendilerinin çok güçlendiği sanrısını oluşturuyor. Bu nedenle bir kez daha hatırlatmak istiyorum: "Mağrur olma padişahım senden büyük Allah var!"

Bir de şunları okuyalım:

"Andolsun, size yeryüzünde imkan ve iktidar verdik. Sizin için orada birçok geçim imkanları da yarattık. Ama siz ne kadar az şükrediyorsunuz!" 7. Sure (A'râf Suresi), 10. Ayet

"Yeryüzünde haksız yere büyüklük taslayanları âyetlerimden uzaklaştıracağım. (Onlar) her âyeti görseler de ona iman etmezler. Doğru yolu görseler onu yol edinmezler. Ama sapıklık yolunu görseler onu (hemen)yol edinirler. Bu, onların, âyetlerimizi yalanlamaları ve onlardan hep gafil olmaları sebebiyledir." 7. Sure (A'râf Suresi), 146. Ayet

"Sonra, nasıl davranacağınızı görelim diye, onların ardından yeryüzünde sizi onların yerine getirdik." 10. Sure (Yûnus Suresi), 14. Ayet

"Onlar öyle kimselerdir ki, şâyet kendilerine yeryüzünde imkan ve iktidar versek, namazı dosdoğru kılar, zekatı verir, iyiliği emreder ve kötülüğü yasaklarlar. Bütün işlerin âkıbeti Allah'a aittir." 22. Sure (Hac Suresi), 41. Ayet

"Rahmân'ın kulları, yeryüzünde vakar ve tevazu ile yürüyen kimselerdir. Cahiller onlara laf attıkları zaman, "selâm!" der (geçer)ler." 25. Sure (Furkân Suresi), 63. Ayet

"İşte ahiret yurdu. Biz onu yeryüzünde büyüklük taslamayan ve bozgunculuk çıkarmayanlara has kılarız. Sonuç, Allah'a karşı gelmekten sakınanlarındır." 28. Sure (Kasas Suresi), 83. Ayet

"Küçümseyerek surat asıp insanlardan yüz çevirme ve yeryüzünde böbürlenerek yürüme! Çünkü Allah hiçbir kibirleneni, övüngeni sevmez." 31. Sure (Lokmân Suresi), 18. Ayet

"Âd kavmi ise yeryüzünde haksız olarak büyüklük taslamış, "Bizden daha güçlü kim var?" demişlerdi. Onlar, kendilerini yaratan Allah'ın onlardan daha güçlü olduğunu görmediler mi? Onlar bizim âyetlerimizi inkâr ediyorlardı." 41. Sure (Fussilet Suresi), 15. Ayet

"İnkâr edenler ateşe sunuldukları gün, (onlara şöyle denir:) "Dünyadaki hayatınızda güzelliklerinizi bitirdiniz, onların zevkini sürdünüz. Bugün ise yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızdan ve yoldan çıkmanızdan dolayı, alçaltıcı bir azapla cezalandırılacaksınız." " 46. Sure (Ahkâf Suresi), 20. Ayet

... ve daha nicelerini, okuyup anlayanlar için.

27 Kasım 2013 Çarşamba

Şizofren

Özel biriyim ben, seçilmişlerden biri
Herkesin sadece bir gerçekliği varken
Benim en az iki seçeneğim var aynı anda
Evet, bir şizofrenim ben
Kafamın içinde binlerce ses
Her biri ayrı tonda ayrı kişiliklerde
İki gerçeklik var dünyamda
Biri gerçek gerçeklik olmalı
Çünkü sen varsın yanımda
Diğeri ikinci gerçeklik
Bunda sonu aynı hep hikâyemin
Sadece şekli değişiyor ölümümün
Kafamın içinde binlerce ses
Ama görüşleri aynı hepsinin
Bir kötü yanı var bu durumun
Hepsi aynı anda bağırıyor
Kafamın içinde yankı yankı
İşte O işte, koş peşinden
Bırakma onu, öleceksin yoksa
Yanacaksın soğuktan, donacaksın ateşten
Hep bir ağızdan bağırıyorlar içeriden
Bırakma onu, öleceksin yoksa
Evet, bir şizofrenim ben
Ama tek bir görüş yankılanıyor kafamda
Haykırıyorlar hep bir ağızdan
Bırakma onu, öleceksin yoksa
Evet, bir şizofrenim ben

16 Kasım 2009, İstanbul

17 Kasım 2013 Pazar

Eğitim

Ne terör ne de dün Diyarbakır’da yaşananlar, ne AB ne de ABD ile ilişkilerimiz. Bu ülkenin kendi sınırları içinde de dışında da en büyük problemi eğitimdir. Yaşadığımız tüm sorunların temelinde de öncesinde de sonrasında da eğitim sistemimizdeki bozukluk ve aksaklıklar vardır. Yani bu en temel sorunumuzu halletmeden hiçbir şeyi düzeltemeyiz. Bu sorun öyle cumhuriyet dönemi ile ilişkilendirilebilecek kadar kısa bir tarihe sahip değildir. Kökleri Osmanlı’nın çöküşünü hazırlayan hatalara kadar uzanır. Ama bu konulara tek tek değinecek ya da hepsine çözüm önerecek kadar derin bilgiye sahip değilim. Bir tek konu var gündemimde şu an; dershaneler.

Cemaatin/hizmetin başını çektiği bir gurup şiddetle karşı çıkıyor dershanelerin dönüştürülmesine, dönüşmeyenlerin kapatılmasına. İşin ilginç yanı bu savaşta düşman kardeşler birlik olmuş durumda. Hürriyet, Zaman gazetesinin en büyük destekçisi oldu. Cemaatin yayın organları bir haftadır hükümete etmedik laf bırakmadı. Bunların hepsini Allah’a havale ediyorum. Hiç birini burada anmayacağım.
Şimdi internette bir resim dolaşıyor dershanelerin neden kapanmaması gerektiğine dair kıyaslamalar var!


Baştan başlayarak cevaplayayım:

1. Dershanelerin bedeli Anadolu’da 1.500-2000, büyükşehirlerde 3.000-4.000 TL. Orta halli bir kolejin fiyatı ise büyükşehirlerde 12-30 bin TL arası.

Bir kere sadece büyükşehirlerdeki kolejlerin rakamlarını alarak adaletsiz bir kıyaslama yapılıyor burada. Evet, bu durumda dahi aradaki fark 3 – 8 kat gibi büyük… Ancak madem amaç para kazanmak değil, ihtiyaç sahiplerini bu okullarda burslu okutabilirsiniz. Beğenmediğiniz taslağı iyileştirmek adına bir takım öneriler sunabilirsiniz. Örneğim bir öğrencinin devlete maliyeti de yıllık 5.000 TL ise bunu rahatlıkla destek olarak ödeyebilir. Böylece hem devlet okullarının yükü azalmış olur hem de çift taraflı olarak kalite artmış olur. Ayrıca bu okullar yine burslu öğrenci almaya devam edebilir.

2. Tam tersine dershaneler fırsat eşitliği sağlanıyor. Koleje gidemeyen öğrenciler makul bir ücretle dershaneye giderek aradaki farkı kapatıyor.

Sorunlu bir bakış açısı da bu. O makul ücretle eğitim yapıyor denilen dershaneler bilmem kaçıncı sınıf eğitim veriyorlar. Ayrıca koleje giden öğrencilerin elleri de armut toplamıyor değil mi? Siz birkaç bin liralık eğitim desteğinden bahsederken zenginlerin bu eğitimden hiç faydalanmadığını varsayıyorsunuz. Eğer herkes bu eğitimi alıyorsa bunun eğitim sistemine paralel bir yapı oluşturmadığını iddia etmek tam anlamıyla safdilliktir. Şöyle ki; denildiği gibiyse ve devlet okullarının eğitimi bu kadar kötü ve kolejlerin eğitimi bu kadar iyiyse tüm üniversitelerin kontenjanları kolejli çocuklarla dolardı. Çünkü “süper” kolej eğitimlerinin üstüne bir de o “muhteşem” dershane eğitimlerini alıyorlar. Yani dershaneler ancak çocuklarımızın çalınan gençliklerinde fırsat eşitliği sağlayabilirler!

Bunlardan ayrı olarak şunu düşünelim; tüm dershaneler bir anda kapatılsın ve herkes okullarda aldığı eğitimle sınavlara girsin. Ne olur? Herkes aldığı eğitim kadar başarılı olur öyle değil mi? Bu da bir eşitsizliğe neden olur! Bu sav başından, kökeninden çürük! Çünkü daha iyi okul imkânına kavuşabilenler daha iyi dershane eğitimine de kavuşabilirler. Bu nedenle dershanelerin varlığı hiçbir zaman terazilerin kefesini dengeye sokamaz. En azından bu bakış açısıyla…

Hadi bir öneri daha getirelim. Fırsat eşitliği sağlamak isteyen dershaneler için ücretsiz hizmet vermek koşulu ile açık kalabilsinler. Ne de olsa amaç özellikle doğu ve güneydoğu illerinde adaleti tesis etmek ve oradaki gücü yetmeyen insanların okumalarını, dağa çıkmamalarını sağlamak! Hodri meydan!

3. Milli Eğitim Bakanlığı’nın yaptığı araştırmada 3 bin 10 dershaneden 263’ünün dönüşüme hazır olduğu ortaya çıktı.

Burada da yanlış bilgilerle cevap verilmeye çalışılmış. Basit bir araştırma ile 2011 yılı rakamlarıyla dershane sayısının 4.000’den fazla olduğunu bulabilirlerdi. Hadi diyelim ki rakamlar doğru olsun. Ancak 2009 yılından beri hazırlanmaları için uyarılan, sürekli olarak ertelenen bu işlem artık yapılmalıdır. Tersten başlamak gibi gelebilir. Sınav sistemi dururken dershaneleri kaldırmanın mantığını sorgulayanları bir nebze olsun anlıyorum. Ancak sınavın okulda öğretilenlerden yapılmıyor olması bir garabet. Bunun okullarla ilgisi yok! Dershaneler öğrencilere zekâ ya da hayat bilgisi anlamında hiçbir şey katmıyor. Cemaat dershanelerin biz onlara ahlaklı olmayı ve dinlerini öğretiyoruz savunmasını Allah’a havale ediyorum. Oraya gelen çocukların çoğunun anne – babası kendini size yakın gördüğü için orayı seçiyor. Küçük bir örnek vereyim; benim dershane geciken dershane taksitimi, kefenliği olarak sakladığı bileziğini bozdurarak vermiştir annem. Biraz gecikmesine bile müsamahası olmayanlar utansın!

4. Hâlihazırdaki özel okulların kontenjanlarının yüzde 40’ı boş. Devlet, özel okulları önemsiyorsa neden desteklemiyor?

İşte bu taslakla destek getirmeye çalışıyorlar. Bunu bilip de paylaşmamak tam olarak ikiyüzlülük! Eğer taslakta yoksa bile, cemaat hükümete iddia ettiği kadar yakınsa, terör ya da oy kaybı ile tehdit edeceğine çalışmalarına katkıda bulunsun. Yeni kurulan okullar da üniversiteye girişte başarı vadetsinler. Örneğin; “Sınav sisteminde tecrübeliyiz!” çok iddialı bir slogan olabilir bu okullar için. Milli eğitim müfredatı yanında pekâlâ sınav hazırlığı imkânı sunabilirler. Böylece öğrenciler ve veliler hem okula masraf yapıp hem de dershane ücretini ödemezler. Okullarında kontenjanı boş kalmaz! Aynı zamanda öğrencilerimiz de hayatların en güzel zamanlarını biraz da kendilerine ayırabilirler. Mesela biraz daha fazla kitap okuyabilir, daha fazla film izleyebilir, kendilerini geliştirmek adına ne varsa daha fazla yapabilirler. Hiçbir şey yapmasalar sırf gökyüzünü seyretseler ve hayal kursalar bile daha kârlı olurlar.

