26 Eylül 2012 Çarşamba

Neşet Ertaş

Arkasından söylenen, yazılan hiçbir şey umurumda değil! O, Neşet Ertaş idi. Nokta.

Bu ülkeden, bu diyardan, bu dünyadan bir Neşet Ertaş geçti. Sakın unutmayın!

Diyecek çok şey var ve fakat O'nun da babasından görüp uyguladığı gibi, biri sizin hissettiğinizden, düşündüğünüzden güzelini söylemişse sizin sözünüze ne gerek var!

Not: Arkasından kısır çekişmelere gebe söylemler, davranışlar içinde olanlar; üstadı belki hiç dinlememişler ya da çok dinlemişler ama hiç duymamış, hiç mi hiç anlamamışlar. O kadar cahiller ki dünyanın rengini bile anlamamışlar.

25 Eylül 2012 Salı

Kanser

Yer açılan birinin tıpkı bir kanserli hücre gibi tüm etrafını kaplaması, sürekli sürekli yayılmak istemesi, tüketmek istemesi ne kadar ilginç. Oysa biz bir adım geri atarken karşımızdakilerden de aynısını bekliyoruz. "Selam" gibi misliyle olmasa bile aynı ile mukabelede bulunulmasını...

Açtığımız yer kadar yer açılsın istiyoruz. Çok değil, bize hiç değil yer açılan da bir başkasına yer açsın...

Çok şey mi bekliyorum?

18 Eylül 2012 Salı

Uyan!

Ne oldu bu dünyaya, bu insanlara?

Suriye devleti vatandaşlarını katlediyor!

Irak kendi içinde bin parça, aynı dinin mensubları, aynı Peygamber(S.A.V.)'in ümmeti ve hatta aynı ana-babanın evlatları birbirini katlediyor.

Buda[1] eğer "reankarne" olduysa ve bir şekilde Myanmar'daki olayları görüyorsa ne hissediyordur? Karma felsefesi ne der acaba oradaki olaylara...

İsrail mel'unu kendinden olmayana zulmediyor. Onlardan olmak bizden uzak olsun! On emirlerinden biri olan "öldürme"[2] emrini nasıl algılıyorlar acaba...

17 Eylül 2012 Pazartesi

Dershaneler kalkıyor (mu?)

Eğitim sistemimize yönelik onlarca kusur bulabilirim bir çırpıda. Bunları ve çözüm önerilerini sıralayabilirim. Ancak bunlara herkes zaten vakıf. İşin temelinde bazı sorunlar var. Bu sorunların başındaysa dershaneler ve dershane kültürü geliyor. Eğitim sistemi ve dershaneler konusuna geçtiğimiz mart ayında Eğitim/Öğretim Sistemi başlıklı bir yazıda değinmiştim.

O zaman dershaneleri kolay kolay kaldıramayacaklarını ama bunu yapabilirlerse Türk eğitim sisteminin kanayan en büyük yarasını kapatacaklarını söylemiştim. Hatta çevremdeki birçok kişi duymuştur; bunu yaparlarsa -tabi nitelikli bir şekilde- oyumun renginin kesinlikle değişmeyeceğini defalarca söylemişimdir.

Şimdi Başbakan kesin bir tavırla hem de tarih vererek; 2013 yılında dershaneleri kaldıracaklarını söyledi. Hemen eğitim bakanına sordular; çalışmayı doğruladı. Ancak orta öğretim seviyesinde belki ama lise seviyesinde yani üniversite hazırlık kurslarında bunun çok zor olduğunu söyledi. Sebep olarak sınav sisteminin devam etmesini gösterdi. Yani Ömer Dinçer bir nevi Başbakanı yalanlamış demeyelim de düzeltmiş oldu. Ancak sonra Başbakan bir kez daha ve üstüne basa basa bunu yapacaklarını söyledi. Başbakan çok net ve bazı çevreler için çok sert uyarılarda bulunarak 2013-2014 döneminde bu uygulamayı hayata geçireceklerini söyledi. Bekleyip göreceğiz!

14 Eylül 2012 Cuma

Terör, sorun ve çözüm

Terör bir kez daha can yakıyor. Yine haber izleyemez, okuyamaz olduk. Şehit haberleri, operasyonlar, kazalar birbirini izliyor. Toplum gerildikçe geriliyor.

PKK/KCK denilen eli kanlı örgüt ne Ramazan, ne bayram dinliyor. Hayatının baharına dahi varamamış bebekleri öldürüyor caniler. Yeri gelmişken söyleyeyim; şu "sivillere yönelmiş şiddet" kavramı çok yanlış bir söylem. Bir asker ya da polis de ana ve babasının ya da eşinin, çoluğunun çocuğunun gözünde nedir ki! Salt bir üniforma mı? Devlet memurları geceleri üzerilerindeki üniformalarla mı yatıyorlar sanıyorsun?

