31 Aralık 2012 Pazartesi

Yıl sonu (Yeniden!)

Dostum, bir yılın daha, 2013'ün, son saatleri. Yine bir yıl bitiyor. Bir zaman dilimi bir başkasına devriliyor. Devrilen bu zamanda bazılarımız en değerli şeyimiz olan geçen zamana rağmen kutlamalar yapıyor. Elimizden akıp giden zamana rağmen...

Bir yıl bitiyor. Yeni bir yıl başlıyor. Her son gibi bu da yeni başlangıçlara gebe olmalı... Eğer bunu bir son kabul ediyorsak, neden olmasın? Bazılarımızın değişecek hayatlarına, kararlarına, beklentilerine, tanışma, tanış olma niyetlerine...

Kötü Maya şakalarından sonra 2012 de bitti. Ne "kötü" kıyamet senaryoları ne de iyileri gerçekleşti. Ne ortak bir bilincimiz var hala, acıları ortadan kaldıracak, ne de dünyamız felaketler sonucu yok oldu. O, eşini dostunu geride bırakıp Şirince'ye gidenler nasıl geri döndüler dersin? Döndüklerinde onlar için kıyamet kopmamış mıdır? Ne de olsa döndüklerinde muhtemelen ne eşleri ne de dostları kalmıştır! Ama bunların hepsi şu anda boş. Anlamsız! Hayat devam ediyor çünkü...

Yıl başları, kültür emperyalizmi, yozlaşma... Bunların hepsine tamam. Bunların hepsine dikkat çekilmeli. Bir şeyler yapılmalı. Ama bugün iyi dilekler için bir vesile ise eğer bunlar işin diğer yönlerinde ve zamanlarında tartışılabilir. Şimdi iyi dilekler ve dua zamanı... Her ne kadar günümüzde "Dünyada barış olsun!", "Yunuslar artık ölmesin!" diyen güzellik yarışması birincileriyle dahi dalga geçiliyor olsa da, iyi dileklere, dualara olan inancımızı asla yitirmemeliyiz.

Ne diyordum son birkaç senedir, yılları değiştirerek hatırlatayım;

"Dostum, seneyi devriye vakti, çok kısa bir süre sonra 2012'yi 2013'e devir edeceğiz. Gün, saat, dakika ve sonrasında bir ana sığacak şu devire ne çok anlam yüklüyorlar! Ve ben bunu niye anlamlandıramıyorum?

SEVMİYORUM! Belki ondandır...

Ama yine de yeni yıl bir vesile öyle değil mi? İyi dilekler için.

2013'de değil, tam şu andan sonra herkes için iyiliklerle dolu, mutlu ve umut dolu anlar olsun. İçten sürekli ettiğim kendi bencil duamın kabul olması için bir kez daha amin diyorum. Allah hakkımızda hayırlı olan tüm dileklerimizi gerçek kılsın. Sağlıklı bir yaşam tüm sevdiklerimizle olsun."

Geçen seneden bu seneye aynı bencil duam devam ediyor, değişmeden. Ben de sabır ile bekliyorum.

Son olarak yine Mevlânâ Hâzretlerine kulak verelim;

"Kim daha ziyade uyanıksa o daha ziyade dertlidir. Kim işi daha iyi anlamışsa onun benzi daha sarıdır."

Daha sarı benizli, daha uyanık vakitler...

"Yok olanın yolu, başka yoldur; çünkü aklı başında olmak da başka bir günahtır. Aklı başında oluş, geçmişleri hatırlamaktan ileri gelir. Geçmişin de Allah'a perdedir, geleceğin de. Her ikisini de ateşe vur. Bu ikisi yüzünden ne vakte kadar ney gibi boğum boğum olacaksın?"

Yok olmanın yolunda sağlam adımlarla...

İyi, güzel, sağlıklı ve şükür dolu anlar...

Allah'ım biz birlik ve beraberliği unutmuş, merhamet kapılarını mazlumların yüzüne çarmış kullarını gör ve hatırlat bize... Hatırlat doğru yollarını, birlik ve beraberliği, tekliği...

30 Aralık 2012 Pazar

Tanışıklık

Tüm geçmişine, tüm hakkında bildiklerinize, tüm ortada olanlara rağmen biriyle tanışma, onu tanıma gayretinize, her gün yeni bir yönünü keşfetmenize denen şeydir aşk.

Rüya

Genişce denemeyecek bir çayırda bir gurup koyun görüyorum önce. Sonra oranın çayır değil de düşüncelerim olduğunu fark ediyorum. Kırk koyun diyorum kendi kendime kırk tilki misali kuyrukları birbirine değmeden dolaşıyor kafamın içinde. İçlerinden biri insan budistlere taş çıkartırcasına "hepimiz bir yerde otlamayalım" diyor, "onlarında yaşama hakkını ellerinden almayalım!" Konuşması değil de düşüncesi garip geliyor rüyamda.

Uyanıp müzik açıyorum sonra gecenin bir saatinde. Dolulardan boşlara, boşlardan dolulara aktarımlar yapıyorum. O bilindik sonuçtan başka birşey çıkar mı diye bakıyorum. Sonuç bilindik; biri dolmuyor, biri almıyor. Son zamanlarda inatla düşük seyreden tansiyonum yükseliyor, nabzım kestirilemez ritimler sergiliyor. Akşamları diyorum daha az çay ve kahve tüketmeliyim. Bir de daha az düşünmeli...

Yine klasik kaygılarıma dönüyorum. Bundan şu zarar görürse, şundan bu... Sonu yok bu düşüncelerin diye bilsem de elimden bir şey gelmiyor. Önüme çıkan her taşı kenara çekmek için duruyorum. Yolda kalmış her arabaya bir el atmalıymışım gibi geliyor.

Yüzlerce şarkıdan Ornella Vanoni - L'appuntamento çalmaya başlıyor...

Gecenin üçü oluyor ben kalkıp oturuyorum...

Neydi şu kılişe? Koyunlar, çit! O kaçanlar keçi mi?

29 Aralık 2012 Cumartesi

"I", Batının birinci tekil kişisi

İngilizce öğrenmeye başladığım yıllarda kafama kazınmış ama nedenini bilmiyorum; "I" yani "ben" cümle içinde dahi büyük yazılmalı demişti hocalarım. Çok sorgulamadan kabul etmiştim bende. Yazı dilinde cümlenin neresine gelirse gelsin büyük yazılan tek özne diye yazılmış kafama...

Bu kültür "ben"i diğerlerinden kesin ve katı bir şekilde ayrırır batı medeniyetinde. "Ben" ve "sen" yani "biz" dahi bir süre sonra bu "I" temelinden dolayı "biz" ayrımına girer. "Biz" karşısına önce bir "siz" koyar. Sonra "onlar", "diğerleri" gibi karşıt kavramlar eklemlenir bu anlayışa... "Sen" ve "o" gibi birinci tekiller zaten yoktur bu aşamadan sonra...

"Ben" mutluysa, iyi kazanıyorsa, karnının doymasından geçmiş tüm zevkleri elde edebiliyorsa dünya cennettir. "Siz", "onlar" ve hatta "diğerleri"nin hiçbir önemi yoktur. Bırakın birinci tekil olan "sen"in "o"nun ahvalini; açlıktan, susuzluktan kırılan çoğul "diğerleri"nin dahi "ben" karşısında bir önemi kalmaz! Phil Collins'in "Another day in paradise"* (Cennete bir gün daha) şarkısında olduğu gibi. Tekil birey yani "I" için her şey yolundaysa gerisi görmezden, duymazdan gelinebilir. Caddeden karşıya geçerken bir ıslık tutturursunuz ve kulaklarınız artık duymaz dünyanın geri kalanını.

"Batı" medeniyeti kollektif bilinç, kollektif ve sağduyulu akıl yerine "ben" der. Odak hep bu büyük yazılan "I" mantığı temelinde yükselir. Bir meydanda toplanmış milyonlar dahi "ben" mantığının tezahürüdür. Yatırım "ben" içindir, kar "ben" için, yaşam hakkı hatta ölüm hakkı bile "ben" içindir. Ekmek bulamayan diğerleri "ben" gibi pasta yemelidirler!

Aşk bile "I" içindir. "I" seviyordur, diğer tarafın hiç bir önemi yoktur. "Ben" varsa karşıdakinin ne önemi var!

"Biz" mi? Bizim bizimiz biraz farklıydı. Vakıf kültürüyle, yardımlaşma kültürüyle yoğrulmuştu. Komuşusu açken tok yatam bizden değildi. Çorbamızın suyu her zaman biraz fazla konulurdu. Yoksa hep beraber yoktu. Varsa herkese yetecek kadar vardı. Aşkımız bile tekil bilincin üstündeydi. Biz tekken çoğuluduk! Çoğulken tek!

"Ben" mi? "Bizim" tüm öznelerimiz küçük harfle yazılırdı, "ben" de dahil! Şimdi? Şimdi İngilizce'nin "I" kültürü bize de sirayet etmekte! Neyse ki kadim ve kıdemli geçmişimiz hala bizi ayakta tutuyor! Ama ne zamana kadar?



*Phil Collins - Another Day In Paradise

She calls out to the man on the street
"Sir, can you help me?
It's cold and I've nowhere to sleep.
Is there somewhere you can tell me?"

He walks on, doesn't look back
He pretends he can't hear her
Starts to whistle as he crosses the street
Seems embarrassed to be there

Oh, think twice, 'cause it's another day for you and me in paradise
Oh, think twice, 'cause it's another day for you, you and me in paradise
Think about it

She calls out to the man on the street
He can see she's been crying
She's got blisters on the soles of her feet
She can't walk, but she's trying

Oh, think twice, 'cause it's another day for you and me in paradise
Oh, think twice, it's just another day for you, you and me in paradise
Just think about it

Oh, Lord, is there nothing more anybody can do?
Oh, Lord, there must be something you can say

You can tell from the lines on her face
You can see that she's been there
Probably been moved on from every place
'Cause she didn't fit in there

Oh, think twice, 'cause it's another day for you and me in paradise
Oh, think twice, it's just another day for you, you and me in paradise
Just think about it
Think about it

It's just another day for you and me in paradise
It's just another day for you and me in paradise
Paradise
Just think about it
Paradise
Just think about
Paradise

28 Aralık 2012 Cuma

Yine Senden

Yine bana dün senden bahsettiler
Yine ne kadar kör olduğumdan
Yine ne kadar güzel olduğundan

Yine bana dün senden bahsettiler
Yine bilmeden senelerdir sana yazdıklarımı
Yine anlamadan senin aslında kim olduğunu

Yine bana dün yeni senden bahsettiler...

27 Aralık 2012 Perşembe

Bugün gelen geçmiş!

Bugün gelen geçmiş!

26 Aralık 2012 Çarşamba

Mescid-i Haram yasağı ve kin (Maide Sûresi 2. Ayet)

...Sizi Mescid-i Haram'dan alıkoydular diye bir takımlarına beslediğiniz kin, sakın ha sizi, haddi aşmaya sürüklemesin. İyilik ve takva (Allah'a karşı gelmekten sakınma) üzere yardımlaşın. Ama günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın. Allah'a karşı gelmekten sakının. Çünkü Allah'ın cezası çok şiddetlidir.

25 Aralık 2012 Salı

Sizin olsun

Araçlarınızın ısıtmalı koltuklarındaki
Şikayet dolu yolculuklarınız sizin olsun.
Bana sıkışık otobüslerin, dolmuşların
Ayakta kitap okuduğum yolculukları yeter.
Güneşli günlerde soğumak için kullandığınız
Klimalı araçlarınız sizin olsun.
Bana açık havanın o terleten bunaltıcı sıcağı yeter.
O sahici mutluluklarınız sizin olsun.
Bana benim sahte mutsuzluklarım yeter.
O çoğul kalabalıklarınız sizin olsun.
Bana benim tekil yalnızlıklarım yeter.
Doyumsuz tatlarla dolu hayatlarınız sizin olsun.
Bana onurlu ölümlerim yeter.

Sarı, kırmızı, yeşil tüm bez parçalarınız sizin olsun.
Bana benimle gelecek olan 9 metrelik beyazlık yeter.
Tüm sloganlarınız, sıkılı yumruklarınız sizin olsun.
Bana gerektiğinde kıyamda gerektiğinde yerde olan anlım yeter.
Ceplerinizdeki yumurtalarınız, ellerinizdeki coplarınız sizin olsun.
Bana benim sizden ayrı olan yalnızlığım yeter.
Tüm haberleriniz, gazete ve televizyonlarınız sizin olsun.
Bana sararan yapraklarıyla duran kitaplarım,
Hatta tek bir Kitap yeter.
Tüm ibadethaneleriniz, camileriniz,
Kiliselereniz, havralarınız, cemevleriniz, dergahlarınız sizin olsun.
Bana bir avuç temiz toprak yeter.

Dün gece çok şeye tek tek sizin olsun diye yazdım.
Yazdıkça çoğaldı sizin olan şeyler.
Boşverdim sonra sizin olmasını istediğiniz şeylere.
Aklınıza gelen gelmeyen ne varsa sizin olsun.
Şu dünyanın tüm hazları, neşeleri, iyilikleri, hakları
Hepsi ama hepsi sizin olsun.
İstisnasız her şey ama her şey sizin olsun.
Bana sizin olmayanlar yeter.
Bana zulümden uzak...
Eksiklikler, hüzünler, kötülükler
Haksızlıklar yeter.
Aslında bana sadece benim yokluğum yeter.
Sizin olsun istedikleriniz.
Bana benim inancım yeter!

24 Aralık 2012 Pazartesi

Okumak!