5. Şu anda atama bekleyen öğretmen sayısı 250 binden fazla. Bu durumda dershanelerden gelecek 50 binden fazla öğretmene iş bulmak mümkün mü?

Bu konuda da kısmen haklı eleştirenler. Ancak dershanedeki birçok hocanın öğretmenlik mezunu olmadığının hatta bazılarının pedagojik-formasyonları dahi olmadığının farkındalar. Ancak işlerine gelmiyor. Gerçi bu açıdan baktığımızda dershaneler kapansa da kapanmasa da bu kişiler dönüşümden sonra işsiz kalacaklar. Bu açıdan bir çözüm üretilmeli… Bu da işin özünde mesleki ihtiyaçlara göre üniversite kontenjanı açarak halledilmesi gereken bir şey!

Şimdi beni peşin yargılarla yargılayacaklar. Ama şunu baştan söyleyeyim; yurt içinde ve dışındaki eğitim çabalarının tamamını takdir ile karşılıyorum. Ancak özverili bir şekilde o kurumlarda üç beş kuruş paraya çalışan gönül – hizmet erbabı ile burada yumuşak koltuklarından savaş naraları atanları bir kefeye koymamı da kimse beklemesin. Delikanlı gibi çıkın deyin ki bu dershaneler o okulların parası ve tüm dünyadaki hizmet işlerini görüyor. Ama diyemezsiniz çünkü o zaman da himmet toplantıları açığa düşüyor. On binlerce esnafın, iş adamının yaptıkları hemen unutuluyor.  Olmuyor yani dershaneler konusunda neresinden tutsanız elinizde kalıyor. Bir kere bu şiddette bir saldırı yaparken haklı olma ihtimaliniz hiç yok!

Dershaneleri, ahlaklı ve temiz bir nesil yetiştiren yegâne yerler olarak sunmanızı da ayrıca kınıyorum!
Bir uyarı da dershane karşıtlığım nedeniyle beni hükümet şakşakçılığı ile suçlayacak olanlara gelsin; benim dershane karşıtlığım 1997 yılından kalmadır. Yani kendi dershane yıllarıma dayanır!

Farkındaysanız yine konu eğitim ve öğretim tartışmasından çok başka bir yerden yürütülüyor. Gençlerin yaşam kalitelerinden hiç bahsedilmiyor. 16-17 yaşında bir genç haftanın 7 günü günde neredeyse 18-20 saat hiç durmaksızın hayatını şekillendireceği yanlış zannıyla bir sınav sisteminin çarkları arasında eriyor. Dershane severler de “Biz sistemin açığını kapatıyoruz” safsatasında ısrar ediyorlar. “Olmasaydın olmazdık!” demenin başka bir sürümü…

Son olarak şunu da söyleyeyim; bu ülkenin ve dünyanın eğitimden daha önemli olan sorunu ancak ölümdür. Çünkü ölümün olduğu yerde daha ciddi hiçbir şey konuşulamaz. Örnek mi? Filipinlere bakalım ve biraz silkinip kendimize gelelim...

15 Kasım 2013 Cuma

Olmak ya da olmamak!..

2011 rakamlarına göre sayıları 4.000'i (yazıyla:dört bin), çalışan sayısı 70.000'i (yetmiş bin), müşteri sayıları 1.200.000'i (yazıyla: bir milyon iki yüz bin) geçmiş bir topluluk son nefeslerini verirken çırpınıyor ve can havliyle bir çok yere saldırıyor.

Kim ne yapıyor, ne söylüyor? Hepsi ortada...

Vakti geldiğinde hükumete de, muhalefete de, cemaate de eleştirimi esirgemedim, esirgemem. Ben, yakınlarıma dahi dokunsa adaletten ayrılmamam gerektiği düsturuyla büyütüldüm. Bu nedenle haksızlık karşısında susmam mümkün değil!

Sondan başa doğru;
  • Kendilerini terörün önündeki en büyük engel olarak sundular. 
  • Yetmedi "Biz olmazsak doğu ve güney doğuda yoksunuz, gençlerin dağa çıkmasını biz engelliyoruz" diyerek aba altından sopa gösterdiler.
  • "Eğitim sisteminiz 'rezalet', bizler sadece bu 'rezaletin' tezahürleriyiz" minvalinde konuştular. (Tırnak içindeki kelime bana ait değil!) 
  • Eğitim sisteminin adaletsiz olduğunu dershane sisteminin bu adaletsizliği kapattığını, engellediğini savundular.
Daha nice söylemler kullandılar. Ama şu son salvoda nereye nasıl saldıracaklarını şaşırdılar. Ayaklarına basıldı çünkü! Canları daha yanmadan önlem aldılar. "En iyi savunma saldırıdır" düsturuyla hareket ediyorlar. Aşağıdaki sadece bir örneği... 


Bunu hakaret amaçlı kullandılar. Hem de çift taraflı olarak rencide edici/kırıcı olduğuna aldırış etmeden. "Darbe uzantısı yasa" dediler. "28 Şubat'tan daha kötü" dediler. Konuştukça konuştular, yazdıkça yazdılar. Bir süre sonra ağızlarından çıkanı duymaz hale geldiler. Cikcik'te #EğitimeDarbePlanı ve #EgitimeSonDarbe başlıkları altında yazılanlara bir göz atmanızı öneririm.

Birkaç örnek:
  • #eğitimedarbeplanı  ile haset imanın önüne geçmiştir
  • #EğitimeSonDarbe #EğitimeDarbePlanı fakirin daha cahil ve fakir; zenginin daha kültürlü ve zengin olmasına neden olur!!!
  • biraz düşünce ya hu !!! akıl ,fikir ,izzet   ,şeref.
Cemaatlere, tekke ve zaviyelere karşı değilim. Herkes dilediğini takip etmekte de dilediğiyle amel etmekte de özgürdür. Ancak kimse kendini dev aynasında görmeyecek! Hep haklı olduğunu iddia etmeyecek! Yaptığı iyilikleri başa kakmayacak ya da kendini bu dünyada iyiliğin ve doğrunun tek merkezi gibi göstermeyecek.

Daha önce burada ve burada görüşlerimi uzun uzun yazmıştım. Bu nedenle tekrara gerek yok. Ancak şunu da belirtmeden geçemeyeceğim; dershaneler ve dershanecilik sistemi bu milletin sırtındaki kamburdur (zenginden alıp fakire vermek için veya değil!) ve bir an önce kurtulunmalıdır. Bir kez daha çok net söylüyorum: Dershaneler kapatılmalı ve acilen bu düzeni doğuran nedenlerden kurtulunmalıdır.

Not: Dershane sistemini savunacak kişilere peşinen söyleyeyim tüm argümanlarınızı çürütecek, tüm problem öngörülerinize çözüm olacak önerilerim ve cevaplarım var!

Peşin cevap: Girişim özgürlüğü, demokrasi gibi tanımlarla bana gelmeyin, kalbinizi kırarım. Zira ben "kapitalist" ya da liberal değilim!

11 Kasım 2013 Pazartesi

Dua

Aynı duaya amin diyebilirsiniz herkesle
Ama farklı dualara da amin diyebildiklerinizdir
Fark yaratanlar
Şimdi sorun bana ölümü, yaşamı
Şimdi, anlatın otuz beş yaş şiirini
Dante'den dem vurun şimdi bana

Yaşamı sorun ölümü anlatayım
İnancı sorun bana aşkı anlatayım size
Şimdi anlatabilirim belki
Yaşamla ölümün arasındakileri
Hayat der, başlarım ezberden
Ne kadar farklı ve fakat ne kadar aynı olduklarından
Cahit Sıtkı'dan bahis açarım size
Dante'ye bağlar geçerim
Cemal Süreya gibi sorularla çıkar gelirim: "Sahi sizin?.."

Sevdiklerimden
Sevenlerimden
Amin dediğim dualardan
Amin denilen dualarımdan söz açarım
Bu gece size aşktan bahsederim
Yaşamdan, ölümden ve dualardan
Kısacası hayattan...

7 Kasım 2013 Perşembe

Gündem

Buraya kaç kez yadım. Kaç kez konuştum, haykırdım bu konular hakkında bilmiyorum. Her önemli dönemeçten ya da halktan gizlenmesi gereken olaydan önce/sonra bugünlerdeki gibi kısır tartışmalar yaşıyoruz. Ülkemin "baskın siyasetçisi" tam da yurt dışına çıkarken öyle bir konu atıyor ki ortaya arka planda olanlar oluyor. Bir zaman paranın üstündeki, bir zaman duvardaki resimler konu edildi. Bir başka zaman rahimlerdekileri konuştuk daha oraya düşmeden. Sonra malum değişmez bir konumuz var; başörtüsü! Şimdi de tüm toplum, sosyali - asosyali, evlerin içindekileri tartışıyor.

Hayır, ben yukarıdaki girişten sonra bu konularda tek bir kelime yazmayacağım. Çünkü aklımda Hindistan'ın Mars'a gönderdiği uydu haberleri dolanıyor. Mursi'nin tarihi yargılanma süreciyle ilgilenmek istiyorum. Filistin meselesinde yokluk içinde kıvranan kadın ve çocuklar içimi sızlatıyor. Suriye'de insanların yokluktan sokak hayvanlarını yemeye başladıkları haberleri karnıma sancılar saplanmasına neden oluyor. Damdaki gözleri karanlıkta çok iyi görmesi gereken sansarın pervazdan aşağı düşüşü dahi benim gözümde yukarıdaki meselelerden daha fazla önem arz ediyor. Şu kuş az önce ağzındaki lokmasını düşürdü! Gördünüz mü? Bir de BM rakamlarına göre her yıl 5 yaşını görmeden ölen çocukların sayısı milyonlarla ölçülüyormuş! Ölüm nedenleri de temiz su ve yeterli beslenme olanaklarına sahip olamamak gibi şeylermiş! Duydunuz mu?

Yine de çok kısaca kendi görüşlerimi paylaşayım; hemen her konuda değerlerin korunması yönünde taraf olurum. Ancak bu sadece benim kendi evim ve ailemle ilgili bir tavır olur. Bu tarz "mikro" konuların ülke gündeminde tartışılmasını ise doğru bulmam.

Kısacası kanma, kandırılma ey dost! Kalk ve daha önemli konulara odaklanan!

Ek: Unutmuşum mesela lösemi ve benzeri rahatsızlıklar için yegane tedavi olan ilik bankası gibi şeyleri sakın ha konuşmayalım! Sakın ha!..

5 Kasım 2013 Salı

İlahiyat

Malum yaz başında Sosyoloji bitti. Bir sene ara verip daha sonrasında okumaya devam ederim diye düşünüyordum. Ancak yine dayanamadım ve bayramdan sonraki hafta başında gidip İlahiyat bölümüne yazıldım.

“İlk emir” hala olduğu yerde duruyor, ben de yakalamaya çalışıyorum… Okuyorum, okudukça şaşırıyorum!

Not: Başlangıcını buraya not düşeyim ki ilerleyişi ve sonucunu da paylaşabileyim.

26 Ekim 2013 Cumartesi

Söz

Yerine getirmek üzere bir söz verdik...

Allah utandırmasın...