Peki bu sorunlar nasıl çözülecek?

Türk'ün, Laz'ın, Çerkez'in, Abaza'nın sokaklara dökülüp protesto etmesiyle mi? Bunu zaten yapıyoruz!

Ellerimizdeki silahlarla cadı avına çıkarak mı?
Kesinlikle hayır.

Bölgenin geri kalmışlıklarını bahane ederek ve oraya daha fazla para, daha fazla yatırım götürerek mi?
Yanlış anlaşılmasın refah her insana ulaştırılması gereken bir insanlık hakkıdır ve bu zaten yapılmaya çalışılmaktadır. Ama refah demek kalkınmışlık, para, maddi zenginlik demek de değildir!

Peki, nasıl çözeceğiz bu sorunu?

Çözüm bence çok basit! Bir camın arkasında saklanmış size durmadan taş atan birine camı aradan kaldırmadan ya da onu camdan uzaklaştırmadan mukabele etmeniz camı kırar. İşte PKK'da bir CANın arkasına sığınmış, o CANa güvenerek durmadan bu ülkenin her ferdine taş atan tek dişi kalmış canavardır. O CAN ise Kürt'tür. Devlet iyi niyetini ortaya koymuş ve CANını kucaklamıştır. Hem de arada dişinden kan damlayan canilere rağmen. Yapılanları burada saymaya gerek dahi yok! O halde tüm sorumluluk sendedir benim Kürt kardeşim. Kalk ayağa ve haykır: "Ben senin paravanın değilim.""Artık benim arkama saklanamayacaksın!", "Benim hiçbir kardeşime (Türk, Kürt, Laz...) yan bakamayacaksın!" Mitingler düzenle, televizyonlara çık konuş, manşetlere taşı cümlelerini...

O zaman ben yine ölürüm bu vatan uğrunda. Senin önüne geçer göğsümü siper ederim o mel'un canavarların kurşunlarına, pusularına.

Ama benim kınamam yetmiyor!

Benim ayağa kalkmam yetmiyor!

Milyon olup üzerilerine yürümem yetmiyor!

Sen kalk ayağa, tut çocuğunun kolundan, götür evine. Dağdan cenaze değil, çocuğunun kanlı canlı halini götür yuvana. Polise taş attırılan çocuğuna sen vur ilk tokatı! Emin ol elin daha inmeden hava da yakalayacağım ben. O çocuk benim de çocuğum!

Yok eğer susar ve izlersen sadece. O dişi kanlı cani bir gün senin de kapına dayanacak.
Henüz kaçırmadıysa bile, senin de çocuğunu belki zorla belki kandırarak uzaklaştıracak senden. Kardeşine kurşun sıktıracak. Bir bebenin canına kast ettirecek!
Sana hizmet gelmesin diye iş makinelerini yakacak.
Öğrenme diye öğretmenini kaçıracak, okulunu yakacak.
İnanma diye, doğru konuşuyor diye sabah namazından çıkan hocanı öldürecek.
Sağlığın bozulduğunda çabuk öl, acı çek diye doktorunu ve hemşireni kaçıracak.
Dahası sen rahat yaşama diye seni koruyan askerini ve polisini öldürecek.
Yollarına, yaylalarına mayınlar döşeyecek.
Hem de tüm bunları tam bir korkak gibi senin arkana saklanarak yapacak!

Evet, bu sorun bir KÜRT sorunudur ve sen bir KÜRT olarak ayağa kalkıp "YETER" diye haykırmadıkça da çözülmeyecektir! Çözülmeyecektir çünkü ben ne yaparsam yapayım terör denilen bu insanlık dışı olay ortadan kalkmayacaktır. Seni bahane edenlerin elinden bahanelerini al. Al ki herkes görsün canileri arada bir paravan olmadan!

Sanmayın ki asker/polis sadece Türkiye topraklarını, yeraltı (petrol gibi) ve yer üstü (GAP, su gibi) kaynaklarını savunmaktadır. Hepsini verseniz de bu sorun ortadan kalkmayacaktır. Güvenlik kuvvetleri o bölgedeki halkın, geleceğin diktatörlerinin elinde inlemesinin önündeki yegane engeldir.

Eğer terör olmasa/olmasaydı bölgenin nasıl bir huzur içinde olacağını hiç düşündün mü? Hadi bizden geçti! Çocuğunun nasıl güzel bir ortamda yaşayabileceğine dair hayallerin de mi yok?