Dostum,

Metallica'nın en sevdiğim şarkılarından biri olan "Mama Said" şöyle başlar:

Mama, she has taught me well 
Told me when I was young 
"Son, your life's an open book 
Don't close it 'fore it's done"

Kabaca şöyle diyor:

Annem, bana çok iyi öğretmişti
Ben gençken söylemişti
"Oğul, hayatın açık bir kitaptır
Bitmeden onu kapatma"

Dostum, dün iletişim sosyolojisi çalışırken bir paragrafa denk geldim. Paragraf iletişim sosyolojisinin kültürel çalışmalar yaklaşımı ile ilgiliydi ve tanım ve değerlendirmelerini "metin" ve "okuyucular" üzerinden şöyle yapıyordu;

"Kültürel çalışmalar yaklaşımı, metin ve okuma kavramlarına geleneksel anlamlarından farklı anlamlar yüklemektedirler. Metin aslında yazılı bir anlamlandırma biçimi olarak tanımlanabilir. Eleştirel iletişim araştırmaları, metin kavramını her türlü iletişim mesajını dile getirecek şekilde kullanmışlardır. Herhangi bir televizyon görüntüsü, bir fotoğraf, herhangi bir televizyon programı, bir heykel birer metindirler ya da bütün görüngüler, bütün olaylar birer metindirler. Yani metin her şeydir. Bu anlamda okuma kavramı bütün olayları ya da görüngüleri anlamlandırma ve yorumlama eylemidir. Okurla metin arasındaki ilişki sadece okurun kurmaca bir dünyaya girişi değil ama bir karşı karşıya gelmeyi yani anlam için bir mücadeleyi bir diğer ifadeyle bir iktidar ilişkisini temsil eder."

Dostum, bir de ilk emir var değil mi? Ne diyor hatırlıyor musun? "Oku!.."

Öncelikle oku, hayatı, evreni her şeyi oku... Tabii biraz "nasıl" ve "neyi"  sorularına da dikkat ederek... Ama mutlaka oku...

Bütün bunlardan sonra bana hala neden okuduğumu ve hatta ömrümün sonuna kadar neden okuyacağımı sorar mıydın?

21 Aralık 2012 Cuma

Yükte ağır pahada hafif bir hayır!

Bugün yükte ağır pahada hafif bir hayır yaptım. En azından ben öyle sanıyorum.

"Kapalı ayakkabı" (bot) ile gittiğim mekandan bir kaç alternatif ürettiğim bir eylemden sonra açık ayakkabı(terlik) ile döndüm! Üstelik dün yağan kar da sokakları hala terk etmemişti.

Şimdi ilgili hayır eylemi için şu çıkarımlarda bulundum kendimce:

  1. Eylemcinin, benim "kapalı ayakkabı"larımı alan kişinin, ihtiyacı vardı ve ayakları bu kış gününde bir nebze olsun ısındı.
  2. Eylemci kendi ayakkabılarını bırakıp başkasının "kapalı ayakkabı"larını giyecek ve fark etmeyecek derecede dalgındı. Bu da derdinin büyük olduğunu gösterir ki, umarım ayaklarının bir nebze olsun ısınması ile rahatlamış, en azından ayaklarının üşümesi derdinden kurtulmuştur.
  3. Eylemcinin paraya aşırı derecede ihtiyacı vardı ve benim "kapalı ayakkabı"larım ile bu ihtiyacı giderebileceğini düşündü. Umarım biraz olsun feraha kavuşmuştur. Hoş bana sorsa ikimizde daha kolay ferahlardık ya...
Neyse velhasıl eylemci ama öyle ama böyle bir şekilde biraz daha rahat bir şekilde hem de üstüne üç-beş Hakk kelamı işitmiş olarak bugünü tamamladı. Bana da takunyalılık kaldı. Olsun böyle de güzel...

20 Aralık 2012 Perşembe

Modernite

Modernite; insanın en sevdiğinin gözleri önünde ateşe/uçuruma yuvarlanırken elini uzatıp onu tutmaya çalışmaması ya da çalışsa bile en sevdiğinin o eli ne kadar sevildiğini önemsemeden geri itivermesidir.

18 Aralık 2012 Salı

Adalet ve şahitlik bahsi (Nisâ Sûresi 135. Ayet)


Ey iman edenler! Kendiniz, ana babanız ve en yakınlarınızın aleyhine de olsa Allah için şahitlik yaparak adaleti titizlikle ayakta tutan kimseler olun. (Şahitlik ettikleriniz) zengin veya fakir de olsalar (adaletten ayrılmayın). Çünkü Allah ikisine de daha yakındır. (Onları sizden çok kayırır.) Öyle ise adaleti yerine getirmede nefsinize uymayın. Eğer (şahitlik ederken gerçeği) çarpıtırsanız veya (şahitlikten) çekinirseniz (bilin ki) şüphesiz Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

Âyette, insanları adaletten ayıran iktisâdî, sosyal, psikolojik sebeplerin hepsi sayılarak insanlar uyarılmış, hükmeden veya şahitlik eden kimsenin yalnızca Allah korkusunun tesiri altında hareket etmesi telkin edilmiştir.

يَٓااَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا كُونُوا قَوَّامٖينَ بِالْقِسْطِ شُهَدَٓإَ لِلّٰهِ وَلَوْ عَلٰٓى اَنْفُسِكُمْ اَوِ الْوَالِدَيْنِ وَالْاَقْرَبٖينَ اِنْ يَكُنْ غَنِيًّا اَوْ فَقٖيرًا فَاللّٰهُ اَوْلٰى بِهِمَا فَلَا تَتَّبِعُوا الْهَوٰٓى اَنْ تَعْدِلُوا وَاِنْ تَلْوُٓا اَوْ تُعْرِضُوا فَاِنَّ اللّٰهَ كَانَ بِمَا تَعْمَلُونَ خَبٖيرًا

17 Aralık 2012 Pazartesi

Mevlânâ'yı yanlış anlama ve anlatma sanatı

Hemen her şeyde olduğu gibi Mevlânâ'yı da yanlış anlama ya da hiç anlamama üzerine uzun çabalarımız devam ediyor. Popüler kültür sadece şekle indirerek bir değerimizin daha içini boşaltıyor.

Bugün Mevlânâ'nın kendi deyimiyle düğün gecesi (Şeb-i Arûs) ama günümüz popüler kültürü bu özel günün aslında anlatması gerekenlerin tamamını es geçip şekle yani Šsemâ törenlerine indirgiyor. Ortada beyitler dolusu bir öğütler yumağı varmış, bazılarının umurunda değil!

Bir de büyük olasılıkla Mevlânâ'ya ait olmayan "Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel..."[1] beyti var! Bir tarafta "Her gönle secde için izin yok, her ücretlinin ücreti rahmet değil. Kendine gel de "Tövbe eder, Allah'a sığınırım" diye cürümde bulunma, günah etme. Tövbeye de bir parlaklık gerek. Tövbeye de bir şimşek bir bulut şart. Meyvenin olması için hararet ve su lazımdır. Bunun için de bulut ve şimşek icabeder." "[2] diyen bir Mevlânâ varken hangisi daha gerçekçi geliyor. Hamken, tövben kime, neye ve neden bilmeden tövbe etmişsin ne yazar! Önce pişecek hatta yanacaksın ki kıvama geldiğinde gördüğün gerçeklikle dilinle değil gönlünle tövbe edeceksin.

Bugün Mevlânâ'nın kendi deyimiyle düğün gecesi (Şeb-i Arûs) çünkü O, "Ölüm, kimin nazarında tehlikeyse "Tehlikeye atılmayın" emri de onadır. Fakat birisinin nazarında ölüm, hakikat kapısının açılışından ibaret olursa ona... "Haydin, çabuk olun" hitabı gelir. Ey ölümü görenler, uzaklaşın.... Ey haşri, dirilmeyi görenler, çabuk olun!" "[3] diye yazmıştır bir kere ölümünden önce.

Biraz okusak! Biraz karşılaştırsak bize sunulanlar ile asılları arasındaki farkı... Belki güzel günler göreceğiz. Belki de güzel ölümler! Güzel ölüm mü olur? Olur! Haşri, dirilmeyi görürsen olur. Güvendiğin makam güzelse olur!

Allah'ım hepimize "düğün geceleri" nasip et.

[1] http://www.tasavvufdergisi.net/Makaleler/1359015800_24_4.pdf
[2] 2. Cilt, Beyit 1651-1654
[3] 3. Cilt, Beyit 3434-3436

13 Aralık 2012 Perşembe

İki Şiir (Ceyhun Yılmaz ve İbrahim Tenekeci)

Zaman Otobüsü II

Hayatım boyunca
İçinde olduğum otobüsü beklemişim
Birçok yolcuyla tanıştım
Kimileri hoş... ama kısa sohbet
Kimi hiç konuşmadı
İyi sohbetim olanlar bazen arkada kaldı
Belki yeni binenlere yer açtı
Avuçların içine
Not... alınyazıları
Herkesin kafası önde
Kabul edilmiş sessizce rota
Bir kez
Nereye gittiğimi sormak istedim
Şoförle konuşmak yasak

Ceyhun Yılmaz

* * *

Düş ve Dua

Yağmura, nisana ve yaşıma aldanıp
Uçurumları kıyı sanarak
Ve dağlar erişilmeyince acı verir
Sözünü unutarak
Kaf dağına gitmek istedim.

Irmak inadıyla yürüdüm uzaklara
Bir derviş olup yürüdüm uzaklara
Heyecanımı dindiremedim.

Yanıldı denektaşım, geriye döndüm
Kutsal Sözler Panayırı'na sığınıp
İpeksi bir sessizliğe büründüm:

Bir hayat, mahcup ve duru
Tanrım, gülleri
Ve sessiz harfleri koru.

İbrahim Tenekeci

11 Aralık 2012 Salı

Nisâ Sûresi 85. Ayet

Kim güzel bir (işte) aracılık ederse, ona o işin sevabından bir pay vardır. Kim de kötü bir (işte) aracılık ederse ona da o kötülükten bir pay vardır. Allah'ın her şeye gücü yeter.

 مَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً حَسَنَةً يَكُنْ لَهُ نَص۪يبٌ مِنْهَاۚ وَمَنْ يَشْفَعْ شَفَاعَةً سَيِّئَةً يَكُنْ لَهُ كِفْلٌ مِنْهَاۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ مُق۪يتاً

7 Aralık 2012 Cuma

Sen

Sen diye başlıyorum cümlelerime
Eş koşmaktan korkup hatırlıyorum
Bir sen varsın
Bir sen olmalısın deyeyazıyor içim
Daha düşüncemde nokta koymadan cümleme
Hayır diyen bir ses yükseliyor içimde

Uzaklarda bir yerde diyorum
Bir sen olmalı
İçine ben düşermiş gibi olduğunda
Benim gibi ürken, O'nu bulan yeniden
Kapının arkasında bir sen
Kapımın arkasında bir ben

Biz üç kişiyiz diye başlıyorum
Düşümde kurduğum cümlelere
Daha noktası konmadan
Hayır diyen bir ses içimde
Biz biriz, Bir'in yansımalarıyız sadece
Kapılarımızın arkasında bir biz
Aç, sana geldim
Aç, sen geldim...

5 Aralık 2012 Çarşamba

Hukukun Etkinliği Problemi

Cicero'nun ünlü deyişi "Ubi societas ibi ius (Eğer toplum varsa hukuk da oradadır.)" der. Zıt tarafından bakarsak da toplumun olmadığı yerde hukuktan bahsetmek mümkün değildir. Bizde ki hukuksuzlukların temel sebeplerinden biri de toplum yapımızın gittikçe bozulmuş olması. Bir de bunun yanına hem içteki hem de dışarıdaki hainler eklenince bütünleşmiş bir toplum oluşturma çabalarımızın hepsi boşa çıkıyor.

Bu yarım yamalak yapılanmış topluma rağmen, eksik de olsa bir kanun düzenimiz var. Ancak bu kanun düzenine hukuk demek pek mümkün değil. Çünkü hukukun, hukuk sayılması için adil, etkin ve tutarlı olması gerekir. Ne adil olmayan ne de etkin yaptırımlara dayanmayan bir sisteme hukuk sistemi demek mümkün değildir.

Toplumun ihtiyaçlarına doğru cevap vermeyen, haklıyı korumak yerine güçlüden yana taraf alan bir sistem ister istemez kendi muhalefetini oluşturur. Kendi canını, namusunu emanet ettiği devlet bunu yerine getir(e)miyorsa insanlar bunu kendileri yapmaya başlarlar. Herkesin kendine göre uygulamaya çalıştığı şeye de ne adalet ne de hukuk sistemi denemez. Hukukun olmadığı yerde de devletten bahsedilemez!

İşin bir de yaptırım aşamasına gelmesine rağmen hakkaniyetle, yerinde ve zamanında uygulanmaması sorunu vardır. Örneğin bir katil suçu sabit görülmesine rağmen mahkemede taktığı tek bir kravat, sorulan sorulara cevap vermiş olması gibi sebeplerle -zaten adil olmayan- aldığı cezaya bir de iyi hal indirimleri, çocukluk gibi indirimler eklenince hukukun etkinliği tamamen ortadan kalkıyor.