25 Ekim 2013 Cuma

Teklif

Dostum,

Bilen bilir Fatih’te Sanki Yedim adında bir cami vardır. Hikâyesi rivayetlerden oluşmakla birlikte vermek istediği mesaj gayet güzeldir. Rivayetlere göre caminin banisi canı ne çekerse çeksin yediğini varsayıp bedelini bir kenara biriktirmiş ve en sonunda da biriktirdikleri ile bu camiyi bina etmiş. Hikâye gerçek veya değil günümüz insanına çok güçlü ve ince bir mesaj verdiği kesin.

Ben öyle konuşarak şunu şöyle, bunu böyle yapın diyen ama kendi hayatına söylediklerini uygulamayanlardan pek hazzetmem. Bu köşe yazarlarının işi!.. Yapmayacağım şeyi söylememeye, söylediğim şeyleri de yapmaya çalışırım. Örneğin, ramazanlarda dışarıda iftar açmayı pek sevmem. Uyanık işletmecilerin üç kuruşluk menüyü beş liraya satıyor olmaları ayrı bir rahatsızlık sebebiyken, iki kişi oturduğunuz bir iftar sofrasından kalanlarla Afrika’da bir ailenin günlerce karnını doyurabileceğini bilmek, duyduğum rahatsızlığın temelini oluşturur. Mecbur kalıp katıldığım iftarların tutarını -belki de çok doğru olmayan bir hareketle, sırf vicdanımı rahatlatmak için- bir yardım kuruluşuna bağışlarım.

Yapılan yardımın gizlisi bana göre de daha makbuldür. Ancak bazen mesaj verme kaygısı da güdersin! Aynı Sanki Yedim camisinin ismi ve hikâyesinde olduğu gibi yaptıklarından geriye faydalı bir şeyler kalsın istersin. Bu, şu fani dünyada geriye bırakabileceğin hoş bir sedadır. İşin içine riya karıştırmadan, halisane bir amaçla bunu yaptığında kim bilir belki bir başkasına da yol açmış olursun.

Dostum, yine beni tanıyanlar bilir; elmas ve pırlanta gibi “taşlara” gereğinden fazla değer yüklemeyi sevmem. Elmas da olsa taş taştır! Bazı durumlarda, evlilik teklifi gibi, ritüelinin taşıdığı anlamı ayrı bir yere koymakla birlikte tüm mananın o incecik taşa yüklenmesine/indirgenmesine hep karşı çıkmışımdır. İşte tam da bu nedenle bir “tektaş” ile kalpı sunacağıma sevdiğime, kalbimi sunmayı tercih ederim.

Evet dostum, evlilik teklifinde kullanılan bu “materyalden” bahsediyorum. Yani elmastan... Vikipedi'de ki elmas makalesinde ürününün çıkartılması bölümünde geçenlere bir göz atmak lazım:

"Özellikle Sierra Leone başta olmak üzere Afrika ülkelerinde ve geri kalmış birkaç ülkede ülkenin fakir insanları çok zor sağlık şartlarında çalıştırılarak çıkartılmaktadır. Daha da kötüsü bu ülkelerde iç savaş hüküm sürmektedir, bu iç savaşların büyük elmas şirketleri tarafından desteklendiği bilinmektedir. Bu ülkelerde zor şartlarda çalışmayı veya asker olup savaşmayı kabul etmeyenlerin elleri kesilmekte olup, bu ülkelerde nüfusa göre sakat olma oranı bir hayli yüksektir."

Dostum, şimdi bir gün hayatının geri kalanını etkileyecek olan soruyu sorarken masanın üstüne koyacağın şeyin nasıl elde edildiğine, nelere sebep olduğuna vakıfken o "taş" sevdiğinin parmağına yakışır mı? Masanın üzerinde duracak küçük bir servet seni ve onu mutlu eder mi?

"Sanki yedim..."ne anlatıyordu bize? Şimdi git Afrika'dan gelen kanlı taşlar yerine laboratuvar ortamında oluşturulmuş atom ya da zirkonyum denilen  taşlardan bir "kalp" al. Masanın üstüne o "kalp" ile birlikte kalbini de koy. "Kimse Yok Mu?" derneği ve İHH kalbini ortaya koymak için çok güzel bir imkan sunuyor sana. Kendi gücünce alabileceğin “tektaş”ın bedelini Afrika’nın zor koşullarında “kanlı” elmaslar uğrunda çalışırken ölenlerin, sakat kalanların hayrına bağışla; su kuyuları açılmasına katkı da bulun. Daha fazla “insan” ölmesin diye onlara can katacak, umut olacak su kuyuları açılmak üzere yardım kuruluşlarına bağış yap.

...ve sana olan sevgisini, tıpkı senin gibi, parmağı yerine kalbinde taşıyacak birine talip ol? “Kalp”tan geç, kalbe eriş!

Dostum, ayrıca unutmaman için tekrar hatırlatayım; ben yapmayacağım şeyi söylememeye, söylediğim şeyleri de yapmaya çalışırım. Aynen bu anlattıklarımda da olduğu gibi...

22 Ekim 2013 Salı

Acil Kan İhtiyacı (!)

1996 yılı yazıydı. Birçok kere yakından inceleme fırsatı bulduğum hastane ortamını ilk defa gerçekten yaşıyordum. Kötü zamanlardı. Daha çok gençtim ve bir hastanede olmanın en kötü tarafı hasta olman değil, elinden bir şey gelmeyen bir hasta yakını olmandı. Oradan oraya çaresizce koşturmak ne demekmiş o zamanlarda öğrenmiştim. İnsanlar çok çabuk unutur! Unutmak Allah'ın biz insanlara verdiği en önemli nimetlerdendir! Yoksa değil mi? Ben unutmadım/unutamadım o günlerdeki ne Okmeydanı SSK'yı ne Cerrahpaşa'yı ne de Samatya'yı! Hele Samatya'nın içinde ilaç veznesindeki şuursuz ve de vicdansız adamı da hiç unutmadım. Hala öfke doluyum! Çapa Kan Merkezinde az dil dökmedim, az yeminler etmedim! Benim damarımdan çıkan kanı bana vermeyen yetkililerle az boğuşmadım. Bu zamanlarla o zamanları kıyaslayınca şükretmemek ahlaksızlık olur. Nerede o zamanın nursuz, vicdansız mahlukları nerede bugünün güler yüzle sizi karşılayanları... Hala problemler var! Hala yanlışlar ve eskinin köhnemiş zihniyetinden kalıntılar var! Onlarda düzelecek inşallah.

İhtiyacın ne olduğunu bilirim. Elleri başında yere çökmek nasıl bir şey bilirim. Çaresiz bir hasta yakınını epey bir uzaktan ayırt edebilirim. Ayna da çok baktım kendime... Yakınlarıma... Unutmadım! Unutmadığım için de bayramın son günü, tatil zamanlarında bağış daha az, ihtiyaç daha çok olur düşüncesiyle, Kızılay Kan Merkezine gittim. Amacım kırmızı kan bağışı yapmaktı. Her kan bağışı yaptığınızda doldurmanız gereken o formu doldurup görevli arkadaşa uzattım. Tam o sırada benim kan gurubumdan trombosit ihtiyacı olan bir hasta yakını geldi ve maalesef ihtiyacı olan trombosit merkezde yoktu. Bir memurun elimizde kan yok cevabı nedir bilirim! Tam ben teklif edecektim ki kan ölçümlerimi yapan arkadaş bağışçı olup olmayacağımı sordu. Zaten o yüzden orada değil miydim?

Önceki sene bir arkadaşım başka bir merkezde trombosit vermişti. Bu yüzden sürecin biraz daha uzun ve zahmetli olduğunu biliyordum. Bu neden uzun uzadıya açıklamalara gerek duymadan işleme başlayabileceğimizi söyledim. Kan acil ihtiyaçtı! Hasta yakınları için zamandan değerli bir şey yoktu! Ben bunu 1996'dan beri biliyordum. Sinan Abi ile yaptığımız bağışta kan bir koldan alınıp, bir cihazdan geçirildikten sonra diğer koldan geri veriliyordu. Cihaz trombositi ayrıştırıyor, süzüyor ve bir torbada topluyordu. Buradaki cihazdan kaynaklı olduğunu öğrendiğim yöntem işlemi tek koldan yapıyordu. Dolayısıyla da süreç iki katına yakın sürüyordu. (Yaklaşık bir buçuk saat.) İşlem başladıktan sonra bir tansiyon sorunu sonucu bir anlık kendimden geçmişim. Ayıldığımda kan merkezinin doktoru ve hemşire başımdaydı. Ayaklarımı biraz havaya kaldırınca o sorun da ortadan kalktı. Ancak işlem hem tek koldan çalışan makine hem de benim kan değerlerim nedeniyle biraz uzun sürdü. Ama bu sayede güler yüzün ve ilgili personelin değerini bir kez daha görmüş oldum.

İşlemin sonunda hasta yakınları mutlu, çalışanlar güler yüzlü, bense huzurlu olduğum halde ayrıldık. Şimdi şu sosyal medyada dolaşan kan ihtiyacı paylaşımlarını görüyorum da aklım almıyor. Mesajı yeniden iletenlere bakıyorum; en düşüğünde sayı yüzlerle ifade ediliyor. Arkadaş, bir zahmet kalk koltuğundan, sürekli mesaj yazdığın telefonunu bırak elinden ve git bir işe yara. Öyle istenmesini de bekleme. Bu işi düzenli olarak yap. Maalesef kan bağışının önemini ancak ihtiyacımız olduğunda fark ediyoruz. Sürekli bağışçı olmak ve kan ihtiyacı ilanlarını ortadan kaldırmak bizim elimizde. Yeter ki bir gün ihtiyacımız olduğunda bizim de aynı süreçlerden geçeceğimizi unutmayalım. Hem size bir sır vereyim mi? Hala süren aksaklıklara rağmen hastaneler, kan merkezleri sizi güler yüzle karşılıyor artık... Ne diyordu slogan: "Kan acil değil, sürekli ihtiyaçtır."

18 Ekim 2013 Cuma

Rüya

Dostum,

Önceki gece bir rüya gördüm. Rüyamda bir caminin avlusunda cenaze namazına yetişmek için koşturuyordum. Cemaat de geç kalmış olacak ki tekbir ile birlikte herkes dağınık bir şekilde namaza durdu. Ben de biraz ilerleyerek aynını yaptım ve Sübhaneke'yi okudum. Sonrasında da uyandım namazı tamamlayamadan. Çok fazla rüya görmeyen ya da gördüklerini hatırlamayan benim için bunca detay şaşırtıcı...

Sabahında dedemden kalma tabir kitabına baktım; cenaze ve cemaat yorumu gerçekten ilginçti! Ya sen dostum, sen ne dersin?

10 Ekim 2013 Perşembe

Sehir Tiyatrolarinda 2013 Perdesi

Ne çabuk değişiyor gündemimiz. Fark ettim ki şu "modern" sosyal medya tantanasını bu nedenle sevmiyorum. Hiçbir şeyin özümsenmesine, derinlemesine tartışılmasına ya da gündemde kalmasına izin vermeyen hayatlar diretiyor bize...

Daha üzerinden sadece bir seneye yakın bir zaman geçmiş olan bir siyasetçi - tiyatrocu, "sanatçı" problemimiz vardı. Kimse hatırlıyor mu? Daha tartışmalar çok yeniyken "Tiyatromdan el çekme" demiştim. Peki, ne oldu? Diğer şehirleri bilmem ama öyle görünüyor ki İstanbul'da şehir tiyatrolarında eli olan kalmamış; ne devlet ne belediyeler ne de sanatçılar. Geçen sezonu sadece iki yeni oyunla açmışlardı. Şimdi biraz daha çeşitlenmiş ama yeter mi?

