26 Ağustos 2011 Cuma

Bir kez daha 151° den 182° ye

Yüzümü 151° den 182° ye çevirdim… Bir kez daha... Geçen sene de aynı tarihe rastlamıştı gidişim. Bu kez bayrama çok daha yakın oldu. Aile, memleket, bayram, izin, dinlenmek... Hepsi bir arada diye düşünerek yola çıkmıştım. Sırf devletimin planlama, yönetim zafiyeti, iş bilmemezlik ve denetim eksiklikleri yüzünden saatlerimi yolda harcayarak başladı iznim. Ama uzun uzun yazmaya gerek yok. Sadece şu örnek bile yeter; geçen seneki sel daha doğrusu toprak kayması felaketleriyle ilgili neredeyse "planlı" hiçbir şey yapılmamış bu bile yeter. Bir yere iki çivi çakmışlar bırakmışlar, bir yeri biraz kazmışlar, toplu konutlar yapmışlar ama içleri dökülüyor. İş makineleri yatıyor. Vatandaşın arazisine bir ton para ödenip daha da saçma işler yapılıyor. Kendini mühendis sananlar çizimler yapıyor. Ben daha bölgeye adımımı atar atmaz yanlışlığını görebiliyorum. Sürekli sözde planlar yapılıp çiziliyor. Bitmiyor... Bitmez... Geçen sene Başbakana "Bakmayın burada şimdi harıl harıl çalıştıklarına, siz gittikten sonra üç gün sürmez bu çalışma" demiştim. O da Valiyi yanına çağırarak "İşte Valim burada, öyle bir şey olursa ondan hesap sormaz mıyım?" demişti. Şimdi gerçekten merak ediyorum işini yapmayan herhangi birinden hesap soruluyor mu bu memlekette? İyiye gittiğimiz bir gerçek ama tam bir mehter ilerleyişiyle. Yap boz, inşa et, yık sonra yeniden yap anlayışıyla ilerliyoruz. Önce yapalım sonra projeyi, planı yaptığımıza uydururuz anlayışı bizdeki. Neyse... Benim için öneli olan, bir kez daha yüzümü 151° den 182° ye dönmek... Bir kez daha ailemin yanında, bir kez daha memleketimde olmaktı. Oldum ve güzeldi...

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Beyoğlu - Yaşam tarzıma dokunma!

Yaşam tarzıma dokunma!

Ben istediğim yerde istediğim şeyi yaparım!

Tütün yasağı beni ırgalamaz! En alasından kapalı mekanda da sigara içerim!

Masamı kaldırırsan da sokakta içki içerim!

Yere tükürmek yasak! Ama olsun ben magandanın önde gideniyim! Onu yaparım!.. Bırak tükürmeyi hatta kusarım!..

Otobüste biriyle kavga edipte altta kalınca çıngar çıkartır, işi kıyafetime bağlamaya çalışır, karakol, adli tıp savcılık gezerim!

Yasa, kanun, kural ve nizam namına ne uygulanırsa karşı çıkar, kendimi anarşist yerine koyar sonra da teröristlere kızarım!

Sana ne!

Beni alır bir takım "demokrasi", "özgürlük" yanlısı gazete ve televizyonlarım manşetlere, ana haber bültenlerine taşır. Gururlanırım!

Kullanıldığım hissi aklımın ucundan geçmez!

Her çıkan sosyal ağ illetine üye olur, oralarda gruplar kurar, isyan edilebilecek haber kollarım!

Takma isimler altında birinin sevdiğine diğerinin saygı duyduğuna söverim! Hatta başkalarının da sövmesi için guruplar kurar sonrada bir başkası bana niye sövüyor diye kapı kapı gezerim!

Giderim bir şairin mezarına şarap dökerim, hem de ailesinin "Çiçek dışında birşey bırakılmaması rica olunur" tabelası dikmesine rağmen. Sonra da "Bakın görün insanı yattığı yerde bile rahat bırakmıyorlar" diye ahkam keser, üste çıkarım!

Daha neler neler yaparım! Kısaca her .oka diklenirim! Birileri bana diklendimi avazım çıktığı kadar bağırırım.

Ben bu ülkenin "demokrasi" ve "özgürlük" isteyen azınlığıyım!

Azınlığın "tahakkümüyüm"!

Çoğunluk mu?

Bana ne!

Ne halleri varsa görsünler! Ben kendi özgürlüğümün peşindeyim!