Dahası mağdurların insan haklarından hiç bahsedilmezken mahkumların ki hiç gündemden düşmüyor. Koğuş ya da hücrelerinde televizyon, radyo, kitap ve gazetesi hiç eksik olmayan; 24 saat sıcak suyuyla, havalandırması, üç öğün yemeğiyle tam bir otel konforu vaat eden hapishanelerimiz var! Hepsi "suçluların" yani mahkemesi bitmiş ve cezası kesinleşmiş olanların rahatı, "insan hakkı" için. Ama öyle demeyeyim değil mi? Ne de olsa özgürlükleri ellerinde değil! Yakınınız toprağın altında çürüyormuş hiç önemi yok! Sizin yüreğiniz, ciğeriniz hayattayken çürümüş ne çıkar! Önem derecesi bu kadar sapıtmış bir sistemde de adalet ya da hukuktan ne kadar bahsedebiliriz. Ama olsun biz yine de açlık grevleri ile haklarını arayanların "en insani" haklarını teslim edelim. Cezası yıllar önce kesinleşmiş, suçluluğu sabit görülmüş terörist elebaşına avukatlarıyla görüşme hakkını verelim! Tecridini kaldıralım! Sahi bu "ruhsuz" ne ceza almıştı? İdam cezasına çarptırılmış ve sonra ağırlaştırılmış hapis cezasına çevrilmişti değil mi? "Ağırlaştırılmış hapis cezası" sizce de hukukun etkinliği sorununun en güzel örneklerinden biri değil mi?

Diğer taraftan bir de suçu "sabit" görülemeyen ama ağır ceza ve yaptırımlarla karşılaşanlar var. Bu yönüyle de ayrı eleştiriler koyabilirim ortaya. Ancak biz daha suçlulara yaptırım uygulayamazken işin o kısmını düzeltmeye hiç gücümüz yetmiyor. Bu da işin diğer bir zulüm yönünü oluşturuyor. Sosyal sözleşmeyle haklarımızı korumak üzere görevlendirdiğimiz devlet meşru olmayan şiddet kullanımıyla zalimleşiyor. Zalimin olduğu bir ortamda da yine hukuk ve adaletten söz edilemiyor.

Devleti devlet yapan olgu şiddet kullanma tekelini elinde bulundurmasıdır. (Şiddet, fiziksel eylem olmak zorunda değildir.) Bu şiddet kullanma işi şirazesinden çıkarsa devlet tüm otoritesini kaybeder. Bu iki tarafı keskin bir bıçaktır. Öyle ki; şiddet haksız yere uygulandığında da gerekmesine rağmen uygulanmadığında da adaletsiz, hukuksuz bir ortam oluşur. Ayrıca doğru yönde kullanılması gereken devlet tekeli uygulanmadığında ve sosyal sözleşme ile devlete devredilen hak ve özgürlüklerin güvencesi ortadan kalktığında devlet kavramı da ortadan kalkar.

Caddelerimizde kurallara uymayan binler görürüz. Sokak ortasında hem de polislerin, kameraların karşısında karısını 36 -yazı ile otuz altı- yerinden bıçaklayan adamlar türer. Sevgilisini ayartıp, kocasını önce öldüren, sonra parçalayan ve en sonunda da yakan kadınlar haber bültenlerini süsler! "Millet vekilleri" önceki gün yol kesip insan öldüren, şehrin en işlek caddelerinde bomba patlatan, okulları yakan, öğretmenleri, hemşire ve doktorları öldürenlerle kucaklaşırlar. Kemiksiz dilleri ile kan damlayan dişleri arasından salyalar saçarak konuşurlar. Devlet yani kanun koyucu, toplumdan aldığı ilhamla koyduğu yasalara kendisi uymaz. Silahını kullanması gereken yerde kullanmaz kullanması gereken yerdeyse kullanır. Hukuksuzluk olarak da kullanılan adaletsizlik tüm topluma yayılır ve bir kısır döngüde zaten güçlü olmayan toplumsal bağ bu eylemlerle daha da zayıflar.

Yasalarınız, kanunlarınız yanlış olabilir. Hukuk sisteminizde aksaklıklar bulunabilir. Bunlar eleştirilebilir ve değiştirilebilir. Baklava çalan çocuklara yıllarla anılacak hapis cezalarının yanlışlığından dem vurulabilir. Ama burada cezanın çokluğu sorunu tartışılabilir olmasına rağmen gerekliliği tartışılabilir değildir. Çalmak yasalarınızda suç olarak tanımlanmışsa yaptırımı uygulanmalıdır.

Uygula(ya)mayacağın yasağı ya da düzeni koymayacaksın! Ali'ye uygulayıp Veli'ye uygulamıyorsan zaten adil değilsin!

Ne yazıyor adliye salonlarımızın duvarlarında? "Adalet 'mülk'ün temelidir." Peki "mülk" nedir? Devlet! Adaletin olmadığı yerde devletin temeli yok demektir. Temeli olmayan şey de biraz zor ayakta durur.

3 Aralık 2012 Pazartesi

Projeler (Çamlıca Câmii)

Neşet Ertaş'ın babasından naklettiği bir şey var: " 'Baba,' dedim 'Neden sen kendin beste yapmıyorsun, türkü üretmiyorsun?' dedim. 'Oğlum,' dedi 'ozanlar birbirinin devamıdır.' dedi. 'Eğer benim demek istediğimi benden evvel gelip giden bir ozanımız yazmış, gitmiş ise bana o bir miras bırakmıştır. Saygıyla anarak onun sözlerini havalandırırım.' dedi."

Aynı girişi kullanıyorum ikinci kez. Çünkü uyguladığım ve idealim olan düşüncelerin başkalarının dilinden söze yazıya dökülmesi, aklın yolu bir dedirtiyor bana. Uzunca bir zamandır elimde farklı alanlarda düşüncesi olgunlaşmış, hatta kimi neredeyse nihai halini almış birkaç proje var. Bu projelerin hepsi, bitmeye yakın olanı da sadece fikir aşamasında olanı da, aynı sebepten dolayı bekliyor.

Geçen gün bunların arasına Serkan'ın önerdiği bir fikir daha eklendi. Bu arada proje demişken hiç biri öyle hayat değiştirecek şeyler değiller. Hemen hepsi de farklı alanlarda, kimi basit kimi çok fazla uğraş isteyecek ama yapılamayacak şeyler de değiller. Serkan ile proje hakkında konuşurken en çok kaygı duyduğum şeyi birkaç kez dile getirdim; "Daha önce bir benzeri yapılmış bir iş yapacaksak çıtayı bir basamak yukarı çekmeliyiz. Daha iyisini yapamayacaksak o işe hiç kalkışmamalıyız. Ortaya koyduğumuz şey ilk önce bizi tatmin etmeli."

30 Kasım 2012 Cuma

Yûsuf ile Züleyha

Neşet Ertaş'ın babasından naklettiği bir şey var: " 'Baba,' dedim 'Neden sen kendin beste yapmıyorsun, türkü üretmiyorsun?' dedim. 'Oğlum,' dedi 'ozanlar birbirinin devamıdır.' dedi. 'Eğer benim demek istediğimi benden evvel gelip giden bir ozanımız yazmış, gitmiş ise bana o bir miras bırakmıştır. Saygıyla anarak onun sözlerini havalandırırım.' dedi."

Bazı şeyler böyledir. Ortaya bir farklılık bir üstünlük koyamıyorsanız hiç kalkışmazsınız o işe...

Yûsuf ile Züheyla'nın hikayeside böyle bir şey. Bilmeyen kimse yoktur sanırım. Ama yine de bir hikaye yeniden nasıl yazılır diye güzel bir örnek olacak bir kitaptan yeniden okudum Yûsuf ile Züleyha'nın hikayesini. Hele ki bir de tavsiye üzerine okuduğun İhsan Oktay Anar'ın Yedinci Gün işkencesinden sonra Nazan Bekiroğlu'nun satırları için ancak terapi benzetmesi yerinde olur.

Güzel hikaye şöyle başlar:

Her kuyuya atılanı düşmüş sanma...

Her yüzüne güleni dost sanma...

Her senden yüz çevireni düşmanın sanma...

Her Firavn'ı Hakk düşmanı sanma...

Şöyle devam eder:

Batan güneş mutlaka doğar unutma...

Sabır göster, her iş hayra ulaşır sonunda...

Bir şerri hayır yapan sabırdır unutma...

"Aşk" her şekilde aslına rücu eder hep hatırla...

Diyerek biter hikaye...

Bir de bir yerinde; "Suçlu değilsen de bana, beni suçlu kılacak kadar güzelsin." ve "Suçlu, suçunu her zaman bilerek işlemez Yûsuf ve güzellik bazen suça dönüşür." diyen kitaptır. Kitaplar da dedikleriyle ve sizin anladıklarınız ile güzeldir.

29 Kasım 2012 Perşembe

Zaman

Birinin yüzünden zamanı anlamanın yolu göz kapaklarının kapanışındaki ritme bakmakla da mümkündür; göz kapakları yavaşça açılıp kapanan kişinin sohbetine nail olamadan ayrılmaksa büyük kayıptır.

27 Kasım 2012 Salı

Sizin hiç babanız öldü mü ?.. Gazze'yi hiç duydunuz mu? Hiç ağladınız mı ?*

Bir anda gelişti, bir anda oldu: Gazze'ye gidiyoruz.
Ne ürkünç bir cümleymiş ki bu, duyandan “Ah, vah, aman dikkat, n'apacaksınız orda ya, olur mu ya” inlemeleri, sızlamaları yükseldi. Orda insanlar ölsün, sen burdan uzaktan uzağa inle, sızla. Bu mu adalet? Tabii herkes gidemeyebilir ama giden gider, ağlayan ağlar, ölen ölür kardeşim. Hayat ne kadar gerçekse, Gazze de o kadar gerçek işte.

Ben heyecanlandım. Bombalar yağarken girmemiştim hiç o şehre daha önce. Aldım çantamı çıktım. “Ne yapacaktım ki o insanlar için. Görecektim o kadar. Ne yapacaktım ki o insanlar için. Ağlayacaktım o kadar...” Empati yoksunu, kolaycı insanlar böyle konuşsun dursun değil mi, hep konuşurlar zaten. 'Ne yapacağımı', var mı? Görüp, ortak olacaktım. Paylaşacaktım...
Sahi, “Sizin hiç babanız öldü mü”... Okudunuz mu bu şiiri, bir anlam yüklemeye çalıştınız mı?
...

*Hilal Köylü'nün Sizin hiç babanız öldü mü ?.. Gazze'yi hiç duydunuz mu? Hiç ağladınız mı ? bağlantısında söylediklerinin devamını buradan okuyabilirsiniz.

**Yazının aslını da izin almadan buraya aldım. Kaybolup gitme ihtimaline karşı. Umarım kızılmaz bana...

26 Kasım 2012 Pazartesi

Doğru Reklamın Gücü (Lenka - Everything At Once)

Windows 8 diyerek mi başlasam? Yoksa Lenka, Evrything At Once diyerek mi? Bir reklamın ne çok şey değiştirebileceğinin en güzel örneği bir şarkı diyerek mi girsem konuya? Baştan söyleyeyim esas olay şarkı.

Windows 8 işletim sistemini ofisteki arkadaşlar birkaç aydır kullanıyorlar. Milyonlarca satırlık yazılım kodunu bir araya getirerek bu şekilde çalıştırmak gerçekten büyük başarı. Bu nedenle yiğidi öldürsek de  hakkını başta teslim etmek lazım. Ama bir önceki sürümünden çok farklı mı Windows 8? Cevap, "Surface" arayüzünü (yani yeni başlat menüsü şeklini) bir yana koyarsak kesinlikle hayır. Ne de olsa teknik olarak gelen değişikliler/yenilikler ortalama kullanıcıyı pek ilgilendirmez. Şu an kullandığınız sistem ihtiyaçlarınızı karşılıyor mu? Sanırım bu soruya birçok kişi, "Evet" der. O halde neden yeni sistemi tercih edelim?

Çünkü reklamlar bize bunu yapmamızı söylüyor. Tıpkı işimizi gören telefonumuzu, henüz eskimemiş ayakkabı ya da çantamızı değiştirmemiz gerektiğini söyledikleri gibi... Microsoft yöneticileri öyle bir şarkı seçmişler ki ben bile satın almama gerek olmamasına rağmen gidip para verip almak istiyorum. (Son zamanlarda bir Ubuntu Linux kullanıcısı olmam ve şirketin lisansları Windows 8'i kapsadığı halde bunu söylüyorum.) Reklamın gücü işte... Takdir etmekten başka bir şey yapamayacağım. Bu şarkıyı seçen arkadaşı da ayrıca tebrik etmek lazım. İşte, ne sattığınız değil nasıl sattığınız/pazarladığınız önemli!

Bu arada küçük bir araştırmayla Lenka'nın neden bu konuda bu kadar başarılı olduğunu bulmak da mümkün.

Şarkının melodisi, sözler ve en önemlisi Lenka'nın söyleme tarzı müthiş. Bir aile kadar güçlü, bir melodi kadar saf...



Lenka - Everything At Once

As sly as a fox, as strong as an ox
As fast as a hare, as brave as a bear
As free as a bird, as neat as a word
As quiet as a mouse, as big as a house

All I wanna be, all I wanna be, oh
All I wanna be is everything
Then realize that the point is being nothing
All I wanna be is nothing*

As mean as a wolf, as sharp as a tooth
As deep as a bite, as dark as the night
As sweet as a song, as right as a wrong
As long as a road, as ugly as a toad

As pretty as a picture hanging from a fixture
Strong like a family, strong as I wanna be
Bright as day, as light as play
As hard as nails, as grand as a whale

All I wanna be oh, all I wanna be, oh
All I wanna be is everything
Everything at once
Everything at once, oh
Everything at once

As warm as the sun, as silly as fun
As cool as a tree, as scary as the sea
As hot as fire, cold as ice
Sweet as sugar and everything nice

As old as time, as straight as a line
As royal as a queen, as buzzed as a bee
Stealth as a tiger, smooth as a glider
Pure as a melody, pure as I wanna be

All I wanna be oh, all I wanna be, oh
All I wanna be is everything
Everything at once

*Eğik yazılı bölümü ben ekledim. Seviyorum şarkılara böyle bir şeyler eklemeyi, değiştirmeyi...