Şu "modern" dünyada eskiye dair ne varsa kötüleyerek daha iyi olacağımız yanılgısına düşüyoruz. Yenilikçiliğin eskinin atılması, unutulması olduğunu sanıyoruz. Oysa en kalıcı yenilik ve değişiklikler kökleri en kuvvetli olanlardır. Bunu bir anlayabilsek ne çok şey değişecek hayatımızda.

Hayatımızdaki "küçük" ama iyi şeyleri -tiyatrolar gibi- yaşatabilsek ne güzel olacak. Ölünce tıpkı birçok şeyin arkasından yaptığımız gibi hayıflanırız şu "Yalan Dünyada"... Keşke elimizdeyken kıymetlerini bilsek...


2 Ekim 2013 Çarşamba

28 Şubattan 8 Marta

Uzun zamandır gözlemlemeye çalıştığım bir konu kadınların günümüz toplumundaki yerleri. "Baba" evlerinde, "koca" evlerinde, okullarda, iş yerlerinde ya da sokaklarda kadınlarımız nerede? Ne kadar hayatın içindeler? Ne kadar varlar? Hayır, bu sefer başörtüsü meselesinden bahsetmeyeceğim ya da konuyu makro düzeyde ele alıp kadınların problemlerinden bahsetmeyeceğim.

Bu haftanın Camiler ve Din Görevlileri Haftası olması dolayısıyla "Davet hepimize ailece camiye" sloganıyla kadınları "yeniden" camiye çağıran Diyanet İşlerinin mesajından hareketle bizlerin bu konuya nasıl baktığına dair basit bir tablo çizmeye çalışalım.

Bu hükumet döneminde, herkesçe malum olduğu üzere, restorasyon işlerine bir hayli önem veriliyor. Neredeyse tüm tarihi camiler elden geçiriliyor. Yeni camiler yapılıyor. Peki bunlarda kadınlarımız için gerçekten onlara değer verdiğimizi gösterir bir anlayış taşıyor muyuz? Cevap kısa ve öz; hayır! Hatta bazı yerlerde o kadar kötü ki bu durum ibadet etmenin asgari koşullarını sağlamaktan dahi uzak. Alnınızı koyacağınız bir karış temiz toprak bulmakta zorlanırsınız!

Ne tuvaletlerin bir standardı var ne de kadınlar için özenilmiş, özelleştirilmiş abdest yerleri var. Düşünce, tasarım hep erkekler üstüne. Hiç değilse kadınların kıyafetleri göz önüne alınarak bazı düzenlemeler yapılmalı değil mi? Maalesef bunu bugün dahi göremiyoruz. Yeni yapılan camilerde şöyle şık, kullanışlı ve kadınlarımızın kendilerini rahat hissedebilecekleri şadırvanlar yapamaz mıyız? Bu arada kapitalist düzenin eseri bazı AVM'lerdeki abdest yerleri ve ibadethanelere bir göz atın. Çok şaşırabilirsiniz!

Kadınların sorunları daha camilere girişte kendini gösteriyor. Amerikan ırk ayrımcılığı zamanlarındaki gibi kadınlarımıza olan tavrımız. Arka taraflara atılmış kapılardan, bir sürü mezbelelik ve merdivenlerden geçilerek ulaşılan "ibadet" yerlerimiz var. Tekrar belirtmek gerekir mi? Kadınlarımız biz "erkekler" kadar rahat giyinemiyorlar! Bunun onları ne kadar zorda bıraktığının farkında mıyız? Buradan erkek tesettürü konusuna da geçebiliriz ya şimdi hiç yeri değil!

Mihrapta, minberde ya da kürsüdeki hoca, erkekler için okuyor, onlar için konuşuyor. Zira birçok yerde kadınlar ya ses sisteminden ya da hocanın sesinin çıkmamasından hiçbir şey duymuyor/duyamıyor. "Duyan" erkekler "duy/a/mayan" kadınlara anlatsın! Anladığı kadarıyla tabii!.. Kadın hep kendi başına... Kendini geliştirmek için dahi...

Girişte eziyet yaşamayan kadınlar, eğer erkeklerle aynı girişleri kullanıyorlarsa, dünyevi her türlü işleri kadınlardan önemli olan erkeklerin aheste aheste girişlerini ve koşturarak camiden çıkışlarını beklemek zorundalar! Ne de olsa kendini sakınmak, namusunu korumak sadece kadının işi! "Leydiz first" bize uymaz çünkü ecnebi işi!.. (İstisnalar kaideyi bozmaz camiye çıktığı gibi koşturarak giren cemaat görmek oldukça zor.)

İçeri giren kadınlarımıza özel bir yerimiz var mı peki? Yok! Perdelerle, paravanlarla çevirdiğiniz yerler "özel" değildir. Onlara, ibadethanelerimizde kendilerini özel hissettirecek bir çabamız, girişimimiz var mı? Yok! Bir nevi kafes hayatı...

Sırf otoritede mi problem? Ya kadınların aile bireyleri! Bir kadın anneyse ve çocuğuyla camiye geldiyse "ibadet" önceliği kimdedir? Cevabını bildiğim sorular soruyorum değil mi? Erkek dururken kadının neyine cemaat!

Kadının yeri evidir! Evinden dışarı çıkmamalıdır! Ama aynı zamanda cahil de olmamalıdır. Dindar olmalı ama dinin gereklerini kendi çabasıyla yerine getirmelidir. Başını nasıl bağlayacağını, nasıl giyineceği, nasıl oturup kalkacağı, nerelere gidip nerelere gidemeyeceği hepsi bizim tarafımızdan belirlenmeli!

Başlığı biraz alakasız buldun değil mi? O halde bir cümleyle mikrodan makroya geçelim; 28 Şubatta kadınlarımız üzerinden uygulanan baskıya karşı samimiyetimizi 8 Martta bizim onlar için ne yaptığımızla ölçebiliriz. (Simgelere takılmayın lütfen.) Daha en açık olması gereken kamusal alanlarımızı, camilerimizi, kadınlarımıza açamamışken; okullar, hastaneler, adliyeler ve diğer kamusal alanların açılmasını bekliyoruz. Başı açık ya da kapalı bir kadın parklarımızda ne kadar güvenli hissedebiliyor kendini?

Ne kadar da samimiyiz değil mi? Hadi çıkartın cetvelleri, samimiyet ölçüsü alacağız!..

Cennet neden annelerin ayakları altında biliyor musunuz? Çünkü bize rağmen dinlerini yaşayabiliyorlar! Çünkü bize rağmen bize bir şeyler öğretebiliyorlar. Sadece camiler mi sorun? Sorun ne yana baksanız orada! Peki sadece kadınların mı sorunları var? Hayır, bir şekilde medeniyet ormanında güçsüz kalmış/bırakılmış herkes benzer sorunlarla, her yerde karşı karşıya... Camiler bu sorunu en kolay düzeltebileceğimiz, düzeltmemiz gereken yerler.

Şimdi bunu başörtüsü ya da cami, cemaat yazısı sanan arkadaşım, yok öyle değil! Üşenmezsen baştan bir daha oku. Baktın yine aynı şeyi anlıyorsun yorma kendini, hepsi geçecek!

Not: İyiye gidiş varsa da yeterli değil! Yeterli hızda değil... Ayrıca çok iyi durumda olan yerlerde var. Ancak istisna kaidesine takılıyorlar.


30 Eylül 2013 Pazartesi

Diyorum ki

Diyorum ki; dayı şu safı sıklaştırsak
Dayı utanmasa oflama sesini imama duyuracak
Sonra amerika-sı var
Karşısında kardeşin var
Ölüm var
Geri kalıp mahcup olmak var
Gel de anlat

Diyorum ki; birader, adam güzel bir şey anlatıyor
İyi de diyor eleman, bunun yeri mi, zamanı mı şimdi
E diyorum kurtuluş, hak, hukuk, mücadele var
Utanmasa bana mı sordular diyecek cahil
Sonra fitne var, küfür, küfran var
Bunların dini de imanı da bir; ab-si var, rus-u var, çin-i var
Gel de anlat

Diyorum ki; dayı buyur öne geç
Geç de birlik olalım, birlikte duralım kıyama
Kibarlıktan olsa gerek kırılacak, susacak
İmam diyorum izinde de cemaat nerede
Onlar da izinde imam ile
Sonra zulüm var, ezilen Müslümanlar var, ezen zalim var
Gel de anlat

Diyorum ki; adama annen zor durumda
Dünya barışı diyor adam hoşgörüden geçiyor
Baban diyorum kadına ne kadar çok seviyor seni aslında
Ülkede huzur yok diyor kadın kestiler tüm ağaçları
Neyi ne kadar anlatabilirsen buyur gel
Anlatabilirsen
Gel de sen anlat...

24 Eylül 2013 Salı

Yakınlara Yollar - Yeniden...

Yıl 1998, yani yakınlara yollara kendi aracımla ilk kez bundan 15 sene evvel düşmüşüm. Bazı seneler birkaç kez gidip gelmişim. Rota standart aslında; bir ucu İstanbul bir ucu Rize olan yolculuklarımın. Ama hep aklımın bir köşesinde bir seyyah gibi, geçtiğim illerde konaklayarak hedefe varmak olan bir hayal vardı. Vardı diyorum çünkü bu sene bir kısmını gerçekleştirdim.

Bir çoğu ilk üniversite yıllarımda ve devamında olan şehir gezilerimde 42 ilde konaklamış ve kısa geziler yapmıştım. Ancak bunların çoğu iç anadolu, ege ve akdeniz illeriydi. Kütahya'da okumanın getirisiyle bir çoğu onun çevresindeydi. İzmir başta olmak üzere Bursa, Balıkesir, Eskişehir, Isparta gibi illerle başlamıştım şehir gezilerine. Gerçi ilk zamanlar bir şehre gidip orada gerekirse tiren garında sabahlayıp, şehrin meydanlarında gezmeyi işten sayıyordum. Ne de olsa öğrenciydik ve tiren yolculukları bile bu geziler için yeterliydi. O gezilerin en sıkıcıları Ankara'ya yapılanlardı. Ancak orada da bir dost vardı ve gidilmezse olmazdı.

Son bir kaç senedir Konya başta olmak üzere; Edirne, Çanakkale ve nihayetinde sürekli geçtiğim ama bir kez olsun durup adam gibi gezmeyi beceremediğim Karadeniz illerine gitme planları yapıp yapıp erteliyordum. En sonunda bu sene bir imkan doğdu. Önceki planın Edirne, Çanakkale yapıp tura oradan devam etmekti. Ancak Edirne ve Çanakkale'yi gezi güzergahından çıkartmak zorunda kaldım. Bir başka bahara...

Güzel bir İstanbul sabahında Eskihisar üzerinden Yalova'ya geçtik önce. Oradan Bursa - Gemlik'teki bir dosta, İsmail'e, kahvaltıda konuk olduk. Oradan ver elini Karabük - Safranbolu. Geceleri Safranbolu soluk alınamayacak kadar kirli bir havaya sahipmiş onu öğrendik. Dağların arasında kalan şehir merkezi yakılan sobaların dumanı altında adeta eziliyor. Safranlı - tarçınlı sabun bu kiri gidermek için en güzel bileşim olabilir. (Ek - 26 Eylül: Türkiye'nin 4. büyük mağarası olan Bulak Mencilis Mağarasını fotoğraflarıyla beraber atlamışım, oralara giderseniz görmeden dönmeyin.)