11 Ağustos 2011 Perşembe

Tevbe Sûresi 6. Ayet

"Eğer Allah’a ortak koşanlardan biri senden sığınma talebinde bulunursa, Allah’ın kelâmını işitebilmesi için ona sığınma hakkı tanı. Sonra da onu güven içinde olacağı yere ulaştır. Bu, onların bilmeyen bir kavim olmaları sebebiyledir."

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Birbirine Dokunmak

Ana renklerin birbirine karışması ya da ışığın yönü, şiddeti veya rengin uygulandığı zeminin malzemesi gibi birçok unsurun birleşmesiyle çeşitli renkler ve bu renklerin tonlarını elde ederiz. İnsanlarda da bu olgu böyledir. İnsanın kumaşı, yetiştiği ortam, hayatı boyunca üzerine yapışan kirler, arınma çabaları ve karşısına çıkan diğer renkler hepsi insanın rengini etkiler. Yani insanlar genetik kodlarının eşsizliğinin yanında dış çevrenin de etkisiyle farklı renk ve tonlara kavuşurlar.

Mavi sarı ile birleştiğinde farklı bir renge, kırmızı ile birleştiğinde farklı bir renge dönüşür. Çocukluğumuzda kullandığımız sulu boyalar gibi insanların renklerinin birbirini etkilemesi de biraz kontrolsüzdür. Ancak doğru oranda su, ve doğru renkler ile istediğiniz sonucu elde edersiniz. Ama acemi biri için bu biraz da şansa bakar. Bazen rastgele karıştırdığınız renklerden ortaya harika bir sonuç çıkar. Bazense hüsran...

Yukarıdaki gibi insanların etkileşimleri de karşılıklıdır. Biri bir başkasının hayatına girdiğinde eğer birbirleri için doğru kişilerse ve ortam, zaman gibi diğer bileşenlerde uygunsa ortaya harika bir renk çıkar. İnsanlar genetik kodlarının eşsizliği ve geçmişleri ile birlikte farklı renk ve tonlarını ayrı kaplarda birbirlerine karıştırırlar, biraz birinden diğerine biraz diğerinden ötekine. Dolayısıyla birbirinin hayatına dokunan insanlarda bir miktar renk değişikliği olması gayet doğal ve beklenen bir sonuçtur. Aynı renklerden hayatlar dahi genetiğindeki farklı tonlar ve geçmişi nedeniyle ufak da olsa değişikliğe uğramaya mahkumdurlar.

Bu renk değişiklikleri çoğu zaman geri alınamaz süreçlerdir. Kişinin kendi kabında sahip olduğu eksilmez ama renk ya da en azından ton değiştirir. İşte doğru bir ilişkide olması gereken budur. Renginizin değişmesi gerekir. Bırakın "kimliklerin korunması", "olduğu kişi olduğu için başladığı" masallarını... Bir ilişkide iki taraf da hala başladığı renklerdeyse bir sıkıntı var demektir. Hiç değilse tonunuzun açılması ya da koyulaşması gerekir.

Birbirine dokunan hayatlar birbirlerini güzelleştirmedikten sonra ne önemi var ki karşılaşmalarının ya da karışmalarının. Bazen de bir taraf su gibi ya da tiner gibi olur. Hayatınıza girdiğinde sadece seyrelir, biraz daha akışkan bir hal alırsınız. Belki renk tonunuz bile değişmiş gibi görünür. Ancak su ya da tiner buharlaşıp uçtuğunda yine asıl renginize dönersiniz, başladığınız yere... Onların hayatınıza girmesi ya da çıkması hiçbir etki yapmaz üzerinizde.

Bir de beyaz ve siyah renklerimiz var değil mi? İkisi de bencil mi bencil olan! Biri akıl almaz bir şekilde renginizi açar bir diğeri sizi kendi karanlığında boğar. İkisinin de fazlalığında siz diye bir şey kalmaz ortada. Gittikçe onlara evrilirsiniz. Aslında diğer her şeyde olduğu gibi bunda da fazlası zarardır. Evet, siyah ve beyaz renk değildir. Aynı su ve tiner gibi... Ama bazen bu aykırılığa tutulmaz mı insan? Sadece siyah ve beyaz için değil. Karşınızdaki çok fazla maviyse, çok fazla kırmızıysa da sizin renginizin değişimi radikal olacaktır. Bu da bünyede sırıtacak ve uyum sorunları ortaya çıkartacaktır.