Not: Reklam demişken şu malum içecek firmasının mutlu olmak için bir sürü neden reklamına sinir oluyorum. Hayır, o da iyi bir reklam. Ama savaş sponsoru  bir firmanın oluşturduğu ironik durum beni rahatsız ediyor.

Not: Diğer taraftan MS'in de tekelci ve fahiş fiyat uygulamalarını sevmiyorum. Aynı zamanda komplo teorisine varacak söylentilere girmeyi de gereksiz buluyorum. En azından burası için...

Not: bir de hep söylerim insan sesi doğadaki en güzel enstrüman. Lenka da bunun başka bir kanıtı...

24 Kasım 2012 Cumartesi

Sorulmamış soruya cevap!

Benim olayım, henüz benimle geçirdiği ya da geçireceği vakte üzülmeyeceğim kadar az sevebileceğim birine rastlamamış olmak.

19 Kasım 2012 Pazartesi

Mavi Marmara*

Bir ülkü uğruna yaşayamıyorum
Ölürüm o halde bir ülkü uğruna
Bir karınca olamıyorsam
Kabe yollarında
Olamıyorsam bir kuş dahi ateşin karşısında
Bırakırsınız ölürüm bir ülkü, bir hak uğrunda

Bir ülkü uğruna dahi olsa öldüremem
Ne kadar aşağılık da olsa insan suretinde birini
Korkarım aşırıya gidenlerden olmaktan
Ama can olmak, bir çocuğun canına siper olmak varsa ucunda
Zalimin karşısında ayakta dururum hiç değilse
Ölürüm bir ülkü uğrunda
Ezilirim çöllerde bir karınca gibi
Yakarım kanatlarımı ateşin narında

Tüm denizler bizim
"Mavi" Marmara, "Kara"deniz ve "Ak"deniz bizim
Adı değişse de yegane dileğimdir
Bulunmak rotası Gazze olan bir gemide
Öldüremem kimseyi bir ülkü uğruna
Ülküm yaşatmaktır ne de olsa
Ve fakat yaşayamıyorsam ülküm uğrunda
Hiç değilse ölürüm yolunda...

*Gazze'ye gidecek bir sonraki gemide bulunmak adına taahhüdümdür.

15 Kasım 2012 Perşembe

Hicret

Dün hicri yılbaşımızdı. Yine dünyanın dört bir yanında bir takım yoldan sapmışlar mazlumları öldürüyordu. Dini, dili, ırkı ne olursa olsun mazlum her yerde mazlumdu dün yine. Dün bizim hicri yılbaşımızdı.

Neydi hicret? Dininden -yaşam şeklinden- dolayı hayatı çileler yumağına dönmüş mazlum insanların bir yerden başka bir yere göçmesi... Ve onun gibisi bir daha olmayacaktı.

Dün yine mel'unlar Müslümanları öldürüyorlardı. Tarih özellikle mi seçilmişti? Kibirlerini bir kez daha göstermek istercesine... Bu dünya üzerindeki kudretlerini sergilediler akıllarınca. En güçlü, en modern silahlarıyla saldırdılar dün. Dünde bir gün zehirli kılıçları vardı. Bugün lazer,uydu güdümlü füzeleri... Filistin'de, Suriye'de Allah'a inandığını söyleyen adamlar başka bir takım inançlı kişileri öldürdüler dün. Sırf başka bir peygambere inanıyor, yaşam şekli, konuştuğu dil farklı diye...

O inandığınız on emrin altıncısı ne diyor? Ne diyor o inandığınızı söylediğiniz Furkan! Tamam anladık şımardınız yeryüzünde ve kendinizi ilahlaştırdınız, tıpkı firavun gibi... İçinizde korku yok hiç ne bu dünya namına ne de ahiret... Peki, hiç sevgi ve merhamet de mi kalmadı? Nasıl öldürebiliyorsunuz bir çocuğu, bir bebeği daha görmemiş dünyayı ki sizin günahlarınıza ortak olsun!

Dün bizim yılbaşımızdı. Hicri... Hicretin yıl dönümüydü dün!

Büyük hicretlerin devri bitti. Evet. Ama mazlumların hicreti bitmeyecek hiçbir zaman. İsterseniz gelin benim de evimi alın, Mescid-i Aksa'yı alın. Alın Kabe'nin toprakları da sizin olsun. Ama benim kalbimdeki Kabe'mi, Mescidimi nasıl alacak, yok edeceksiniz? Bana her yer mescit kılınmış bire vicdansızlar. Onu da mı duymadınız! Bırakın onu bunu; "...biz ona şah damarından daha yakınız"* buyuran bir olan Allah'a inanıyorum ben. O'nu da içimden söküp alamazsınız ya.

Dünkü gibi, Bilal gibi koysanız göğsümün üzerine koca koca taşlar söküp alamazsınız ki imanımı. Elimle düzeltemiyorum, dilimle söylesem de kimse dinlemiyor diye vazgeçecek değilim ya. Ama kalbimdeki bu acının bir hesabı olmayacak mı sanıyorsun gerçekten? Çok güzel bir sözümüz var bizim; "Alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste" diye. Bizim kitabımız ne diyor birçok yerinde biliyor musun? "...Allah aşırı gidenleri sevmez."** Sen de aşırıya gidenlerdensin dikkat et! Geçmişin geleceğinin aynasıdır. Unutma! Bugünün basit evren öğretileri bile ne diyor; evrene ne mesaj gönderirsen onu bulursun geleceğinde. O yüzden kork yarınından! Kork bir sonraki dünyandan...

Suriyeli, Lüblanlı, Filistinli kardeşim gel kapım açık senin hicretine. Taşları, toprakları ve içemeyecekleri o kap kara petrolleri onların olsun! Onların olsun aç gözlülükleri, bize vekil olarak Allah yeter!

"...Sen onlara aldırma. Allah'a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter."***

Bize vekil olarak Allah yeter!

* 50. Sure (Kâf Suresi), 16. Ayet

** 2. Sure (Bakara Suresi), 190. Ayet

*** 4. Sure (Nisâ Suresi), 81. Ayet

14 Kasım 2012 Çarşamba

Kök

Ağacın tüm yeşilliği ve görkemi köklerinden gelir ama aynı kökler ağacı olduğu yere de bağlar.

12 Kasım 2012 Pazartesi

Gündüz Düşleri

Bu gece ne yapsak?
Sussak sadece, susarsak anlaşsak
Sarılsak öylece
Nefeslerimizle uyusak
Sessizce uyansak yine
Sessiz bir dokunuşla günaydın desek birbirimize
Kalksak, yine konuşmasak
Bakışmasak
Birbirimizin varlığında huzur bulsak

Biliyorum ne desem şehvete yoracaklar şimdi
Ama dinlemiyorum, duymuyorum onları
Devam ediyorum gündüz düşlerime
Mesala birinde okuma koltuğumuzda uzanıyoruz beraber
Kolların yorulmasın diye benim tuttuğum kitabın
Sen çeviriyorsun yapraklarını
Yok olmaz bu çünkü kağıt bıçaktan keskindir bazen
Bu yüzden ben çevirmeliyim yaprakları da
Bazen benim sevdiklerimden bazen seninkilerden okumalıyız
Senin sesinden duymalıyım bazen sevdiğim cümleleri
Bazen de okumalıyım sana sevdiklerini

Bu gece ne yapsak?
Mesala televizyon koltuğumuza otursak
Beğenmesek hiçbir programı
Sonra bize güzel şiirler okuyan
Türkçe, Lazca, Kürtçe ve hatta İngilizce şarkılar çalan
Doğrunun yanında olmak için didinen gençler bulsak
Ne kadar ben gibi
Ne kadar sen gibi desek
Program bitse de dalamasak uykuya
Bilip de sustuklarımızı, yüzümüze vurduklarını okusak
Birbirimizin gözlerinden
Sonra yine birbirimizin varlığında huzur bulsak

Biliyorum ne desem şehvete yoracaklar yine
Yine duymazlıktan geleceğim ben
Siz ne anlarsınız diyeceğim içimden
Gündüz düşlerime devam edeceğim yine
Mesala şükredeceğim artık sigara içmediğime
Sen göğsümde uyurken
Biraz üzüleceğim, başımı yana çevireceğim
Nefesim rahatsız etmesin seni diye
Çok sevdiğim yüz üstü uykumdan ödün vereceğim
Hatta sen daha rahat uyu, seni daha çok görebileyim diye
Uyku girmeyecek gözlerime

Biliyorum ne desem kötüye, şehvete, hazza yoracaklar yine
Bense gözlerimi kapayacak
Devam edeceğim gündüz düşlerime
Bu gece bir kadeh daha sen olsan yanımda
Seni içtiğim her anda
Bir kez daha
Şükretsem alkole olan tövbeme
Senin sarhoşluğun olsa içimde
Kapıyı çalsam, kim olduğum sorusuna "Sen" desem
Seninle otursam, uzansam, okusam, izlesem, dinlesem, yesem, içsem
Seninle uyusam
Seninle uyansam gündüz düşlerimin içindeki gece düşlerimde
Bu gece de bir olsak seninle

Bu gece ne yapsak?
Herşeyi boş versek
Sussak sadece, susarsak anlaşsak
Sarılsak öylece
Nefeslerimizle uyusak
Sessizce uyansak yine
Sessiz bir dokunuşla günaydın desek birbirimize
Kalksak, yine konuşmasak
Bakışmasak
Birbirimizin varlığında huzur bulsak

9 Kasım 2012 Cuma

Misafir

Davetsiz gidebildiğin bir evde misafir değilsen, bre adam davetsiz gelemediğin şu dünyayı bunca sahiplenmen niye!

5 Kasım 2012 Pazartesi

Yeniden Meksika Sınırı

Uzun zaman önce tanışmıştım eski üçlü; İsmail Kılıçarslan, Tarık Tufan ve Selahattin Yusuf ile. Geçmişten gelen bir tanışmışlık duygusuyla izlemeyi sevdiğim bir programdı Meksika Sınırı. Sonra bir anda ortadan kayboldular. Farklı kanallarda farklı programlar yaptılar. Ama hiç birine ısınamadım.

Şimdi Ülke'de yeniden başladı program. Kaçaklardan sadece İsmail Kılıçarslan var. Ama tarzı hala aynı. İzlenir, izlenmesi tavsiye edilir...

Mariami Abduselişi'den Lazuri Nani-Nana da ilk kez orada dinlediğim Lazca bir ninni/türkü. Dinleyiniz, dinletiniz...

Ne diyordum: "Faklı bir dil farklı bir kültür demektir ve farklılıklar güzeldir."

Ve ekliyordum, "Dil kültürdür ve çok dillilik çok kültürlü olmak demektir ve çok kültürlülük güzeldir."

Sonra, "...ve en önemlisi dostum. Hoşgörü, çok kültürlülükle gelir. Hoşgörülü olmak da ayrı bir güzeldir." diyerek tamamlıyordum.

Ne diyorlardı Meksika Sınırı'nda:

"... Bir Meksika sınırı lazım her memlekete
Meksika’nın kendisine de."

Ve kapatıyorlardı programı:

"Bidayeti olan her şeyin bir nihayeti vardır.
Korkadurun ölümden cümle doğan ölmüşdür.
...Her kim ki aşka müşteri canına od vurmuşlar." diyerek.

23 Ekim 2012 Salı

Şeffaflık

Camdan bir kale düşmanlarınızı gösterdiği ölçüde güvenlidir ve fakat ilk taş darbesine dayandığı kadar da kuvvetli ve korunaklıdır.

22 Ekim 2012 Pazartesi

Bilgisayarlı okullar - FATİH Projesine farklı yaklaşımlar

Eğitim ve öğretim meselesi üzerinde epeydir düşünüyor ve düşüncelerimi burada paylaşıyorum. Özellikle dershane karşıtlığımı ve FATİH projesi gibi tüm öğretim sistemimizi kökünden etkileyecek teknolojik altyapı yatırımlarına olan eleştirilerimi bilmeyen kalmadı sanırım.

Bir yazımın içinde kısaca değindiğim Silikon Vadisi yöneticileri ve çocuklarını gönderdikleri okullar ile ilgili bir makale vardı. Makalenin aslı The NewYork Times gazetesinde "A Silicon Valley School That Doesn’t Compute" başlığıyla yayınlanmıştı. Uzun zamandır makaleyi Türkçe'ye çevirip buraya koymak istiyordum. Ancak bir türlü vakit bulup yapamamıştım. Sağ olsun Linux Gezegeni'nden takip ettiğim Ali Erkan İmrek, Anıl Özbek ve Zeki Bildirici'nin de yardımlarıyla benim bu sürekli ötelediğim işi yapmışlar. Ali Erkan İmrek eğer İngilizce biliyorsanız aslından okumanız daha iyi olabilir demiş ama benim de okuduğum kadarıyla gayet başarılı bir çeviri olmuş. İki bağlantıyı da aşağıya ekliyorum. En azından beş - on dakikanızı ayırarak okumanızı tavsiye ederim. Özellikle okul çağında olsun olmasın çocuk sahibi olanlar...