Bir daha fırsat olmaz diyerek Kastamonu - Taşköprü üzerinden Türkiye'nin en kuzey ucuna, Sinop - Karaburun'a, geçmeye karar verdik. Bir on beş dakika daha erken gidebilseydik güneşim batışını ülkenin en kuzeyinden izlemek güzel olacaktı. Yetişemedik! Yinede güzel bir gecede, otelin yetersizliklerine rağmen, Sinop manzarasına karşı balkonda sallama olmasına aldırış etmeden içilen çaylar güzeldi. Bir de cevizli - yoğurtlu Sinop mantısı... Ertesi gün Sinop Cezaevini görünce Sabahattin Ali başta olmak üzere orada görüşleri nedeniyle mahpusluk çeken herkes adına üzüldüm. Utanç duydum. Hele o çocuk bölümü...


Ertesi gün Samsun'a geçtik. Bafra pidesi Bafra'da İstanbul'da yapıldığı kadar iyi yapılmıyormuş, yol üzerinde onu öğrendik! Samsun? Samsun artık bir büyük şehir! Eskiden içinden geçtiğim şehrin yerinde bambaşka bir şey var! Sahil şeridi inanılmaz güzelleşmiş. Belediye başkanı çok güzel işler çıkartmış. Amazon temalı ada park ve parkın içinden geçen yapay kanal oldukça güzel olmuş. Karadeniz'in üzerinde kara bulutlar varken gün doğuşunu sahilde karşılamak ayrı bir güzeldi. Sahilin tenhalığı ve temizliği ise oldukça ilginç. İstanbul'da olsa... Ayrıca Samsun'a uğrayıp da Bandırma Vapurunu gezmeden olmazdı. Mustafa Kemal'i İstanbul'dan Samsun'a götüren "gemi"nin nasıl bir şey olduğunu birebir kopyasını görünce daha iyi anlıyorsunuz. Onca haksız eleştiriye saydırıp duruyorsunuz gerçeği görünce...

Ordu bir ilginç şehir. Hem Karadenizli hem değil! Boztepe'ye çıkan teleferik ilk açıldığı günden beri aklımdaydı. Ancak her sene bir bahane bulmuştum. Bu seneye nasipmiş o da... Gerçi teleferikte cüzdanı bırakıp sonra baya bir telaş oldum ama duyarlı bir vatandaş güvenliğe teslim etmiş sağ olsun...

Trabzon - Akçaabat'dan geçerken Cemil Usta'da köfte yemeden olmaz. Bunu neredeyse her sene yapıyorum artık. Servis kalitesi gün geçtikçe düşse de tadı yerinde... Bu sene bir de Sümela'ya çıkıldı. Manastır eski manastır. Artık daha kısa bir yoldan varılıyor hepsi bu. Ama o manzara, o doğa harikası yer!..


Son durak her zaman ki gibi Rize. Rize'nin alışıldık yerleri; Kale, Dağ Maran, balıkçılar, köyler, yaylalar. Eş, dost, akrabalar...

Bir de bu senenin sürprizi... Rize'deki herkes hayatının şokunu yaşadı sanırım. Güzel günler, vakitlerdi. Gezilip görülenler, yenilen yemekler bahane... Tüm bunları yalnız yapmamaksa şahaneydi!

Tilki mi? Yine kürkçü dükkanında...

4 Eylül 2013 Çarşamba

Elif'i anlamak, Elif olabilmek...

Sene 1998... Olayların çok önceleri başladığı ama yeni yeni alevlendiği dönemler. İlk olarak İstanbul Üniversitesi sonra -yanlış hatırlamıyorsam- Karadeniz Teknik Üniversitesi "bağımsız" yönetim organları vasıtasıyla bazı kararlar aldı. Kılık kıyafet yönetmelikleri yayınladı ve uygulamaya başladı. Bunların bizim okula sirayet etmesi epey uzun sürdü! Tam 1 sene...

Sene 1999... Uzaktan haberleri duyuyorduk. Neredeyse tüm üniversiteler peşi sıra kararlar alıyor, yasaklar "pandemik" bir şekilde yayılıyordu. Gerçi Kütahya'da bu işler öyle kolay değildi. Solcuların tuvalet kapılarının arkaları dışında slogan yazacak yerleri olmayan bir okuldu Dumlupınar. Sadece öğrencileri mi? Hocaları dahi sağ omuzları yukarıda yürürdü bizim okulun! Tüm sınıfın, kız - erkek ayırmadan, "suratına tüküren" kadın hoca gördü bu gözler; kavgaya müdahil olunmadı diye. Bunun sonucunda giriş katındaki sınıfın camından atlayarak kavgaya koşanları da... Zordu yani kısacası bizim okulda bazı şeyler. Cesaret isterdi! Örneğin benim bölümüm ve dönemimde altı tane başörtülü arkadaşım vardı. Kim onların örtülerine karışabilirdi? Şaşardık!..

Ama öyle olmadı. Salgın hastalık, karantina bölgesi saydığımız okulumuzu hatta şehrin dışında küçük bir ilçede olan bizim bölümü bile sardı. Ancak bir yıl sürmüştü yasakların bize ulaşması. Tabii biz de öyle tek tip bir yasağı uygulamak yine de kolay değildi. Bu yüzden genişledi yasakların kapsamı; bıyık, sakal, şapka kullanımı gibi yasaklar geldi. Daha yüzüne jilet değmemiş çocukları sınavlara almadı "aramızdan su sızmayan" güvenlik abilerimiz. Sanırım arkadaşlarım susuz tıraş olmayı o dönemde öğrendiler.

Söylediğim gibi bizim bölümde sadece 6 başörtülü kız vardı. Bazıları mecburiyetten başlarını açarak girdiler derslere, bazıları bırakıp gittiler. Bıraktırıldılar... Bıktırıldılar... Bir çok erkek sinek kaydı gezdi okulda. Ama kızlardan biri vardı ki "delikanlı kız" ona denirdi sanırım. Açıktı ilk dönem. Yasaklar uygulanmaya başlandığında bir gün bir baktık başında kendine çok yakışan mavi bir başörtüsü ile çıka geldi Elif. Adı gibi ilk... Hiç sormadım neden böyle bir şey yaptığını, gerek yoktu. Tüm okul ilk gün anlamıştı. Biri ayakta duruyordu.

O dönem metalciliğin düsturundan olan omuzlarıma dek inen saçlarımı kestirdiğime o zaman değilse bile sonrasında birçok kez pişman oldum. Dönüp baktığımda çok güzel bir tepki olurdu diye düşünmekten kendimi alamadım. Saçlar zordu ama sakal kolaydı. Ben de aylarca sakallarımı kesmeyerek "sözde" tepkimi gösterdim. Şekilcilik yapmaya başlamıştım. Nedenini hiç bilemedim ama ne güvenlik ne de hocalar bana karışmıyorlardı. Okulda dokunabilir olanlar ve olmayanlar vardı. Dokunulabilenler adına bir şeyler yaptığımızı sanıyorduk. Onları anladığımızı sanıyorduk!

O günler gerçekten güzeldi. Elif diğer kızların elinden tutup ayağa kaldırmıştı sanki. Hiç slogan atmadan, eylem yapmadan ortaya konulan bir tepkiydi o günler. Hemen herkes daha bir kaynaşmıştı. Bazı bölüm hocalarının da hakkını yemeyelim. Başlarda giriş kapısından geri çevrilen ya da orada başlarını açarak okula girmeye zorlanan arkadaşlarımız artık dersliklere kadar gelebiliyor ama derslerde yine de başlarını açmaları gerekiyordu. Bugünlerde yaşadığımız kutuplaşmanın zerresi yoktu. Elif dengeyi sağlıyordu!

Bölümün en çalışkanlarındandı Elif. Sessizdi. Sakindi. Düşünceliydi. Selamı sabahı eksik etmezdi. Güler yüzlüydü. Hoşgörülüydü. Başarılıydı. Sonrasında ne yaptığını bilmiyorum? Koptuk birbirimizden. Ama eminim birçok kişinin başına gelen onun da başına gelmiştir. Aylarca iş bulamamış, hatta çalışmak istediği şirketlere başvuruları dahi kabul edilmemiştir. İklim kuraktı o dönem. Ülke kendi çocuklarından suyu esirgiyordu. Ama tüm bu ortama rağmen Elif'in sesini yükselttiğini hiç görmedim. Hatta bizim sesimiz kesinlikle ondan çok çıkıyordu!

Şimdi bakıyorum; toplum iyice ayrıştı. Kutuplaşma had safhaya ulaştı. Bir gurup diğer bir guruba yaşama hakkı tanınmasına kızgın, öfkeli... Bunu da kusarcasına gösteriyor. Bunda Elif'in kabahati var mı? Yok. Nasıl olsun ki! Elif hep sustu! Kendi hakkı için bile konuşmadı. Peki biz üzerinden 15 sene geçmişken Elif'i ve arkadaşlarını anlayabildik mi? Okulu bırakıp giden arkadaşlarımızın durumunu anlayabildik mi? Bırakın anlamayı bunun için azıcık bir çaba sarf ettik mi?

Elif bir adım atmıştı herkese doğru. "Biz" Elif'i iterek uzaklaştırmaya çalıştık. Ötekileştirdiğimizi sandık. Ama Elif hala o gün durduğu yerde duruyor. Uzaklaşan da ötekileşen de Elif değil! Elif tıpkı 1999'da çekilen bu resimde olduğu gibi mavi başörtüsüyle dimdik ayakta... Elif var! Elif'ler var! Hep de olacak! Peki Elif'i anlayanlar nerede?.. Bugün Elif'i gerçekten anlayan, anlayabilen var mı? Sorunlarımızın çözümü Elif'te çünkü... Elif'i anlayabilmekte, Elif olabilmekte...


29 Ağustos 2013 Perşembe

Tartı

Adalet terazisinin bir kefesinde "insanlık" olduğunda diğer kefenin içeriğinin bir önemi kalmaz.

16 Ağustos 2013 Cuma

Huntington haklı mıydı? - Çöküş

Sağır sultan duymadıysa bile en azından bir yerlerde okumuştur Samuel Huntington'ın Medeniyetler Çatışması'nı. Kendisini okumadıysa bile artçıllarına veya karşıt görüş bildirme çabalarına bir yerde mutlaka rastlamıştır. Medeniyetler Çatışması başlığı aslında kendi kendini açıklar gibi gözükür. Ancak pek de öyle değil. Medeniyetler çatışmasını anlatmasını beklediğiniz tez dünyayı  kendi içinde medeniyetlere bölüyor gibi gözükmekle birlikte İslam medeniyeti ve diğerleri gibi ikili bir ayrıma ulaşır. Bu ayrım sonucunda da aslında diğer medeniyetler ve onların İslam ile çatışmaları gibi bir teze kavuşur. Bu tez ve devamında ortaya koyulan birçok görüş "vahşi" İslam ile "medeni" batının eninde sonunda kanlı bir çatışmaya girişeceğinde birleşir. Bunu önlemek için öneriler arasında İslam'ın özüne dönüş yerine Batı, yani "medeniyet" değerleri ile, kendini yeniden yorumlamasının tek çıkış yolu olduğu ancak bunun dahi hızla yaklaşmakta olan "kanlı" çatışmayı engellemeye yetmeyeceği savunulur. Çünkü "kökten" dinci bir kesimin her daim var olacağı ve bu çatışmanın eninde sonunda bu "kötü" tarafın desteğiyle ortaya çıkacağı tezi "batı" tarafından sıklıkla dile getirilir bir "inanış" hali almıştır.