Sözün kısası; birbirine dokunan hayatlar birbirlerini bir şekilde etkilemelidirler. Bu değişiklik sizi kendi içinde eritecek gibi değilde bir nebze değiştirecek ve hatta bazen olduğunuzdan tamamen farklı biri haline getirecek şekilde olmalıdır. Eğer biri hayatınıza girdiğinde sizde bir nebze olsun değişiklik yapmıyor/yapamıyorsa bir problem var demektir. Ama sizde ama karşıda...

8 Ağustos 2011 Pazartesi

DÜNYADA 1.000.000.000 İNSAN AÇ VE BEN BUNA ÖFKELİYİM



Geçen sene Erdal Şafak'ın yazısını okuduktan sonra görmüş ve yine burada yazmıştım.

Ne değişti? Hiçbir şey...

Yine Erdal Şafak ne demiş?

"Bugün size dizilerimizden, özel haberlerimizden, yeni projelerimizden söz etmek isterdim ama bu adaletsiz, duygusuz, merhametsiz, etik dışı, tüm kitaplı dinlerin öğretilerine kulaklarını kapamış küresel düzen, insanda ne moral bırakıyor, ne de umut.

İyisi mi, siz borsalardaki aldım-sattım haykırışlarına kulaklarınızı kapatıp, Afrikalı açların çığlıklarına yüreğinizi açın. Hiç değilse bir çocuğu siz doyurun, bir annenin kurumuş dudaklarına suyu siz götürün."


Ben geçen sene imzaladığımdan bu yana sadece 3.383.908 kişi bunun farkına varmış.

Dünya Bankası verilerine göre Dünyada yaşayan 6.775.235.700 kişiden sadece 3.383.908 kişisi...

Evet evet!..

Kızgın olmaktan çok üzgünüm. Hem de herkes için ama en çok da kendim için...

6 Ağustos 2011 Cumartesi

Hedef 27: Benlikten hiçliğe bir yolculuk

Dostum,

Bir dur ve dinle bak sana ne anlatacağım.

Bundan seneler önce kendime bir hedef belirlemiştim: Bu dünyadaki 27. yılımda yaptığım işin -ne olursa olsun- en iyilerinden biri olacak ve kendimi herkese tanıtacaktım. Herkes benden ve arkamda bıraktığım işlerin büyüklüğü, kalitesi ve güzelliğinden bahsedecekti. Beni bilecekti. Bu uğurda dur durak bilmeden çalıştım. Hem de senelerce...

Sonra birden bir şeyleri olduğundan daha farklı anlamaya/anlamlandırmaya başladım. Hedefimin yanlışlığının farkına vardım. Kısaca "bilinmek istemek" olarak anlatabileceğim yılların hedefi -belki de ulaşmak üzereyken- birden çıktı hayatımdan. Günlerce uykusuz çalışmalar, günün saatlerine saatler eklemeler, yapılan her işin altına atılan işten büyük imzalar ve en sonunda kimsenin duymadığı sessiz çığlıklara dönüşen bir hayat.

Şimdilerde birazdan ölecekmiş gibi yaşayıp, hiç ölmeyecekmiş gibi yazıyorum. Kendi kendimi anlatmak için saçma çabalar içine giriyorum. Bu hedefle, günümüz olaylarıyla bağlantısıyla ilgili satırlar dolusu yazdım, sildim. Daha kolay ve güzeli ise benim kendimi ve eski hedefimin yolunda yaptıklarımı anlatmaktansa senin sorup öğrenmen. Eminim birçok kişiden farklı farklı hikayeler dinlersin. O yüzden burada yok o hedefin detayları...

27 hedefi geçti, gitti. Hayat biraz hiçliğe evrildi. Anonim olma gayretiyle yoğruldu. Benlik mülahazalarından hiçlik olgusuna doğru uzandı. Bir kaç sene önce beni bir çukura attım; sığ ve küçük bir çukur. Arada boşladığımda kafasını uzatıyor hala. Ama en kısa sürede kervan geçmez bir kuyunun dibinde bulacak kendini haberi yok! 

Şimdi bakıyorum da insanlar hala benim bıraktığım yerde didinip duruyorlar. Benimse tek yapabildiğim gülüp geçmek ve hiç değilse halime şükretmek.

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Oruç

"Halka az çok iyilik yapan bir insan, dünyaya tapıp bütün yıl oruç tutan kimseden iyidir. Oruç tutmak bir fakire kuşluk ekmeği verebilen insana layıktır. Öğle yemeğini akşama saklayıp yedikten sonra bunu hiç de ibadetten sayma."*

*Sa'dî-i Şîrâzî'nin Bostan'ından.
Yanılsama / 2009 -2013