NY Makalesi : A Silicon Valley School That Doesn’t Compute
Türkçe Çevirisi : Silikon Vadisinde Bilgisayarsız Eğitim

16 Ekim 2012 Salı

Beni sana anlatırlar

İnanma
Gerçi bilirim inandıramazlar
İnanamazsın

Gelir bir fotoğraf gösterirler sana
Yanımda bir kız, gözlerim mavi gözlerinde
İnanmazsın

Başka bir fotoğraf daha çıkartırlar
Yanımda başka bir kız, sarışın saçlarında ellerim
İnanmazsın

"Daha bitmedi" derler, bir tane daha çıkartırlar
Yanımda bir başka kız, bembeyaz elleri ellerimde
İnanmazsın

Yetmez, bir sonraki gelir
Yanımda bir kız, öyle kırmızı ki dudaklarıma değen dudakları
İnanmazsın

Dayanamaz sorarlar sana
"Daha ne görmen lazım" diye
"Cevap uzun, ayrıca inanmazsınız" der kestirin atarsın

Sonra ısrarlara dayanamaz
Başlarsın anlatmaya
"Bir" dersin, büyük ve kalın harflerle
"Onun fotoğrafları siyah beyazdır hep"

"Ve iki
Bakışları kırıktır hep o fotoğraflarda"
"Ve üç" dersin
"Bir de benim dahi elimi tutmamış, saçımı okşamamıştır ki
İnanayım bir başkasıyla yaptıklarına"
"Ve dört" dersin
"Hele o mavi gözlü kız yok mu
Tamamen palavra
Renksizdir onun gözleri yoksam karşısında"

Beş dediğinde belki
"Tamam" der vazgeçeler
"Daha durun" der tamamlarsın belki
"Ayrıca bende o göz yok ki görsün sizin gözleriniz gibi
Bir de sizde de o anlayış yok ki bilin beni onun gibi"

Bilirim
Beni sana anlatırlar
Seni bana anlattıkları gibi
Bilirim
İnanmazsın sen de benim inanmadığım gibi...

5 Ekim 2012 Cuma

Bakara Sûresi 190. ayet

Sizinle savaşanlara karşı Allah yolunda siz de savaşın. Ancak aşırı gitmeyin. Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez.


Bakara Sûresi 190. Ayet

2 Ekim 2012 Salı

Telkin

Dostum,

Şu günlerde ne çok kişi bana telkinde, tavsiyede bulunuyor.

İstemekten bahsediyorlar.

Bilmiyorlar!..

Bilemeyecekler!..

Onların bugün telkinde bulundukları yoldan geri dönmekteyim ben!

Ne ilginç! İnsan en çok en iyi bildiği şeye susabiliyor. Konuşmanın gereksizliğini en çok o zaman hissediyor.

Gülüyorum söylediklerine...

Anlamıyorlar!..

Anlayamayacaklar!..

Nasıl anlasınlar ki! Hiç farkına varamamışlar!

Dostum, biri sadece senin telkinlerine susuyorsa sana değer vermiyor demektir. Fakat herkesin telkinlerine uyarılarına susuyorsa bir bildiği var demektir. Unutma!

26 Eylül 2012 Çarşamba

Neşet Ertaş

Arkasından söylenen, yazılan hiçbir şey umurumda değil! O, Neşet Ertaş idi. Nokta.

Bu ülkeden, bu diyardan, bu dünyadan bir Neşet Ertaş geçti. Sakın unutmayın!

Diyecek çok şey var ve fakat O'nun da babasından görüp uyguladığı gibi, biri sizin hissettiğinizden, düşündüğünüzden güzelini söylemişse sizin sözünüze ne gerek var!

Not: Arkasından kısır çekişmelere gebe söylemler, davranışlar içinde olanlar; üstadı belki hiç dinlememişler ya da çok dinlemişler ama hiç duymamış, hiç mi hiç anlamamışlar. O kadar cahiller ki dünyanın rengini bile anlamamışlar.

25 Eylül 2012 Salı

Kanser

Yer açılan birinin tıpkı bir kanserli hücre gibi tüm etrafını kaplaması, sürekli sürekli yayılmak istemesi, tüketmek istemesi ne kadar ilginç. Oysa biz bir adım geri atarken karşımızdakilerden de aynısını bekliyoruz. "Selam" gibi misliyle olmasa bile aynı ile mukabelede bulunulmasını...

Açtığımız yer kadar yer açılsın istiyoruz. Çok değil, bize hiç değil yer açılan da bir başkasına yer açsın...

Çok şey mi bekliyorum?

18 Eylül 2012 Salı

Uyan!

Ne oldu bu dünyaya, bu insanlara?

Suriye devleti vatandaşlarını katlediyor!

Irak kendi içinde bin parça, aynı dinin mensubları, aynı Peygamber(S.A.V.)'in ümmeti ve hatta aynı ana-babanın evlatları birbirini katlediyor.

Buda[1] eğer "reankarne" olduysa ve bir şekilde Myanmar'daki olayları görüyorsa ne hissediyordur? Karma felsefesi ne der acaba oradaki olaylara...

İsrail mel'unu kendinden olmayana zulmediyor. Onlardan olmak bizden uzak olsun! On emirlerinden biri olan "öldürme"[2] emrini nasıl algılıyorlar acaba...

17 Eylül 2012 Pazartesi

Dershaneler kalkıyor (mu?)

Eğitim sistemimize yönelik onlarca kusur bulabilirim bir çırpıda. Bunları ve çözüm önerilerini sıralayabilirim. Ancak bunlara herkes zaten vakıf. İşin temelinde bazı sorunlar var. Bu sorunların başındaysa dershaneler ve dershane kültürü geliyor. Eğitim sistemi ve dershaneler konusuna geçtiğimiz mart ayında Eğitim/Öğretim Sistemi başlıklı bir yazıda değinmiştim.

O zaman dershaneleri kolay kolay kaldıramayacaklarını ama bunu yapabilirlerse Türk eğitim sisteminin kanayan en büyük yarasını kapatacaklarını söylemiştim. Hatta çevremdeki birçok kişi duymuştur; bunu yaparlarsa -tabi nitelikli bir şekilde- oyumun renginin kesinlikle değişmeyeceğini defalarca söylemişimdir.

Şimdi Başbakan kesin bir tavırla hem de tarih vererek; 2013 yılında dershaneleri kaldıracaklarını söyledi. Hemen eğitim bakanına sordular; çalışmayı doğruladı. Ancak orta öğretim seviyesinde belki ama lise seviyesinde yani üniversite hazırlık kurslarında bunun çok zor olduğunu söyledi. Sebep olarak sınav sisteminin devam etmesini gösterdi. Yani Ömer Dinçer bir nevi Başbakanı yalanlamış demeyelim de düzeltmiş oldu. Ancak sonra Başbakan bir kez daha ve üstüne basa basa bunu yapacaklarını söyledi. Başbakan çok net ve bazı çevreler için çok sert uyarılarda bulunarak 2013-2014 döneminde bu uygulamayı hayata geçireceklerini söyledi. Bekleyip göreceğiz!

14 Eylül 2012 Cuma

Terör, sorun ve çözüm

Terör bir kez daha can yakıyor. Yine haber izleyemez, okuyamaz olduk. Şehit haberleri, operasyonlar, kazalar birbirini izliyor. Toplum gerildikçe geriliyor.

PKK/KCK denilen eli kanlı örgüt ne Ramazan, ne bayram dinliyor. Hayatının baharına dahi varamamış bebekleri öldürüyor caniler. Yeri gelmişken söyleyeyim; şu "sivillere yönelmiş şiddet" kavramı çok yanlış bir söylem. Bir asker ya da polis de ana ve babasının ya da eşinin, çoluğunun çocuğunun gözünde nedir ki! Salt bir üniforma mı? Devlet memurları geceleri üzerilerindeki üniformalarla mı yatıyorlar sanıyorsun?

Peki bu sorunlar nasıl çözülecek?

Türk'ün, Laz'ın, Çerkez'in, Abaza'nın sokaklara dökülüp protesto etmesiyle mi? Bunu zaten yapıyoruz!

Ellerimizdeki silahlarla cadı avına çıkarak mı?
Kesinlikle hayır.

Bölgenin geri kalmışlıklarını bahane ederek ve oraya daha fazla para, daha fazla yatırım götürerek mi?
Yanlış anlaşılmasın refah her insana ulaştırılması gereken bir insanlık hakkıdır ve bu zaten yapılmaya çalışılmaktadır. Ama refah demek kalkınmışlık, para, maddi zenginlik demek de değildir!

Peki, nasıl çözeceğiz bu sorunu?

Çözüm bence çok basit! Bir camın arkasında saklanmış size durmadan taş atan birine camı aradan kaldırmadan ya da onu camdan uzaklaştırmadan mukabele etmeniz camı kırar. İşte PKK'da bir CANın arkasına sığınmış, o CANa güvenerek durmadan bu ülkenin her ferdine taş atan tek dişi kalmış canavardır. O CAN ise Kürt'tür. Devlet iyi niyetini ortaya koymuş ve CANını kucaklamıştır. Hem de arada dişinden kan damlayan canilere rağmen. Yapılanları burada saymaya gerek dahi yok! O halde tüm sorumluluk sendedir benim Kürt kardeşim. Kalk ayağa ve haykır: "Ben senin paravanın değilim.""Artık benim arkama saklanamayacaksın!", "Benim hiçbir kardeşime (Türk, Kürt, Laz...) yan bakamayacaksın!" Mitingler düzenle, televizyonlara çık konuş, manşetlere taşı cümlelerini...

O zaman ben yine ölürüm bu vatan uğrunda. Senin önüne geçer göğsümü siper ederim o mel'un canavarların kurşunlarına, pusularına.

Ama benim kınamam yetmiyor!

Benim ayağa kalkmam yetmiyor!

Milyon olup üzerilerine yürümem yetmiyor!

Sen kalk ayağa, tut çocuğunun kolundan, götür evine. Dağdan cenaze değil, çocuğunun kanlı canlı halini götür yuvana. Polise taş attırılan çocuğuna sen vur ilk tokatı! Emin ol elin daha inmeden hava da yakalayacağım ben. O çocuk benim de çocuğum!

Yok eğer susar ve izlersen sadece. O dişi kanlı cani bir gün senin de kapına dayanacak.
Henüz kaçırmadıysa bile, senin de çocuğunu belki zorla belki kandırarak uzaklaştıracak senden. Kardeşine kurşun sıktıracak. Bir bebenin canına kast ettirecek!
Sana hizmet gelmesin diye iş makinelerini yakacak.
Öğrenme diye öğretmenini kaçıracak, okulunu yakacak.
İnanma diye, doğru konuşuyor diye sabah namazından çıkan hocanı öldürecek.
Sağlığın bozulduğunda çabuk öl, acı çek diye doktorunu ve hemşireni kaçıracak.
Dahası sen rahat yaşama diye seni koruyan askerini ve polisini öldürecek.
Yollarına, yaylalarına mayınlar döşeyecek.
Hem de tüm bunları tam bir korkak gibi senin arkana saklanarak yapacak!

Evet, bu sorun bir KÜRT sorunudur ve sen bir KÜRT olarak ayağa kalkıp "YETER" diye haykırmadıkça da çözülmeyecektir! Çözülmeyecektir çünkü ben ne yaparsam yapayım terör denilen bu insanlık dışı olay ortadan kalkmayacaktır. Seni bahane edenlerin elinden bahanelerini al. Al ki herkes görsün canileri arada bir paravan olmadan!

Sanmayın ki asker/polis sadece Türkiye topraklarını, yeraltı (petrol gibi) ve yer üstü (GAP, su gibi) kaynaklarını savunmaktadır. Hepsini verseniz de bu sorun ortadan kalkmayacaktır. Güvenlik kuvvetleri o bölgedeki halkın, geleceğin diktatörlerinin elinde inlemesinin önündeki yegane engeldir.

Eğer terör olmasa/olmasaydı bölgenin nasıl bir huzur içinde olacağını hiç düşündün mü? Hadi bizden geçti! Çocuğunun nasıl güzel bir ortamda yaşayabileceğine dair hayallerin de mi yok?

Bunları yapmazsan, yapmazsak ne mi olur? Otuz senedir ne oluyorsa o! Peygamberimiz (S.A.V.) ne diyor: "İki günü birbirine eşit olan ziyandadır, aldanmıştır."

Allah'ım ziyanda olanlardan olmaktan, aldanmış olmaktan sana sığınırım.






12 Eylül 2012 Çarşamba

Bir ara

Bir ara emanet eder gibi oldum
Yalnızlığımı sana
Sen kabul etmiştin de
Yalnızlığım direnmişti buna
Bir ara ben senin yerine geçmiştim
 senin içinden geçmiştim de
Sen benden geçmemiş
 geçememişsin hala...


10 Eylül 2012 Pazartesi

Eski

3 + ( 1 + [ 1 ] ) = 32

6 Eylül 2012 Perşembe

Yol Hikayeleri

Nereden başlasam? Nasıl anlatsam?

Malum benim batıdan doğuya ve sonra doğudan batıya seyahat ritüellerim var. Kimi zaman ara yollara saptığım; şuradan geçerken bir soluklanayım, eski bir arkadaşı, dostu ya da hatıraları canlandıracak bir mekanı yeniden göreyim dediğim yolculuklar bunlar. Klasik bir şekilde bir ucu İstanbul'a diğer ucu çoğunlukla Rize ama bazen biraz daha da doğuya uzanan yolculuklar. Bu aks üzerinde belirli şehirlere uğrayışlar. Tamam bazen aksın dışında kuzeyden hafif uzaklaşılan Ankara, Kütahya, Bursa ve bir zaman İzmir gibi yolculuklar.