Batı, Huntington ya da ardıllarının sıklıkla savundukları yukarıdaki görüşlerin son dönemde yaşananları açıklamakta yeterli kaynak olarak almaktadır. Ancak tezin içinde de batının bugün ortaya koyduğu ve tarafsızlıktan uzak görüşlerinde de bir çöküş, gariplik, tutarsızlık var. Öncelikle Arap Baharı'nı fundemantalist İslam'ın, çatışma tezlerinden çıkış önerilerinde olduğu gibi, kendini batı değerleri ve "demokrasisi" ile yenilemeye başladığı ve çatışma tezinden kaçınma dürtüsünün ortaya çıktığı gibi yorumladılar ya da en azından bize böyle sundular. Gerçekten de bazı yerlerde demokratikleşme adına bir takım adımlar atıldı. Halklar kendi iradelerini ortaya koymaya ve kendi yöneticilerini seçmeye, istedikleri gibi yönetilmeleri için gerekli zemini hazırlamaya koyuldular. Benim başlangıcında da sonunda da eleştirdiğim kalkışmalar yine bazı diktatörleri koltuklarından hatta canlarından etti ama diğerleri koltukları henüz altlarındayken bir kısım yetkilerini paylaşarak yerlerini korudular. Mısır gibi ülkelerde tepede gördüğümüz dikta "imgeleri" alaşağı edildi! Fakat yıllarca yetiştirdikleri kadrolar olduğu yerde kaldı. İşin ilginç yanı en katı monarşi, oligarşi uygulayan orta doğu ülkelerinde hafif çaplı kalkışma denemeleri olduysa da çok kısa süreli ve cılız oldukları için en ufak bir değişikliğe yol aç(a)madı.

...ve sonra bahar bitti. Ba(ğ)zı guruplar yeni gelenlerin otoriterleşmesine karşı eylemler düzenlemeye başladılar. Tahrir yazılan tarihi beğenmemişti ve yeniden yazmak istiyordu! Evet, bahar bitti. Sıcak bir yaz başladı! Yazın kavurucu sıcağında batının yüzünden yansıyan şey ise güneş değil kan oldu. Bahardan yaza geçen ülkelerde bir bir kavurucu çöl güneşinin etkileri kendini göstermeye başladı. Bu başlangıçta bazı ülkelerdeki kazanımlar neredeyse tümüyle ortadan kalktı. Şimdi Suriye dışında birçok "bahar" ülkesi yaz sonrası gelecek kışa hazırlanıyor/yuvarlanıyor. Suriye baharı yaşamadan kışa geçti! Belki de batının "ikinci yüzünün" beklediği gibi "reformist" halk bazı ülkelerde çok çabuk pes etti. Benim kalkışmaları eleştirme sebebim olan daha kötüsüne saplanma savı, temizleniriz umuduyla üzerindeki toprağı silkelemek yerine tepeden sıkılan su ile ayaklarının altındaki toprağın çamura dönmesi ile geçek oldu.

Ancak bu çamur deryasının içinde bir başka şey daha oldu. Bunu ne Huntington ve ardılları ne de ben görebilmiştim. Birileri beklenmedik bir duruş sergiledi. Mısır'da İhvan-ı Müslimin / Müslüman Kardeşler darbe karşısında dimdik durdu. Hem de "medeniyetin" tüm kışkırtmalarına rağmen şiddete bulaşmadan. Hatta kendine yorulabilecek kilise saldırılarını önlemek için kiliselerin etrafında etten duvarlar örerek. O çöl sıcağında koca bir Ramazan ayını meydanlarda geçirdiler. Olmadı! Darbe ancak batının yandaşlarına yapıldığında darbeydi! Darbeyi yapanlar ancak "bağzı"larının çıkarlarına dokunduğunda kötüydü. "Bağzı"ları ağaçlar için(!) sokaklara döküldüğünde saatlerce canlı yayın yapılmalıydı! İnsan hakkı ancak Müslümanlar dışındakiler için geçerliydi! Yüzlerce sivil hem de çocuk, kadın, yaşlı demeden darbeciler tarafından öldürülürken, "medeniyet" iki tarafa da(!) sağ duyu ve şiddetten kaçınma çağrıları yapıyordu. Ölüler yakılıyordu! Diriler yakılıyordu! Bilmiyorum ama belki de "medeniyetin" gözleri önünde anne karnında doğmamış çocuklar yakılıyordu! Hiç değilse 17 yaşında bir genç kız sırtından ve göğsünden aldığı kurşunlar ile hayalleri ve idealleri uğrunda toprağa düşüyor; bir genç kızın, bir annenin, bir babanın analık, babalık ve evlat hayalleri yakılıyordu. Batıda "medeniler" izliyor ve iki tarafa da itidal çağrısı yapıyorlardı.

Ne diyordu İnsan Hakları "Evrensel" Beyannamesi birinci maddesinde: "Bütün insanlar özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdana sahiptirler, birbirlerine karşı kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar." Otuz maddelik aynı bildirgenin 3. maddesi "Yaşamak, özgürlük ve kişi güvenliği herkesin hakkıdır." diyordu. Ama 21. yüzyılda tüm tezler, tüm beyannameler Mısır'da yaşananlar ve takınılan tavırlar ile yerle yeksan oldu.

Huntington haklı mıydı? Hayır! Hayır çünkü bir medeniyetler çatışmasından söz edebilmek için birden fazla medeniyet olması gerekir. Sürekli bize sunulan medeniyet algısında şeref, erdem ve her türlü insan hakkına saygıdan bahsedilegelinir. Ancak bugün radikal olarak niteledikleri -benim kesinlikle katılmadığım- İhvan-ı Müslimin "bunlar benim değerlerim" diyen batılıdan daha sakin, vakur ve haysiyetli bir şekilde sözde batılıların tekelinde olan tüm değerleri uygulamalı olarak gösteriyor. Artık biliyoruz ki Huntington'nın Medeniyetler Çatışması tezi çökmüştür! İşte bu aşamada devreye tek dişi kalmış medeniyetin beşiği batının iki yüzlüğü devreye giriyor. Katliama sessiz kalarak Müslümanları bir kez daha şiddetin çıkmaz sokaklarına itmeye çalışıyorlar. Mesela Suriye'de Ne Esat'ın "işi bitirmesine" izin veriyorlar ne de muhaliflerin yeterince güçlenmelerine. Israrla İslam medeniyetini kendi içindeki kısır çatışmalara iterek yok etmeye çalışıyorlar. Ancak onlar da şaşkınlar. Bir bocalama evresindeler. Zira çok yücelttikleri Mahatma Gandhi'nin pasif direnişinin milyonlar tarafından sergilenmesini beklemiyorlardı. Bir Adeviyye, bir Nahda direnişi ummuyorlardı.

Bu medeniyetler çatışması tezinde biz Müslümanların hiç mi kabahati yok? Birçok... Bize biçilen rolü o kadar iyi oynadık ve oynuyoruz ki, bazen oyunun yazarları bile bu kadarını beklemiyordur. Bir günde binlerce insanı öldürebilecek bir zihniyeti hayal bile edememişlerdir! Evet hatamız çok! Ancak ölüyoruz, toprağa düşüyoruz daha ötesi var mı? Ölümden öteye köy var mı?

İçine girdiğimiz bu ölüm kıskacı bir girdaptan çok Müslümanları öğüten bir makinenin dişlileri gibi çalışıyor. Malum bir girdaptan çıkış yolu onun akışıyla beraber yüzmektir. Ancak bir makinenin öğütücü dişlilerinden kurtulmanın yolu bir dişlinin durması, dönmeyi reddetmesidir. İhvan, Mısır'da şiddete bulaşmayı reddederek kendisinin kırım ve kıyımına rağmen dönerek makinenin daha fazla insanı öğütmesine karşı duruşun adıdır. İhvan'ı şiddetten uzak tutmak için de biz, ellerine masum kanı bulaşmış olmasından korkarak yüzünü gözünü kapatamayan kalabalıklar olarak en azından haklılıklarını haykırmalıyız. Elimizle düzeltemediğimize dilimiz döndüğünce karşı çıkmalıyız. Dünya bizi Hakk'ı hayırkırmaktan alı koymamalı. Buğz etmek bırakın başkalarına kalsın.

Son tahlilde bir kez daha söyleyeyim; Huntington'ın Medeniyetler Çatışması tezi hatalıdır, yanlıştır. Ancak batının ve içimizdeki İrlandalıların durumu ve duruşu gerçektir. Müslüman değil diyemesen bile münafıklığı; gözleri, sözleri ve davranışlarından anlaşılan bir zümrenin varlığı da inkar edilemez. Bir de "Domuzdan post, 'gavurdan' dost olmaz." Her ne kadar bugün "biri"leri ayetleri yanlış yorumladığını söyleyerek çark etse de Kur'an bize bunu açıkça bildirir.

...ve bir son söz daha, aşağıdaki yazıları da bir okuyun olur mu?

http://yenisafak.com.tr/yazarlar/ismailkilicarslan/esmanin-gozleri/39085
http://haber.stargazete.com/yazar/esmanin-gozleri-/yazi-781682
http://www.zaman.com.tr/mumtazer-turkone/musluman-kani_2120100.html
http://www.erkansen.com/2012/09/uyan.html

5 Ağustos 2013 Pazartesi

Nar Ağacı - Nazan Bekiroğlu

Bu sene memleketten uzak kaldım. Muhtemelen bayramlarda da gitmeyeceğim. Bu nedenle olsa gerek Validem sürpriz yapıp bayram için İstanbul'a geldi. Bu vesileyle defalarca dinlediğim büyük dede ve ninelerimin hikayesini bir kez daha sordum. O anlattı, bir kez daha sordum.

Büyük dedem Çanakkale'de şehit düşmüştü. Bunu biliyordum. Ancak 1. cihan harbinde memleket topraklarımın nasıl işgal edildiği, insanların ne zor şartlarda neler yaşadıklarını hiç sorgulamamıştım ve bilmiyordum! Balkan harbinin bizimle ne ilgisi olabilirdi ki! Benim için ne ayıp değil mi? Ninemin üç küçük çocuğunu birden alıp kaçamayacağı için birini geride nasıl bıraktığını hiç bilmiyordum. Büyük ve eski acılar konuşulmaz bizde, çünkü konuştukça yenilerinin çıkacağına inanılır. Bu seferde aynısı oldu. Dedemin çocukluğundaki yokluk yıllarında ağabeyinin koyun pisliğini nasıl zeytin sanıp toplayıp eve geldiğini öğrendim. (Hem de babasının cenazesinde...) Bugün burun çevirip yolumuza gideceğimiz şeyler için kilometrelerce nasıl yüründüğünü, başında çatı olmadan insanların günlerce yollarda nasıl yaşayabildiğini dinledim. Yokluk neydi? Bir kez daha duydum, duyumsadım. Bugün oralarda dahi çok uzak görünen gerçek köy hayatının ne olduğunu dinledim. Memleketimde buğday yetiştiğini ve buna rağmen bugün milyonarcasını çöpe attığımız "beyaz" ekmeğin ne denli "değerli" ve de az bulunan bir şey olduğunu dinledim bir kez daha. Defter, kalem ve silginin yokluğunda lastik tabanları kullanılarak eski defterleri silmenin ve bunu yaparken yapraklarını zedelememenin önemi çivi gibi çakıldı hafızama. Büyük dedem, o gün her yerine Rusya dedikleri, Kafkaslardaki Türk topraklarından küçük bir kayıkla ailesini nasıl taşımıştı? Öğrendim! Daha bir sürü şey vardı yöreme dair. Bir sürü eski, hikayeleşmiş olay...