Bunları yapmazsan, yapmazsak ne mi olur? Otuz senedir ne oluyorsa o! Peygamberimiz (S.A.V.) ne diyor: "İki günü birbirine eşit olan ziyandadır, aldanmıştır."

Allah'ım ziyanda olanlardan olmaktan, aldanmış olmaktan sana sığınırım.






12 Eylül 2012 Çarşamba

Bir ara

Bir ara emanet eder gibi oldum
Yalnızlığımı sana
Sen kabul etmiştin de
Yalnızlığım direnmişti buna
Bir ara ben senin yerine geçmiştim
 senin içinden geçmiştim de
Sen benden geçmemiş
 geçememişsin hala...


10 Eylül 2012 Pazartesi

Eski

3 + ( 1 + [ 1 ] ) = 32

6 Eylül 2012 Perşembe

Yol Hikayeleri

Nereden başlasam? Nasıl anlatsam?

Malum benim batıdan doğuya ve sonra doğudan batıya seyahat ritüellerim var. Kimi zaman ara yollara saptığım; şuradan geçerken bir soluklanayım, eski bir arkadaşı, dostu ya da hatıraları canlandıracak bir mekanı yeniden göreyim dediğim yolculuklar bunlar. Klasik bir şekilde bir ucu İstanbul'a diğer ucu çoğunlukla Rize ama bazen biraz daha da doğuya uzanan yolculuklar. Bu aks üzerinde belirli şehirlere uğrayışlar. Tamam bazen aksın dışında kuzeyden hafif uzaklaşılan Ankara, Kütahya, Bursa ve bir zaman İzmir gibi yolculuklar.

Bu yolculukların en çok Rize'de soluklanılan zamanları güzeldir benim için. Ancak son üç senedir tam bir eziyete dönüştü bu yolculuklar. Sürekli bir yerlerde yol çalışmaları, alt yapı - üst yapı yenilemeleri derken birkaç kilometrelik yol saatlerle ölçülen eziyetlere dönüştü. Geçen sene hemen hemen hepsini üşenmeden fotoğraflamış ve hatta bazı yerlerde video çekme ihtiyacı dahi duymuştum. Bu sene haziranın başında yaptığım yolculukta gerek görmedim çünkü neredeyse her yerde aynı çalışmalar devam ediyordu. Daha doğrusu çalışma olması gereken yerlerde aynı çalışmalar yapılmamaya devam ediyordu. Aynı eziyet aynı hikaye...

İşin ilginç yanı alternatif olarak yönelebileceğiniz tüm yollarda da bakım çalışmaları vardı. Aynı İstanbul'un durumu gibi yani; trafik sıkıştığında şuradan kaçarım diyebileceğiniz tek bir alternatif bırakılmamış durumdaydı. Daha bu yollar yokken, hiçbir yer duble değilken, sahil yolunun esamesi okunmazken neredeyse yarı zamanda Rize'ye gitmişliğim var. Tabii iş böyle olunca da yolculuk sırasında gezme ve görme kısımları devre dışı kalıyor. Giderken ve gelirken yaşayacağım o zevk ortadan kalkıyor. Neden şu yetkililer her yerde aynı anda başlatırlar şu çalısmaları anlamıyorum. Bir yeri bitir ondan sonra diğerine geç öyle değil mi?

Neyse bu sene ani bir kararla Haziran sonunda arabayla gidip, dönüşünü Bursa'da tamamladığım yolculuktan sonra bir kez daha gittim. Ama bu sefer çok şükür sıkıntısız ve rahat bir yolculuk oldu. Biraz dalından meyve, kaynağından maden suyu içip, yayla ziyareti yapıp döndüm. İnsanın yediği hemen her şeyi kendinin dikip, yetiştirmesi ve sonra da dalından toplayıp tüketebilmesi müthiş bir keyif. Bunlardan da önemlisi Ramazan bayramını gerçekten bayram kılacak olan aile yanında geçirme şansını yakalamam dolayısıyla da güzel vakitlerdi...

Bu sefer yediğim içtiğim bana kalsın. Sadece şu bir kaç fotoğraf hatıra olarak burada kalsın.


Ayder Yaylasından bir çiçek (1.300m rakım)

Denize sıfırDenize sıfır

Altın Çilek (Evet evin önünde altın çilek de yetişiyor.)

Not: Altın çilek gerçekten lizzetli bir meyveymiş. Hele insan evinin önünden toplayıp yiyebiliyorsa daha da güzel oluyor.
Yanılsama / 2009 -2013