Bu yolculukların en çok Rize'de soluklanılan zamanları güzeldir benim için. Ancak son üç senedir tam bir eziyete dönüştü bu yolculuklar. Sürekli bir yerlerde yol çalışmaları, alt yapı - üst yapı yenilemeleri derken birkaç kilometrelik yol saatlerle ölçülen eziyetlere dönüştü. Geçen sene hemen hemen hepsini üşenmeden fotoğraflamış ve hatta bazı yerlerde video çekme ihtiyacı dahi duymuştum. Bu sene haziranın başında yaptığım yolculukta gerek görmedim çünkü neredeyse her yerde aynı çalışmalar devam ediyordu. Daha doğrusu çalışma olması gereken yerlerde aynı çalışmalar yapılmamaya devam ediyordu. Aynı eziyet aynı hikaye...

İşin ilginç yanı alternatif olarak yönelebileceğiniz tüm yollarda da bakım çalışmaları vardı. Aynı İstanbul'un durumu gibi yani; trafik sıkıştığında şuradan kaçarım diyebileceğiniz tek bir alternatif bırakılmamış durumdaydı. Daha bu yollar yokken, hiçbir yer duble değilken, sahil yolunun esamesi okunmazken neredeyse yarı zamanda Rize'ye gitmişliğim var. Tabii iş böyle olunca da yolculuk sırasında gezme ve görme kısımları devre dışı kalıyor. Giderken ve gelirken yaşayacağım o zevk ortadan kalkıyor. Neden şu yetkililer her yerde aynı anda başlatırlar şu çalısmaları anlamıyorum. Bir yeri bitir ondan sonra diğerine geç öyle değil mi?

Neyse bu sene ani bir kararla Haziran sonunda arabayla gidip, dönüşünü Bursa'da tamamladığım yolculuktan sonra bir kez daha gittim. Ama bu sefer çok şükür sıkıntısız ve rahat bir yolculuk oldu. Biraz dalından meyve, kaynağından maden suyu içip, yayla ziyareti yapıp döndüm. İnsanın yediği hemen her şeyi kendinin dikip, yetiştirmesi ve sonra da dalından toplayıp tüketebilmesi müthiş bir keyif. Bunlardan da önemlisi Ramazan bayramını gerçekten bayram kılacak olan aile yanında geçirme şansını yakalamam dolayısıyla da güzel vakitlerdi...

Bu sefer yediğim içtiğim bana kalsın. Sadece şu bir kaç fotoğraf hatıra olarak burada kalsın.


Ayder Yaylasından bir çiçek (1.300m rakım)

Denize sıfırDenize sıfır

Altın Çilek (Evet evin önünde altın çilek de yetişiyor.)

Not: Altın çilek gerçekten lizzetli bir meyveymiş. Hele insan evinin önünden toplayıp yiyebiliyorsa daha da güzel oluyor.

16 Ağustos 2012 Perşembe

Akide


Kırmızıyı da tarçını da akide ile sevdim ben
Tüm acı tatlı yanına rağmen

Sen benim akidemdeki tarçınımdın
Seni öyle sevdim ben

Yeşil Köşem'di ilk tanıştığımız yer
Bir tek onlar yapardı akideyi
Benim, bizim sevdiğimiz gibi
Boğaz yakacak, gözleri yaşatacak kadar tarçınlı
İçi gözükecek kadar berrak kırmızı

Kırmızı ne çok yakışırdı sana
Tatlı sert hallerin, aynı akide gibi
Kırmızıyı da tarçını da o köşede tanıdım ben
Seni tanıdığım gibi

Şimdi kapıları kapalı, ışıkları sönük Yeşil Köşem'in
Önünde bekleyen kalabalıkları yok artık
Kayıp akidemin o hırçın, o tarçınlı tadı
Kayıp o berrak kırmızı rengi
Tıpkı senin gibi...

Sen benim tatlı acı akidemdin
Seni öyle sevmiştim ben

8 Ağustos 2012 Çarşamba

Sözlük araştırması


arkadaş:

1. Birbirlerine karşı sevgi ve anlayış gösteren kimselerden her biri, yâren.
2. Bir ortamda birlikte bulunanlardan her biri, hempa, refik.

dost:

1. Sevilen, güvenilen, yakın arkadaş, gönüldaş, iyi görüşülen kimse, düşman karşıtı.
2. Erkek veya kadının evlilik dışı ilişki kurduğu kimse, zamazingo.
3. Sahibine sevgi gösteren hayvan.
4. Bir şeye aşırı ilgi duyan, koruyan kimse.
5. sf. İyi geçinen, aralarında iyi ilişki bulunan.

Oysa ne çok anlam yüklüyoruz şu iki kelimeye değil mi?

6 Ağustos 2012 Pazartesi

Cesaret

Cesaret; o buz gibi yakan soğukluğuna rağmen, tüm çıplaklığınla gerçeğe sarılabilmendir.

3 Ağustos 2012 Cuma

Dua*

...
Söz söylemeye, düşünmeye, bir şey ifade etmeye ne benim ne de pek çoğunun takati kalmadı. Senin güç ve kuvvetine sığınıyor, Senden güç ve kuvvet istiyoruz. Önümüzde halledilmesi gerekli olan meseleleri halletmek için bize güç ve kuvvet ihsan eyle Ya Rabbi. İmanla bizi aydınlığa çıkar Ya Rabbi, ihsan şuuruna ulaştır Ya Rabbi. Senin bir adında Rab'dir. Ya Rabbi bu adınla Sen bizi terbiye edersin, bizi terbiye et Ya Rabbi. Terbiyenle insani kemalâta ulaştır Ya Rabbi.

Sen eşfaksın, sen erhamsın. Senin şefkat ve rahmetin yanında bizim refet ve rahmetimizden söz edilemez. Ama Ümmet-i Muhammedin perişan haline baktıkça içimize adeta kan damlıyor. Muhakkak ki senin Arş-ı Azamında ihtizaza geliyordur. Senin Arş-ı Azamına, senin Arş-ı Azametine, senin Arş-ı Rahmetine sığınıyoruz. Bize İslama aziz eylemek suretiyle ihsanda bulun Ya Rabbi. Bize merhamet eyle Ya Rabbi. Bir tarafta dinde yarıklar açılıyor. Bir tarafta dinsizler dine, dindara hücum ediyor. Bir taraftan din ve dindar tezhif görüyor. Bir taraftan anlamayan insanlar, meseleyi görmeyen kimseler senin Din-i Mübin-i İslamına taarruz ve tecavüz ediyorlar. Bizler ona karşı yapılması gereken şeyleri hakkıyla eda edemedik. Senin huzurunda hak ile kulluk vazifesini yerine getiremedik. Keremi lütfün ile bizlere idrak ihsan eyle Ya Rabbi. Dinine hizmet ile bizleri serfiraz eyle Ya Rabbi. Ya Rabbi başka vadide, başka kapıda, başka yolda, başka derede, başka tepede herhangi bir talebimiz, herhangi bir isteğimiz yoktur. O çok büyük bir şeydir ama ne yapalım gözümüzü büyük şeylere diktik. Senin dinine hizmet etmeyi istiyoruz. Senin dinini izazi istiyoruz. Bir zamanlar peygamberlere gördürdüğün bu vazifeyi bir kerede, ne olur keremi lütfün ile bizlere gördür Ya Rabbi.

Bu asil millet, İlm-i Ezelin ve İlm-i Sübhaninle Sen biliyorsun, belkide "Benim milletim" deyip tarihi sahneye sürdün ve yine Sen biliyorsun, on asırdan beri beklenen rolü bir hakkın eda etti, yerine getirdiler. Ama kafirler ona imkan vermediler. Hedefi şu idi ki; yeryüzünde senin adını bütünüyle bayraklaştırdıktan sonra merdivenler uzatsın semaların şeytanlarına dahi mesajını duyursunlar. Gel gör ki engellendi. Haçlılar karşısına çıktı. Çanakkale'ye kadar ayağına takıldılar. Ve bu necip millet kala kala bir avuç toprakta, dar bir yerde, bir karakol mensubu olarak ancak kalabildi. Şimdi onun istikbal ve ikbalini düşündükçe yine yüreğim kopuyor, yüreğim ağzıma geliyor, canım dudağıma geliyor. Sen bu son karakolu, içindeki muhafızlarıyla, ebedlere kadar muhafaza eyle Ya Rabbi.

Senin şanlı Peygamberin, "Türkler size dalaşmazlarsa siz de onlara dokunmayın." buyuruyor. Allah'ım senin Sahabi denen kulların dokunmadı, Tabiin dokunmadı, Tebe-i Tabiin dokunmadı ve bu şerefli millet kendi gönül rızasıyla senin dinine koştu. Yerini aldı. Dinine hizmet etti. Ama bak Ya Rabbi, Sen müslümana dokundurtmadığına şimdi gavurlar dokunmaya başladı. Şark dokundu, garp dokundu, içe sızan kafir dokundu. Beyne musallat oldu, ruha musallat oldu. Ey rahmeti engin Rabbim, ey rahmeti deryaları unutturan Rabbim. Senin o engin rahmetine dehalet ediyor ve sığınıyoruz. Askerim dediğin bu askerleri hep cephelerde böyle yaralı, mecuh bırakma. Arkadan vurdurma. Hançerletme. Hele şu genç çehreleri, hele şu taze simaları, senin yoluna baş koyanları, eşiğine baş koyup bir daha kaldırmam diyenleri, bunları ebedlere kadar dinine hizmet etmekle izaz eyle Ya Rabbi. Bu sayede dinini ilağ eyle Ya Rabbi.

Öteden beri senin bir adet-i sübhaniyeni gördük, inandık, öyle biliyor, öyle kanaat ediyoruz ki adet-i sübhanin hep aynı istikamette cereyan edecektir. Adetini şöyle gördük, şöyle bildik, şöyle tanıdık; bir yerde Sen bir hakikate yol verince, kaderle onun yoluna su serptirince, yamaçlarımızda yeşiller boy atınca, kar çiçekleri karın kalktığı her yerlerde boy atıp salınınca, öyle gördük, öyle öğrendik ki Sen artık bir daha soğukla onları kırdırmıyorsun, kırağıya kurban etmiyorsun. Şimdi bizim yamaçlarımızda allı, valalı beyaz bu kar çiçekleri var. Minel ba minel mihrab Ya Rabbi. Allah deyip salınıyorlar. Resullullah deyip salınıyorlar. Sen beklenmedik kırağılarla bu kar çiçeklerini soldurma Ya Rabbi, öldürme Ya Rabbi.

Bizden evvel bir sürü şehitler bu dini mübini islami izaz etmek için kendilerini çeper yaptılar, sütre yaptılar. Bir kaçını da bir kaç dakika evvel utanarak, hicap ederek şu cemaatin huzurunda ve Senin ilmin çerçevesi içinde -estağfurullah Senin ilminin çerçevesi olmaz zira o namütağanidir- Senin bilgin dahilinde ben onları arz etmeye çalıştım. Onlar bu din için yapmışlardı. Bunun için ölüp gitmişlerdi. Ama bir zümre onlardan sonra vaade vefada bulunamadı, miras yediler gibi her şeyi saçıp savurdu. Vefasızlıkla davrandı. Ben şimdi bu yapılan şeyler karşısında, ciddi bir hicap içinde iki büklüm oluyor, senden niyaz ediyor, sana yalvarıyor, sana ellerimi açıyor diliyor ve dileniyorum. Bizden evvelkilerin yaptıkları hatalarla meydana gelen uçurumları şu tertemiz nesille doldurmaya muvaffak eyle Ya Rabbi.

Mübarek ramazan hürmetine Ya Rabbi. Kerbele'da revan Dem'u hürmetine Ya Rabbi. Bütün hürmetlerin, muhteremlerin kâbına ulaşamadığı Hz. Muhammed hürmetine Ya Rabbi. Arşın hürmetine Ya Rabbi. Esma-i Hüsnan hürmetine Ya Rabbi ve İsm-i Azam'ın hürmetine ki "onunla dua edilirse kabul ederim" buyuruyorsun. Dualarımızı kabul eyle Ya Rabbi.
...

* Fethullah Gülen Hocaefendinin 30 Nisan 1989'da Pendik Çarşı camisinde verdiği vaazdan alıntı.
** Ben dikte ettiğim için bazı hatalar ve eksiklikler olabilir.

1 Ağustos 2012 Çarşamba

Ana, Baba

Bir ana ya da babaya gurur duymak için hayır duası alan bir evlattan başkası gerekmez.

31 Temmuz 2012 Salı

Evlat

İyi bir evlat başka hiçbir övgü sözü için değil ve fakat "Ana babasından Allah razı olsun" duası için yaşayan kişidir.

30 Temmuz 2012 Pazartesi

Londra 2012 Olimpiyat Oyunları Açılış Töreni ve Bize Söyledikleri

Geçtiğimiz hafta sonunda Olimpiyat Oyunları'nın Londra 2012 açılışı töreni vardı. Pekin'deki açılış töreninden sonra daha ilginç bir şey olmalıydı. Ama ben bu kadarını beklemiyordum. Daha güzeldi, iyiydi, muhteşemdi kısmında değilim. İngiltere başka bir şey yaptı. Londra 2012 açılış töreninde bir şeyin altını çok net, kalın ve koyu çizgilerle çizdi: "Modern kültür dediğiniz şey benim" ya da "Benim modern kültürüm aynı  zamanda hepinizin kültürü" dedi. Hem de üstüne basa basa...

Yakın tarihlerindeki hemen hepimizin tanıdığı; tarihi, hayali, siyasi, sportif, sanatçı, bilim adamı, ne kadar ünlü kişiliği varsa gözlerimizin içine baka baka, "Siz bunları zaten tanıyorsunuz," dediler "ister 10 yaşında olun ister 70!"