Nereden çıktı bu sorular? Nasıl oldu da sürekli konuşup da günün sohbet konusu yapıp geçtiğimiz şeylerin bu kadar içine düştüm? Bir kitap bazen, bir mektup ya da bir resim çekip alır düşüncelerinizi günümüzden. O günlere gidersiniz. Hayal meyal hatırladığınız kişiler, mekanlar canlanır gözünüzde. Tanıdığınızı sandıklarınıza aslında ne kadar yabancı olduğunuzu anlarsınız. İşte Nazan Bekiroğlu'nun Nar Ağacı'nı okurken Bana olanlar da bunlardı. Buna benzer şeyler anlatmış mıydı daha eskiler? Muhacirlik ne, bilmiş miydiler? Savaş onların da ocağında savurgan bir rüzgar olarak esmiş miydi? Onların da geçmişinde anlatılmamış ve bilinmemiş bu denli kabarık hikayeler var mıydı? Sorular dönüp duruyor kafamın içinde...

Uğramıştı o kara günler bizimkilerin de yanına. Roman diye okuduğumuz o kelimeler onlarında hafızalarına yazılmıştı. Yaşanmıştı. Bizimkilerin elinde o günlere dair ne yazılı ne de basılı hiç bir şey yok! Bir fotoğraf dahi... Sadece bazı eskilerin çok sonraları anlatırken kaydedilmiş ses kayıtları var olayları bir masal ya da hikaye tadında anlattıkları! Tabii işin acı detaylarına hiç bir zaman çok fazla girmedikleri... Ama yaşanmıştı işte. Coğrafya aynı, insanlar aynı, olaylar aynı... Aynı zor günler, aynı zor yaşam koşulları...

Okuyun Nazan Bekiroğlu'nun Nar Ağacı'nı. Bilmem size de atalarınızı, atalarınızın yurdunu hatırlatır ve gözlerinizden yaş getirtir mi? Bir roman belki Nar Ağacı ama araya serpiştirilmiş gerçeklere ilgi gösterin. Benim gösterdiğim ilgisizliği göstermeyin ne Nazan Bekiroğlu'na ne de kendi geçmişinize...

2 Ağustos 2013 Cuma

Nasıl bilirdiniz?

Dostum,

Hayat o kadar hızlı akıyor ki avuçlarımın içinden, tutamıyor ve tutunamıyorum. Akıp gidenlerin ne kadarı kaldı ki hafızamda. Örneğin, ilk ne zaman başlamıştım oruç tutmaya net bir bilgi yok elimde; yirmi ya da yirmi beş sene diye anlatmaya çalışıyorum. Arada koskoca beş yıl var. Sanki o aralık kocaman bir boşluk. Mesela çocukluğumda Yavuz Sultan Selim camiinin eli hortumlu hocasından kaçıp bir yanımı eksik bırakışımın üzerinden kaç yıl geçtiğini de hatırlamıyorum. Mahallede ki çocuklar birleşir camiileri gezerdik bir zamanlar, oyunlar oynar, gürültü patırtı yapardık ama her gittiğimiz camiide namazımızı da kılardık. Bunu kim teşvik ederdi? Namazı bana kim öğretti? Hatırlamıyorum! Hafıza hep iyiyi kendine kötüyü başkasına yoruyor. Malum hafıza-i beşer nisyan ile malül!

Dostum, bazı geceler soruyorum kendime; "Kendini nasıl bilirdin?" diye. Karşılık olarak bulduğum sessizlik her geçen gece daha da ürkütücü geliyor! Ve biliyor musun Mevlana'dan dem vuran birçok kişi tüm hayatı boyunca bu soruyu bir kez bile sormuyor kendine. Hem de okudukları o "Ölmeden önce ölünüz" hadisini uzun uzadıya açıklamış metne rağmen. Belki bir mükafat belki de bir musibet olan, benim de içine yuvarlandığım, unutkanlıktandır! Yoksa işlerine böyle geldiği için midir? Bilemiyorum. Dünü, bugünü ve yarını hiç düşünmeden yaşıyorlar. Sadece an var! "Carpe diem - Seize the Day!" Kaldı mı bilmeyen, duymayan? Sadece onlar ve "sevdikleri" var!

Dostum, doğduğumuz ve yaşadığımız topraklar itibariyle, yani kültürel olarak, aynı yerden veda edeceğiz büyük ihtimalle bu dünyaya. Görevli soracak, kendilerine hiç sormadıkları o soruyu; "Nasıl bilirdiniz?" Ne diyeceğiz bu soruya? Dünya için, dünyada iyi bir insandı! Sağlığı elvermediği için(!) ömrü boyunca oruç tutmadı, vakti olmadığı için namaz kıl(a)madı ama iyi bilirdik. Anlamadığı için, inandığını söylediği Kitabı bir kez dahi okumadı ya da okudu ama mantığına aykırı olduğu için uygulamadı fakat yine de iyi bilirdik. Zengindi ve fakat vergisini veriyordu ya zekata ne gerek vardı! Din, zamanın gerisinde kalmıştı onun için ya ancak son durağa yine o geri kalmış mekandan çıkacaktı. Zaman zaman inkarda dibe vururdu ama içi temizdi. O da gelecekti ve soracaklardı:

- Nasıl bilirdiniz?
- Cehalet mutluluktur, cahildi!

Ya diğerleri... Çalıp çırpan, hak hukuk gözetmeyen, yetim malı yiyen ve hatta en basitinden sokağa tüküren diğerleri...

- Nasıl bilirdiniz?
- ...

Dostum, bir de öyleleri var ki! İnandıklarını, bildiklerini, uyguladıklarını söylüyorlar! Ne söyledikleri ne de okuduklarım örtüşmüyor sergiledikleriyle... En basitinden hırsızlıkların en büyüğünü yapıyorlar. Belki bilerek belki de bilmeyerek namazlarından çalıyorlar! Öyle şeyler yapıyorlar ki onlar için de sorulduğunda bilmiyorum ne cevap verebileceğimi...

Dostum, öyle birileri de var ki üzülüyorsun! Sadece üzülüyorsun. Bir adım sadece bir adım ötende... Elini uzatsan tutacaksın. Elini uzatsa tutacak seni...

- Nasıl bilirdiniz?
- Bilmiyordu!

Bildirememenin vebalı altında ezildikçe ezilirsin... Ezilirsin...

Bunca şeyi kendime sorduğum sorunun bende yarattığı etki ile yazdım. Ama daha çok üzüldüğüm diğerleri için... Ve fakat kendisi bu soru karşısında kendisine sessizliğiyle mukabelede bulan biri ne yazabilir, söyleyebilir ki! Gidenin arkasından kötü söylenmez ya bizde, peki sessiz kalınır mı? Sessiz kalanın ve sessiz kalınanın hükmü ne olur?

Sahi...

- Nasıl bilirdiniz beni?
- ...

29 Temmuz 2013 Pazartesi

Süleymaniye’de bir teravih akşamı*

Üst not: Uzun uzun yazmayı düşünüyordum ve birkaç kez dile getirmiştim. Suriçi'nin durumunu içler acısı. Bizim oraların insansızlaştırılması konusu ise artık önü alınamaz bir durumda. Hele camiiler... Bu sene Ramazan'da yaptığım kendi "kültür" turumdan hareketle yazacaktım bu konuyu ama Ekrem Dumanlı benden önce davranmış. Ben biraz daha farklı bir açıdan yine de yazacağım ama şimdilik bu bakış açısı da benim duygularımın bir kısmını anlatmak adına yeterli olacaktır.

* * *

"Beyazıt Camii hariç İstanbul Suriçi’ndeki camilerin restorasyonu çok şükür ki bitirilmiş. İnsanın içine inşirah veriyor bu yeni hal. Ancak mübarek Ramazan ayına rağmen, o pırıl pırıl camilerde üç-beş saf bile teşekkül etmiyor. O muhteşem Süleymaniye’nin nerdeyse tamamı boş. Sultanahmet Camii’nin önemli bir kısmı turistlere tahsis edilmiş; ancak saflar oralara kadar bile ulaşamıyor. Yazık! Daha 20 yıl önce lebâleb dolan o güzelim camiler neden şimdi bomboş? Eminönü Yeni Camii’nde tek bir saf bile yok, Nuruosmaniye ıssız bir karanlığa gömülmüş, Şehzadebaşı Camii mahzun, Valide Sultan Camii münkesir. Hatta Fatih Camii’nde o eski cuş u huruşa rastlamak mümkün değil. Neden?

Suriçi dediğimiz o muazzam mekân uzun yıllardan beri insansızlaştırılıyor. Tarihi beldede yaşayan insanlar evlerini önce işyerlerine terk etmek zorunda kaldı; ayakkabıcılar, dericiler, turistik eşya satıcıları vesaire... Ardından otel istilası başladı. Yer gök otel şimdi. Eğlence yerlerinin hadd-u hesabı yok. İstanbul Üniversitesi’nin Beyazıt’ta olması bile Suriçi’ni ‘ölü şehir’ haline getirmekten kurtaramıyor. Çünkü talebenin kalacağı ev yok artık bu muhitlerde. Trafik halka kapalı, bürokrasiye açık. Vatandaş giremiyor ama turist taşıyan otobüsler cirit atıyor. Artık eskisi gibi Anadolu’dan bir öğrenci akını da yok ki, öğrenci yurtları bu mekâna can suyu olsun. Varsa turizm, yoksa turizm!

Eskiden Suriçi’nde kültürel bir hareketlilik vardı. Kubbealtı, Türk Edebiyatı, Küllük gibi mekânlarda kültür sanat konuşulur, sahaflar, Beyaz Saray, Cağaloğlu gibi yerlerde kitap alınır satılırdı. Şimdi oralarda da in cin top oynuyor. Tarihi birkaç bina da nargilecilerin işgaline maruz kalmış. Bir zamanlar Sultanahmet Camii avlusunda kitap fuarı düzenlenirdi. Mekân kifayet etmiyordu; ama insanlar cami ile kitabı bir arada yaşıyordu. Cami hayatın içindeydi. Şimdi Beyazıt Camii’nin yanına taşınmış fuar. Ne yazık ki bomboş. 32.si düzenlenen fuarın boynu bükük, duruşu sönük. Yazık ki ne yazık…

Sultanahmet Camii’nin avlusuna insanlar gelip iftar açıyordu. Etrafı da temiz tutuyorlardı. Bu sene bütün çimlerin üzerine su basmışlar, her taraf sırılsıklam. Neden? İnsanlar oturmasın diye. İnsanın mabed bahçesinde iftar açması camii ile barışması anlamına da geliyor aslında. Keşke senede bir ay bu güzel buluşmanın önüne geçilmeseymiş. Mabed ve şehir namaz dışında nasıl buluşacak? Suriçi’ne bakınca insanın içine derin bir hüzün doluyor. Muazzam bir medeniyetin bu kadar horlandığı başka bir tarihî şehir var mı Allah aşkına? Paris? Roma? Viyana? Hangi medeniyet abidesinde şehir insansızlaştırılıyor ve ticarî bir meta haline getirilerek turizmin emrine amade ediliyor. Sessiz sedasız gidin bir selatin camiye; inanın içiniz sızlayacak, kalbiniz daralacak. Günah değil mi?"

* * *

*Ekrem Dumanlı'nın 29 Temmuz 2013 tarihli köşe yazısının ilgili bölümünden alınmıştır.