Onların açısından bakarsak, açılış töreni; hem görsel olarak hem içerik olarak hem de sunum olarak muazzamdı. İzlerken de keyif verdi. Ayrıca sağlık sistemi vurgusu, dijital devrim konusu da çok başarılı işlendi. Bunu işlerken de "Bu devrimin başlangıcı da bana ait" dedi İngiltere. Hele meşalenin oluşturulmasında her bir taç yaprağın katılımcı ülkelerce taşınması ve meşalenin herkesin gözü önünde birleştirilmesi çok iyi kurgulanmıştı. Kısacası açılış töreni bir bütün olarak çok başarılıydı. Hem verdiği mesaj hem de sunumu açısından...

Bizim açımızdan, kültür ithalatında ne kadar ileri geçtiğimizi, kendi kültürümüzün başka potalarda nasıl eridiğini göstermesi açısından oldukça düşündürücüydü. Evet, dünya hızla dijital bir köy oluyor. Bu köy olma yolunda da kültürler birbirlerinden etkileniyor. Ancak bu etkilenmenin şiddeti kesinlikle eşit değil! Bu eşitsizlikse bize göre daha zayıf olan kültürleri çoktan asimile etmiş durumda. Bizse sıramızı bekler gibi bir ruh hali içindeyiz...

Bir de bir şeyi çok merak ediyorum: Bir gün bize de bir olimpiyat düzenleme şansı doğarsa acaba biz açılış törenini nasıl yapardık?

Not: Londra 2012 açılış töreni ile ilgili bazı resimler ve videolar aşağıdaki bağlantılarda

http://www.bbc.co.uk/turkce/multimedya/2012/07/120727_olympic_opening_gallery.shtml

http://www.london2012.com/photos/galleryid=1303910/#fireworks-are-set-off-around-the-olympic-stadium

http://www.video-izlesen.net/2012-londra-olimpiyatlari-acilis-toreni-izle.html

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Seksenler

Seksenlerde çocuk olmak
Her yerin sana ait olması demekti
Kilitli, dikenli fark etmez
Her yerde çocuk olabilmek demekti
Parktaki turuncu meyveli, dikenli çalılara rağmen top oynamak
Çalıyı savunmada bir adam yerine koymak demekti
Üç kornerin bir penaltı olması tartışmaları
Haliç'in taç çizgisi olması demekti

Seksenlerde çocuk olmak
Bitiş düdüğü birleşilerek alınmış plastik topun çalı defansa takılması demekti
Demek ki çalı defans aynı zamanda hakem demekti
Acaba seksenlerde yönetici olmak
Parklara, bahçelere dikenli bitkiler mi dikmekti

Seksenlerde çocuk olmak
Komşunun evinden gelen domates peynirli yarım ekmekleri paylaşmak demekti
Domates peynir varlık demekti
Yoklukta var olan ne lezzetliydi

Seksenlerde çocuk olmak
Topluca camilere gidebilmek demekti
Oradan çıkıp kiliseye, havraya girebilmekti sorgusuz sualsiz
Çocuk olmanın kırmızı pasaport olması demekti

Seksenlerde çocuk olmak
Köşedeki bakkal ile sohbet edebilmek
Veresiye yazdırabilmek
Çocuk yaşına rağmen
Bazen siyaset bazen de futbol konuşabilmek demekti

Seksenlerde çocuk olmak
Komşunun seni bakkala gönderebilmesi
Senin gidebilmen
Para üstünün sana kalabilmesi
Ve o para üstüyle leblebi tozu olabilmen demekti

Seksenlerde çocuk olmak
Olabilmek
Annenin her daim evde olması demekti
Maçtan aç döndüğünde
Sepetle sana yarım ekmek arası bir şeyler salabilmesi idi
Dizin, başın yarıldığında orada olması demekti annenin
Abinin, ablanın olması demekti bir de...

Kısacası
Seksenlerde çocuk olmak
Çocuk olmak
Aile olmak
Komşu olmak
Arkadaş olmak
Var olmak
Mutlu olmak
Mutlu bir şekilde var olmak demekti...

24 Temmuz 2012 Salı

Tok karınların açlık empatisi: Oruçsuzluk hali

Sınırsız tüketimin körüklendiği, ihtiyaç için değil mutlu olmak için alış veriş yapıldığı, israfın dağlar oluşturduğu, açlık sınırının altında yaşayan insanların milyara ulaştığı bir zamanda, olmayanın halinden nasıl anlarız?

Yokluk, varlıkta öğrenildiğinde kişiye ve başkalarına faydası olacak şey! Evet, öyle ama bu herkesin yapabileceği bir şey değil. Varken olmayanın ne hissettiğini anlamanın en kolay yolu sizin de o yokluğu yaşamanızdır. Tok açın halinden anlamaz! O halde oruç*1 bir açın halinden anlamanın en kolay yoludur.

Oruç söz konusu olunca herkesin bir bahanesi oluyor. Birinin midesi diğerinin başı ağrıyor. Birinin şekeri çıkıyor, on bir ay boyunca tatlı, çikolata ve dondurmaları yiyen o değilmiş gibi. Biri uykusuzluktan dem vuruyor. Başkaları karşılıklı olarak birbirlerine tutmama ruhsatı veriyor. "Tut, o da seni tutar" diyenine pek rastlamadım. Ama iş tutmama ruhsatına gelince herkes Şeyh-ül İslam kesiliyor!

Kimse kimsenin özelini bilemez. Evet, bazıları gerçekten rahatsız olabilir. Bazılarının hayati tehlikesi dahi olabilir. Bunlar zaten ruhsatı Kitap*2 tarafından verilmiş şeyler. Nasıl yapılacağı, ne şekilde hareket edileceği*3 gibi sınırları önceden belirlenmiş şeyler.

Ama bir düşün bahaneler üreten: olmayan, "yokluktan midem ağrıyor o halde olsun, migren ağrım tuttu bugün aç durmayayım, şekerim çıkar, tansiyonum düşer çok uzun süre aç kalmayayım" diyebiliyor mu? Cevabı biliyoruz... O halde bahane üretmeyi bırakıp tutunmak istemediğini açık yüreklilikle söyle. Nedenlerin yine sana kalsın kimseye açıklama yapmakla mükellef değilsin. Senin tutmama nedenin sana, tutmak isteyen kişininki kendinedir...

Benim ki bir hal üzere anlama çabası değil. Bir hal üzere unutmama çabasıdır. Anlamıyorsan anlamaya çalış. Anlıyorsan unutma... Unutursan unutulursun unutma... Oruç birçok şey demektir ve fakat sen sırf duygudaşlık kısmını anla sonrası gelir zaten.

---

*1 Bakara Suresi ﴾183﴿: Ey iman edenler! Allah'a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı.

*2 Bakara Suresi (184): Oruç, sayılı günlerdedir. Sizden kim hasta, ya da yolculukta olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutar. Oruca gücü yetmeyenler ise bir yoksul doyumu fidye verir. Bununla birlikte, gönülden kim bir iyilik yaparsa (mesela fidyeyi fazla verirse) o kendisi için daha hayırlıdır. Eğer bilirseniz oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır.

*3 Bakara Suresi (185): (O sayılı günler), insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur'an'ın kendisinde indirildiği Ramazan ayıdır. Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa onu oruçla geçirsin. Kim de hasta veya yolcu olursa tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah size kolaylık diler, zorluk dilemez. Bu da sayıyı tamamlamanız ve hidayete ulaştırmasına karşılık Allah'ı yüceltmeniz ve şükretmeniz içindir.

19 Temmuz 2012 Perşembe

Aşk

Aşk kırılma tehlikesine rağmen birinin elinden tutup donmuş bir nehrin üzerinde yürümek değildir, yanacağını bile bile yerdeki korların üzerinde yürümektir aşk, hem de yaşayacağın acıdan ölesiye korkmana rağmen.

18 Temmuz 2012 Çarşamba

Av ve Avcı

Avlanmaktan korkan hayvanlar gibiyiz
Öylece susmuş kulak kesilmişiz sadece
Oysa çığlık çığlığa koşmalıydık kaçmak için
Kaçıp da saklanmak için
Şimdi gece, susar karanlığımız
Saklar bizi kendi içinde
Peki ya gündüz olunca ne yapacağız

Kendi türümüzün hem avcısı hem de avı olmuşuz
Savunma yeteneklerimiz biliniyor önceden
Koşup kaçabilenler çok yetenekliler sadece
Bir de saklanabilenler
Şimdi gece, susar karanlığımız
Saklar bizi kendi içinde
Peki ya gündüz olunca ne yapacağız

Avının peşinde yırtıcı hayvanlar gibiyiz
Öylece dikkat kesilmiş dinliyoruz sadece
Oysa insan gibi konuşabilmeliydik, anlaşabilmeli
Pusular kurup saklanıyoruz oysa
Şimdi gece, susar çirkinliğimiz
Saklarız kendimizi gecede
Peki ya gündüz olunca ne yapacağız

Su kenarında susuzluktan kavrulan hayvanlar gibiyiz
Tek derdimiz susuzluğumuzu giderecek bir kaç damla
Oysa durup kalmışız sadece
Pusular kuranların pusularından yılmış vaziyette
Şimdi gece, saklar mâsun ve hüzünlü gözlerimizi
Saklar gözlerimizden süzülenleri
Peki ya gündüz olunca ne yapacağız

16 Temmuz 2012 Pazartesi

Sibel ve Irfan evlendi.


Önceki gün en eski arkadaşlarımdan İrfan ve Sibel evlendi. Biz de şahitleri olarak oradaydık...

Dostum, Allah kalbinizdeki ve aklınızdaki hakkınızda hayırlı olan tüm dileklerinizi gerçek kılsın.

Birbirinize sevginiz, saygınız hiç eksilmesin ve en önemlisi mutluluğunuz daim olsun.

11 Temmuz 2012 Çarşamba

İki şarkı

Dostum,

İlk kez, izlediğim iki dizide duyduğum iki şarkının sözleri aşağıdakiler... Yorumsuz...




Gitsen de

Yollar nereye götürecek seni
Bu yara bitirecek seni
Hangi aşk dindirebilir ki öfkeni
Sevmek eskisindende zor
Yalnızlık ateşden kor
Zaman geçse de yine sönmüyor
Kör, kör hayat ölüm kadar ağır
Kulaklar birbirinden sağır
Vicdanlar kör, kör
Gör, gör hayat ölüm kadar ağır
Kulaklar birbirinden sağır
Vicdanlar kör, kör
Herkes bir gün yalnız kalır
Gece çöküp gün kararınca
Her yanını nefret sarınca
Kader seni çağırınca, hadi git
Sokaklar üstüne varınca
Masum sesler bağırınca
Kader hep seni çağırınca,
 hadi git
Sen gözüm gitsen de

Söz, Müzik: Aytekin Ataş
Söyleyen: Aytekin Ataş


       


Hakim Bey

Şikayetim var cümle yasaktan
Dillerimi Hakim Bey bağlasan durmaz
Gelsin jandarma polis karakoldan
Fikrim firarda mahpusa sığmaz eyvah
Gün olur yerle yeksan olurum
Gün olur şahım devri devranda
Kanun üstüne kanun yapsalar
Söz uçar yazı iki cihanda eyvah
Sussan olmuyor susmasan olmaz
Dil dursa Hakim Bey tende can durmaz
Yazsan olmuyor yazmasan olmaz
Kaleme tedbir koma tek durmaz

Söz, Müzik: Sezen Aksu
Söyleyen: Mehmet Erdem












9 Temmuz 2012 Pazartesi

Savaş isteyenlere...

SİNOPSİS*

Bebek ağlar
vapurlar geçer
bazı sulardan
bebek ağlar
bütün sular güneye mi akar
kuzeye bazı sular
kabarır deniz olanlar
deniz ağlar

boyna keser keser keser
geveze berber
tüfeğini alır asker
pek çok asker
uçak düşer
ölür içindekiler
ne çok avcı ne çok tavşanın
peşine düşer
bebek ağlar

bazı ülkelerde savaş başlar savaş biter
savaş yine başlar biter
anneler çocuklar askerler ölür
(baba zaten askerdir)
fotoğraflar biraz daha büyütülür
duvarı kaplar ölmüşler
bebek ağlar

bazı ülkelerde
bazı insanlar bağırır
Devrim Devrim Devrim
(devrim birkaç zaman
büyük harfle yazılır.)
sonra birden kapanır
bütün hoparlörler

anneler ağlar
gözleri dağlarda (asılmışlar)
dağlar ağlar sular ağlar
anneler babalar ağlar
bebek ağlar

GÜLTEN AKIN

Savaş isteyenler bir daha, bir daha ve bir daha okusunlar ta ki anlayıncaya kadar. Çünkü savaş olur; askerler ölür, anneler ölür, babalar ölür, bebekler ölür. 


Ölüler ağlar mı? 


Ağlar!..

*Gülten Akın'ın Kuş Uçsa Gölge Kalır adlı kitabından alıntı.

27 Haziran 2012 Çarşamba

Davet ve icabet

Davete icabet etmek gerek demiş ve ilk daveti kabul etmişiz. Son daveti de öyle bekliyor ve daha yapılmadan icabet sözünü kesiyoruz. O halde söylesene dostum dünyada da bir yerlere davet ile gitmek istemenin nesi kötü? Çağrıldığın yere gitmemenin -istisnai mazeretler dışında- doğru olan bir tarafı var mı? Yok değil mi dostum! Aynen davet edilmediğin yerde olmamanın da doğru olması gibi...

Bunun icabet tarafı davet edilene düşerse de, bir de davet eden taraf var! O da bilecek ki şeklini, yordamını, davet edildiği yere gönlü hoş gitsin insan. Sadece icabet etmesin, orada var olsun. O olduğu için davet olsun...

Bak ve örnek al, dostum. Anlayan ikisine de nasıl hoş bir şekilde gidiyor ilk ve son davetlerin. Uzun ince bir yolda yürüyecekmiş/yürümüş gibi...