17 Temmuz 2013 Çarşamba

Sorun

Sabah çok erken, gece çok geç benim için
Gündüz meşgul olduğunu düşünüyorum
Akşam yolda olduğunu varsayıyorum
Eve vardığındaysa evdesin
Evde olmadığında da evde yoksun zaten
Tatildeyken tatilin, işteyken işin sorun
Arkadaşlarınla iken sorun arkadaşların oluveriyor
Yalnız olduğunda yalnızlığını bölme diyor ses
Kafamın içindeki o ses
Bir tek an kalıyor bana sensiz
İşte o zaman
Yanındaysa yanındadır diyor o ses

4 Temmuz 2013 Perşembe

Sosyoloji lisansı

Dün fırsat bulup da buraya not düşememiştim.

Haziran başında, dört sene önce o mu bu mu diye kura çekerek başladığım ve büyük bir keyif alarak okuduğum sosyoloji bölümünü ders ve sene kaybetmeden bitirdim. Dün itibariyle diplomamı da alarak bu konuyu kapatmış oldum. Okuduğum binlerce sayfadan ,bazılarını istisna tutmak kaydıyla, bence çok güzel şeyler öğrendim. Sosyoloji en azından beni onlarca yazar ve düşünürle ilk kez ve bazen tekrar tanıştırdı. Elias Canetti ve dolayısıyla Kafka tanışıklığı ise bunların sanırım en değerlisi... Bunu küçümsemeyin bazen bir paragraf, bir cümle yeter kendinizi biraz daha ve yeniden bulmanıza...

Velhasıl sosyoloji bitti şimdi önümüzdeki maçlara bakacağız hayırlısıyla... İlk emirde, "Oku!", takılı kalmayıp ilerleyebilmek duasıyla...

26 Haziran 2013 Çarşamba

Vurun abalıya!

Üst not: Önce şunu: "Ağaçlarıma Dokunma", sonra da bunu: "Nasıl iktidar olunur ya da iktidarda kalınır?" ve mümkünse diğer ilgili yorumlarıma göz attıktan sonra bu yazıyı okuyun lütfen!

Yazmayacağım diyorum ama uzak duramıyorum. Çünkü ben bu ülkeyi de bu şehri de bu milleti de tüm eksiklik ve kusurlarına rağmen seviyorum. İçi - dışı benim için fark etmez; bu ülkeyi karıştırıp, milleti birbirine düşürüp kendi çıkarı için kullanmaya çalışan mihrakların her zaman karşısında olmaya çalışırım. Hak neyse ondan yana durmaya çalışırım.

25 Haziran 2013 Salı

Kalmamış Senden

Çocukluğumdaki bakkal
Çocukluğumun bakkal dükkanı
Leblebi tozu, Ankara gazozu
Gittim, gidip bulamadığım
Sen

Şekerci köşe başındaki
Köşenin başındaki şekercinin akide şekeri satmaması
Sen
Sensizlik
Sensiz benlik

Tekel bayisi, durakta
Süt satan
Tekel bayisinden alınan süt
Sen
İçtikçe çarpan, çarptıkça sarhoş eden

Çocukluğumdaki yerler, kişiler ve olaylar
Çocukluğumun köşe başı
Sen
Köşe başındaki eskimeyen yeni anılar
Unutmaya çalışılan, çalıştıkça hatırlanan

Kalmamış, boş raflar
Tüketilmiş her şey sorulduğundan
Bir çocuğun balonu patlamış
Ağlıyormuş
Sen

21 Haziran 2013 Cuma

İyilik ve Farkındalık

Birinin sizin yerinize veya sizin için yaptığı iyilikleri iki şekilde; yapılan iyiliğin söylenmesi ya da durması ile fark ediyorsanız ortada bir problem vardır ve sizinle ilgili problem iyiliğin yüzünüze vurulmasından ziyade sizin vaktinde bu iyiliği ve yapanı fark etmemenizdedir.

17 Haziran 2013 Pazartesi

Yeni Bir Dünya

Bu memlekette bize gelecek planları yaptırmıyorlar. Ecdat ne yapıyordu ne ediyordu diyor musun sende bazen? Dedelerinin dedeleri aynı şehir hatta aynı evde, aynı iklimde nasıl yaşıyordu? Seninde aklına takılıyor mu bu soru? Benim aklım almıyor bazen! Biz geleceğimize bu manada bir yatırım yapamıyor, gelecek planları oluşturamıyoruz. Mimar Sinan bir caminin sadece temeli için senelerce bekleyebiliyormuş. Asırlık bir cami bırakabilmek için kim bilir öncesinde daha kaç zaman düşünmüştür! Biz bir şey yapmaya karar verdik mi bekleyecek vaktimiz olmuyor. Hemen vücuda gelsin istiyoruz. Doğruyu yanlışı gözetmek sonraya kalıyor. Hem yıkmakta hem de yapmakta aynı anlayış. Ne diyor bak Safahat'ında Mehmet Akif:

Yıkmak insanlara yapmak gibi kıymet mi verir,
Onu en çolpa herifler de emin ol becerir.
Sade sen gösteriver 'işte budur kubbe' diye,
İki ırgatla iner şimdi Süleymaniye.
Ama gel kaldıralım dendi mi heyhat o zaman,
Bir Süleyman daha lazım yeniden bir de Sinan.
Bunların var mı sizin listede hiç benzeri; yok.
Ya ne var? Bir kuru dil, siz buyurun karnım tok.
Ötmeyin nafile baykuş gibi karşımda, susun.
Mürtecisin be imam? Mürteciyim hamdolsun.

Şimdi binadan girdim ya mevzuya; yatırım deyince senin de aklına hemen ev, araba gibi parayla, maddiyatla ilgili şeyler gelmesin! Hayır, ben bunlardan bahsetmiyorum. Ben beşeri sermayemizden bahsediyorum. Geleceğin bu coğrafyada yaşayacak, dünyayı daha yaşanılası bir yer yapacak insanları geliyor benim aklıma. Mühendis, doktor ya da mimar gibi etiketler de değil benim konum. İnsan! Sadece ve sadece insan!

Gelecekle ilgili temiz düşleri olan adalet ve düzenin korunduğu bir dünyayı oluşturacak olan insan. Bir yeri imar ederken aynı zamanda orayı ihya da etmesini bilecek insan, gelecek düşümdeki kişi... Bir makine tasarlarken seri üretimle maliyetleri kısma derdinden çok insana faydasını gözetecek düşleri olan insan... Öyle Hipokrat dedi diye değil, insan olduğu için; insan için okuyan, yazan, konuşan ve koşan bir insan benim gelecekte gördüğüm. Bir öğretmen bir sözün peşinden koşabilmeli bir harf öğretebilmenin değerini duyduğu ve bildiği için. Yunus Emre zamanında insanlar yine sevmiyordu belki yaradılmış olanı Yaradan’dan ötürü ama bu onun düşüncesi için engel değildi. O öyle olsun diyebiliyordu.

Ama hayır! Hayır, bu coğrafyadaki insanlara yasak artık böyle düşler görmek! Mutlaka kendi kendimize bir engel bulup çıkartırız. Sebep bazen bir kaç ağaç olur. Bazen bir karışlık bir örtü! Aslında ikiside kendi içinde masum ve gelecek planlarımızın yollarına döşediğimiz taşlardır. Biri beşeri sermayenin yeşillenip gelişmesinin önüne engel olarak konulur. Diğeri her gün biraz daha öldürdüğümüz doğamızın önüne set olarak çekilir.

Bazı insanlar para ve siyaset gibi ikisi de kirli olan emellerini bir kaç ağaç üzerinden ortaya dökerler. En olmadık yere tutup bir “ucube” dikmeye kalkarlar. İlle de boğacağız diye diretirler yüz yıllık yaşamları. İşin kötüsü haklı olarak karşılarına dikilenler; bir süre sonra kullanıldıklarının farkında olmadan, üç beş ağaç için neredeyse tüm ülkeyi ve halkı yangına atarlar. Boğazlarına kadar para ve siyasete ve hatta masum kanına batmışlar sarar etraflarını; amaç “ağaçları” korumaktır!

Yine aynı insanlar on yıllardır sömüre geldikleri bir karış bir örtüyü yine karşı sebep olarak sunup bu ülkenin beşeri sermayesinin hafızasında onulmaz hasarlar açarlar. Biri iter bu örtüyü, çamura düşer örtülü! İten ortada yoktur! İtilen yok! Yerlerine bıyıklı kaba saba adamlar konuşur: “Gereğini yapacağız/yaptık!” Bir gurup medeni olmadıklarını düşündüğü için, diğeri okumasının gerekli olmadığını düşündüğü için yok sayar örtülüyü. Ama ikisi de kullanır. Kadın hakları dahi geçerli değildir onlar için. Güç, mevki ve para her şeydir!

Ülke yangın yeridir. Bir nebze katkınız oldu diye hayıflanmaktasınızdır. Gördüğünüz herkesten özür dilersiniz. Çıkarsınız kendi dar çevrenizde “İtidal!” diye bağırırsınız. Cevap gelmez! Biraz daha yüksek sesle bağırmak için bazı görüşlerinizi yıkar, bir çerçevenin dışına çıkarsınız; kuş diline dönersiniz! “Yediğim küfrün haddi hesabı yok!” cümlesi eşliğinde gelen cevap alabildiğine cılızdır. Küfrü eden ile küfrü yiyen aynı cepheden! “Kargalar sussa bülbüller ötüyor aslında hala” dersiniz. Biraz sussak da onlar konuşsa... Karga susar, akbabalar başlar! Heyhat ülkeyi leş sanırlar!

Bu coğrafya onlarca yıldır eza ve cefa içindedir. Çıkar beline kadar çamurun içinden insan! Başını hafif doğrultur, çamurlu yerden döner gökyüzüne başı. Biri bir taş atar ayağının altına, düşürür yüzü koyun! Kalkar düşse de, bir kez daha çevirir yüzünü gökyüzüne ve bu sefer de tepesinde patlayan biber gazları engel olur cânım güzellikleri görmeye… Onlarca dilsiz hayvan ürkmüştür, kaçmıştır, ölmüştür atılan gazlardan, yakılan araçlardan. Bitti dediğimizde, dağıldığında bu toz duman, havai fişekler vardır havada; kuşları kaçıracak, öldürecek olan. Sisler dağıldığında da insanoğlunun yaşlı gözleri engeldir güzellikleri görmeye… Elindeki sopa adaletin kılıcı kesilir. Gözler zaten görmemekte…

Bu coğrafyada izin verilmez güzel, neşeli ve olumlu gelecek planlarına… Çoğunlukla maksat bağı yakmaktır, bağcıda da bağdan üzüm çalanda da…

Son günlerde bu cânım ülkeyi yukarıdaki tablodan ibaret görenler var. Sen de bu coğrafyada güzel şeyler geride kaldı sananlardan mısın? Sahi sen de onlardan mısın? Eğer öyleyse büyük yanılgı içindesin dostum. Bunun en güzel örneğini dün sergiledi bu ülke, bu millet! Aldanma siyasilere, önder geçinenlere ya da sanatçılara! Aç izle ya da gerçekten orada olanlara sor! Dün akşam Atatürk Olimpiyat Stadında on binlerce insan tek bir olumsuz görüntüye sebep olmadan bir şöleni kutladı; Türkçe Şölenini. "Yeni bir dünya" ve "Evrensel barış" çağrıları yapıldı "Sevgi Dili Türkçe" ile... 120 ülkeden gelen, birçoğunun anadili Türkçeden farklı olan, 2.000 çocuk evrensel barış çağrısı yaparken; on binler slogan atmadan, kimseye zarar vermeden, küfür etmeden, bu çağrıyı destekledi.

...VE BU ÇOK GÜZELDİ.

Sevgi dili Türkçe ile bir çağrı: Yeni Bir Dünya