Dostum, davete icabet vakti şimdi...

Haydi kalk...

22 Haziran 2012 Cuma

Yanılgı

En dik duranımız en korkağımızdır; düşmekten, düşüp de kendi yalnızlığıyla yüzleşmekten korkar.

19 Haziran 2012 Salı

Af

Bazen biri çıksın bir başkasını tanıdığınızdan bir başka şekilde anlatsın istersiniz. İstersiniz ki çok daha farklı olsun yaşananlar. Bazen biri çıksın daha dünden inandığınız yalanlar söylesin istersiniz.

Yalan da olsa gerçek de olsa biri çıksın başka bir resim çizsin istersiniz. Gördükleriniz, duyduklarınız, yaşadıklarınızdan farklı... En azından rengini, arka planını değiştirsin istersiniz hatıralarınızda bir türlü solduramadığınız o resmin.

Sizce çok basittir istediğiniz. Sadece güvendiğiniz biri çıksın ve değiştirsin istersiniz. Bir hamur misali yeniden yoğrulsun, üstü kabuk bağlamasın, beğenmezseniz yeniden şekillendirilebilsin istersiniz.

Ama ne resmi boyamaya, ellerinizi boyaya bulaştırmaya isteklisinizdir ne de ellerinize hamur bulaşması hoşunuza gider.Yakıcı bir kor değildir maşa ile tutmaya çalıştığınız. Alabildiğine soğuk bir buzdur... Buz gibi gerçektir kaçtığınız. Ve soğuk da yakar bilirsiniz. Bilirsiniz de biri gelsin ve sıcaklığıyla eritsin istersiniz.

Biri çıksın ve AFfetsin istersiniz... Biri çıksın ve AF desin...

Sizin yerinize AF desin...

AFfetsin sizin yerinize...

13 Haziran 2012 Çarşamba

Basit


Basit yaşamak istiyorum
Hayatı
Basit

Basit cümleler üstüne kurulu
Seni seviyorum
Ya da
Seni sevmiyorum kadar basit
Kaba belki bazen, kısmen, tamamen
Ama basit

Basit kelimeler üstüne kurulu bir hayat
Bazen sen
Belki bir zaman biz
Ama asla ben olmadan
Basitçe sen

Kelimeler bile fazla gelmiştir bazen
Bazen harf olursun
Bazen sesli bir harfin yalnızlığında sadedir hayat
E__
Bazen bir sessizin okunuşundaki kadar karmaşık
Ama bir yönüyle her zaman basit
E__

Basit bir hayat istiyorum
Cümleler, kelimeler, sesli ya da sessiz harfler gerektirmeyen
Belki sadece bakışlarla anlaşılan
Basit bir hayat
Belki de düşüncelerde buluşulan
E__

Basit bir hayat istiyorum
Sözlere, duygulara, mesafelere, kişilere ve hatta karakterlere ve hatta cinsiyetlere yükseltilmeyen
Öyle bazen, kısmen ve hatta kaba tamamen
İndirgenmiş, fakirleştirilmiş, yoksunlaştırılmış
Ama basit bir hayat
1 E__ 0
Bu kadar BASİT

17 Mayıs 2012 Perşembe

Soylulaştırma

Bir süredir semtimde yenileme ve onarım çalışmaları var. Tarihi binaların bir kısmı yenileniyor, bir kısmı onarılıyor, bir kısmına yüzünü güzel gösterecek makyajlar yapılıyor. Birçoğu el değiştirip üçüncü kişilerce çökmek üzere kendi haline terk ediliyor. Sokak ve kaldırımlarımızda hummalı çalışmalar yapılıyor. Bir sene bir yöntem sonraki sene başka bir yöntemle kesme ya da parke taşlar döşeniyor. Arnavut kaldırımlarının yerini şekillerle bezenmiş, aralarına renkler serpiştirilmiş küçük sevimli taşlar alıyor! Otuz senedir yerinde duran taşların yerine her yağmurda dağılan güzel sevimli taşlar döşeniyor! Bu işlemler aylarca sürüyor, tam bitti derken daha eskisinin üstünde doğru dürüst yürümemişken yeni bir yenileme çalışması başlıyor. Semtimiz yenileniyor kısacası...

Dizi ya da dönem filmlerinin doğal sahneliğini yapıyor semtimiz, bizde gönülsüz figüranlığını. Üzerine çok güzel yazılar yazıldı bu durumun. Zaytung'daki şu yazı mutlaka okunmalı; Dönem Dizileri Yüzünden 1960'larda Gibi Yaşamaya Zorlanan Balat Mahallesi Sonunda İsyan Bayrağını Çekti. İçindeki ironi seni belki eğlendirir ama emin ol beni/bizi sıkıyor. Polis kordonları, her yere park etmiş karavanlar, jeneratör araçları, sokakları kaplayan yemek masalarını aşıp bakkalınıza ancak ulaşabiliyorsunuz. Bir şikayetiniz olduğunda ve izin belgesi sorduğunuzda, çevreye rahatsızlık vermemek üzere aldıkları izinlerini burnunuzun dibinde sallıyorlar. Onlar semt sakini de siz dışarıdan gelmiş bir turist oluveriyorsunuz.

4 Mayıs 2012 Cuma

Gurur duymak

Dostum,

Dün akşam yeğenim ile sohbet ederken çok etkilendim. Popüler kültürün gençleri bu kadar içine çektiği, erittiği bir ortamda dinlediği müzik türünden okuduğu kitaba kadar ayrışan biri olduğu için ümit aşıladı bana.

Belki de ben yanlış okuyorumdur! Ne dersin her şeye rağmen bu toplum için hala umut olabilir mi?

1 Mayıs 2012 Salı

Tiyatromdan El Çekme

Dostum,

Devlet Tiyatroları, Şehir Tiyatroları, devletin tiyatroları, belediyenin tiyatroları, "sanatçıların" tiyatroları... Peki ya halkın tiyatroları... Halkın sahneleri...

Geçen hafta İstanbul Büyük Şehir Belediyesi, Şehir Tiyatroları çalışma yönetmeliğinde bir değişiklik yaptı. Bu değişikliği beğenmeyen Kenan Işık eleştirilerini sıralayarak istifa etti. Buraya kadar herşey normaldi. Anlaşamamak doğaldır. Beğenilmeyenin eleştirilmeside öyle. Kimsenin yapılan değişikliği okuduğunu sanmıyorum. Fikir sahibi olmadan zikir sahibi olunca da böyle oluyor. Birileri çıkıyor ve olayı yine mecrasından çıkartıyor.

"Belirli" oyuncular gösteriler yapmaya, karşılıklı açıklamalar havada uçuşmaya başladı. Yönetimi tamamen ele aldığı iddia edilen belediye sansürcülükle, sanatçıları ve aydınları tasfiye etmekle suçlandı. Yapılan değişikliği bir kere olsun okuyun. Okumayan canım ülkemde bunların hepsi normal. İyi ya da kötü olması fark etmez, eğer değişikliği bir başka siyasi otorite yapıyorsa hemen kazan kaldırırız. "İstemezük" anlayışı solcu ya da sağcı fark etmez hemen hortlar.

22 Nisan 2012 Pazar

Yorucu ama güzel bir gün: Dün

Birinin mutlu gününde yanında olmak, bir hastanın iyileştiğini görmek bencilce bir mutluluk nedeni gibi benim için. Dün Eskişehir'de Atilla'nın nikahında bulundum. Sonra Bursa'ya geçip bir dostu ziyaret ettim. Bir süre önce babası ciddi ameliyatlar geçirmiş ve zor zamanları olmuştu. Onu ayakta gezerken, dahası iş yaparken görmek beni gerçekten çok mutlu etti.

Sağlık ve mutluluk hayattaki en önemli şeyler. Allah kimseyi sağlığından ve mutluluğundan etmesin.

20 Nisan 2012 Cuma

Bilgi ve Karanlık

Bilgisini paylaşan insanlar doğru yer ve açılarla yerleştirilmiş aynalar gibidir; bu aynalar ve bilginin ışığıyla tüm karanlıklar aydınlatılabilir.

17 Nisan 2012 Salı

Aynalar


Aynalar renkliydi aslında
En azından bir zamanlar

Bir zamanlar gözlerimin
Saçlarımın
Yüzümün rengi yansırdı aynalardan

Sonra karanlık camlar çıktı karşıma
Bozuk, silik siluetler halinde
Göller, denizler
Şarap kadehleri, yağmur damlaları

Aynalar renkliydi aslında
En azından bir zamanlar
Tıpkı bakılmamak üzere saklanmış
Şimdilerde sararmış, rengi kaçmış
Fotoğrafların gibi

Kara kalem çalışmaları çıktı karşıma
Bir zaman bir yerde
Saçımda o zaman da var mıydı bu beyazlar
Sahi kara bir kalemle nasıl çizilir onlar

Bir zamanlar bulutların ardından da olsa
Doğardı güneş
Renkliydi rüyalar
Yüzüne vuran güneş gibi sıcak

Bir zamanlar güzeldi uyumak
Uyanmak
Uyuyamamak

Belkide güzeldir bir zaman
Ve bazen
Uyanmamak

Ve bir zamanlar renkliydi aynalar
Sen
Ben
Biz
Renkler
  ve aynalar

9 Nisan 2012 Pazartesi

Canı sıkılana tavsiyeler: Yapbozlardan uzak dur!

Hafta sonu sınavları, hafta ortası bakması gereken yeni onlarca iş konusu, okumak için aldığı onlarca kitabı sırada bekleyen ve üstüne de şehrinde hava güzel olan biri hafta sonu ne yapar? Yapboz! Bu yeni yapbozları çözmek akıllı adam işi değil! (Hoş ben de akıllı olduğumu iddia etmiyorum ya neyse.)
Canı sıkıldığı için yapboz (eskiden neden bu ismi vermişiz bilmiyorum ama bu yeniler hiçte yaptıktan sonra bozulacak şeyler değiller) alıp yapmayı düşünen kişiye tavsiye; Ya basit bir şey al ya da hiç bulaşma!

Not: Resimdeki yapboz "Coastal Splendor" adında alt tarafı 500 parçalık bir model. Bunun bir kaç binlikleri de var ve onlarla uğraşmak hakikaten akıllı insan işi değil. Tabii eğer benim gibi önünüze aldığınız her işi bitirme gayretinde olan biriyseniz.

6 Nisan 2012 Cuma

Hizmet ve Ak Parti

Yarın Sosyoloji 6. dönem vize sınavlarım var. Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı da sosyolojik olarak üzerinde düşünülmesi gereken, doğruları ve yanlışlarıyla incelenmesi gereken bir olgu olan Hizmet (yanlış çağrım şekli ile Cemaat), Fethullah Gülen ve Ak Parti ile ilgili bir yazı yayınladı.

Bugün daha çok cemaat olarak anılan ama doğrusunun Hizmet olduğu yapının kısa bir tanımı (Hizmet nedir?) paylaşmışlar ve günümüz olaylarıyla ilişkisini en basit şekliyle açıklamışlar. İçinde bazılarının yanlış, çarpıtılmış olarak görebileceği bilgiler olabilir. Bazılarının aklına gizli ajanda gibi kavramlar gelebilir. Merkezi olmayan bir yapı nasıl olur da bir elden tanımlanabilir gibi yaklaşımlar sergilenebilir. İçinde düne, bugüne ve geleceğe dair tehditler bulanlar da çıkabilir. En basitinden bir özeleştiri gibi algılanabilecek şu paragraf "İnsan yaratılışının doğal neticesi gereği bütün sosyal hareketlerde olduğu gibi Hizmet’te de bazı bireyler gönüllülük ve sivillik anlayışlarına uymayan bazı fiiller içinde bulunabilirler. Ancak bu hatalar Hizmet’e mal edilemez. Eğer bu hata yasadışı bir özellik taşıyorsa elbette muhatap hukuk olacaktır." bana göre yanlıştır (Nedenlerini açıklamak ilgili yazıdan daha uzun süreceği için buraya yazmıyorum.) Ama fikir sahibi olmadan da zikir sahibi olunmaması gerekiyor. Bu nedenle bilen, bilmeyen, korkan, nefret eden, düşman olarak gören, sempati duyan, hayran olan hemen herkesin okuması gerektiğini düşünüyorum. (Siyaset ya da diğer konuları kastetmiyorum.)

Ön yargılarımızı bir kenara bırakarak okuduğumuzda günümüzün önemli sosyolojik olgularından biri hakkında bilgi edinebileceğimiz bir metin Gazeteciler ve Yazarlar Vakfının internet sitesinde yayınlanan yazı. Bu yazıya burada yer vermemin amacı kimsenin Fethullah Gülen, Hizmet ya da Ak Parti hakkındaki görüşlerini değiştirmek ya da Hizmet, Ak Parti ya da Fethullah Gülen'i övmek ya da savunmak değil. Zira yazı da bir övgü, savunma yazısı değil, bir tespit yazısı. Okuyun fikriniz olsun.

En basitinden "Hizmet nedir?" sorusunun cevabını alabileceğimiz ve belki 5 ya da 10 sene sonra "bunu diyordunuz ama bakın şimdi ne oldu?" diyebileceğimiz bir metne 10 dakikanızı ayırıp okuyun.

Gazeteciler ve Yazarlar Vakfının internet sitesindeki GYV'den Gündeme Dair yazısına bu bağlantıdan ulaşabilirsiniz.

Ayrıca yazının tamamını buraya da kopyalayıp yapıştırıyorum ki ileride internetten kaldırılacak olursa yazı yaşamaya devam etsin.

Yanılsama / 2009 -2013