30 Temmuz 2011 Cumartesi

Tarihin yazılışı

Dostum,

Özel hayatımda öyle çok da sana anlatılacak -bırakılacak- olaylar yok bugünlerde. Ama bilmen gereken bir şey var. O da tarihin nasıl yazıldığı ve nasıl okunması gerektiği.

Geçmişte yani 20. yüzyıldan önce tarih güçlüler ya da galipler tarafından yazılıyordu. Ancak günümüz dünyasında bu kavram biraz değişti. Evet, uzun dönemli tarih yine güçlüler tarafından yazılıyor ve dönüp bakıldığında sanki onlar haklıymış gibi gözükecek. Ancak artık yaşam o kadar hızlandı ki dünün olayı bile artık tarih niteliği taşıyor. O yüzden dün olmuş bir olayda isteyen istediği kadar kendi tarihini diretse de gerçekleri görmen, okuman çok zor değil.

Uzun dönemli olanlarda da değişik kaynaklardan doğruya ulaşmak mümkün ve biliyorum ki sen bunları araştıracak  ve bulacaksındır. Hiç değilse kendi akıl yürütmelerin ile tutarsızlıkları görecek ve gerçeği bilmesen de hislerinin seni doğruya ulaştırmasını sağlayacaksındır.

Sadece bizim çağımızın da hastalığı olan yakın geçmişi hemen unutup, popüler kültürün tuzağına düşme. Biri önüne bir şey koyduğunda sorgulamadan onu kabul etme.

Dün Türkiye tarihindeki ilklere bir yenisi eklendi. Çok kısa süre sonra zaten emekli olacak kuvvet komutanları ile Genelkurmay Başkanı emekliliklerini istediler. Bazı açıklamalarla da içeride tutuklu bulunan askerlerin hak ve hürriyetlerinin, mesleki ilerleme haklarının yargı kararları olmaksızın ellerinden alındığını söyleyerek hem de. 

Unutma!

Bugünün tarihini, bana, bize ve hatta bizden olmayanlara yapılanları dahi unutma!

Aslında çok daha fazlasını yazmıştım. Ancak sildim. Çünkü bugünün yaşananları çok kısa sürede dünün tarihi olacak ve bizler haklı ile haksızı açıkça göreceğiz. Tarih artık güçlülerin elinden çıkma bir roman değil. Bu gerçeği unutma!

Mazlumun yanında ol ve asla mağrur durma.

Ucu sana dokunsa dahi Hak'kı savunmaktan, doğru bildiğini söylemekten geri durma.

Güçlülerin değil, mazlumların penceresinden tarihi yazanlardan ol.

Unutma!

23 Temmuz 2011 Cumartesi

Nisâ Sûresi 94. Ayet

Ey iman edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman, gerekli araştırmayı yapın. Size selâm veren kimseye, dünya hayatının geçici menfaatine (ganimete) göz dikerek, “Sen mü’min değilsin” demeyin. Allah katında pek çok ganimetler vardır. Daha önce siz de öyle idiniz de Allah size lütufta bulundu (müslüman oldunuz). Onun için iyice araştırın. Çünkü Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

17 Temmuz 2011 Pazar

Faklı bir dil farklı bir kültür demektir ve farklılıklar güzeldir.

Son zamanlarda yine öğrenme merakım nüksetti. Çok uzunca bir zamandır erteleyip durduğum bir işe giriştim. Ya bu sene ya asla diyerek. Daha emekleme aşamasındayım. Ama bu sefer kararlıyım. Faklı bir dil farklı bir kültür demektir ve farklılıklar güzeldir. Şimdi farklı dillerden bahsedeceğim sana. Yazıyı aşağıdaki türküyü dinleyerek oku olur mu?


Geçtiğimiz senelerde yerel dil kursları üzerindeki yasak kalkınca epey bir süre Lazca ya da Hemşince kursu veren yerler aramıştım ve bulamayınca da baya bir üzülmüştüm. İkisi de yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan diller. Ben ne Laz'ım ne de Hemşin'liyim. Ancak ikisinin de yaşam coğrafyası benim memleketim ve ikisini de hem öğrenmek hem de yaşatmak isterdim. Şu an çocuğum olmasa da yeğenlerime öğreterek. Tek bir cümleyi onlar da belki kendi nesillerinde sürdürerek o dil ölse bile bir zamanlar yaşamıştı diyebilirlerdi. Çünkü dil kültürdür ve çok dillilik çok kültürlü olmak demektir ve çok kültürlülük güzeldir. Kurs bulamasam da bu kararlılığım ortadan kalkmış değil. Ancak önümde başka bir engel daha var. Bu iki dil de yazılı diller değiller.

Hemşince zaten çok az kişi tarafından konuşulan bir dil. Lazca ise nispeten konuşanı fazla olsa da (Bakmayın fazla dediğime, en iyimser araştırmalarda bile 250 bin kişiyi zor buluyor.) okur yazarı geçmişte neredeyse hiç olmayan bir dil. 20. yüzyılda bazı çalışmalar yapılmış ve hatta Lazca 1984'te bir Laz abecesine bile kavuşmuş. Geçtiğimiz senelerde bir grup öncü hem dili yaşatmak hemde yazılı yayın ile dili edebi yaşamda da sürdürmek adına dergi çıkartma gibi girişimlerde bulundu. Ancak senin de tahmin edebileceğin gibi bu çabalar çok uzun soluklu olmadı. Lazca hakkındaki şu açık ansiklopedi maddesi gerçekten güzel. Belki sonra göz atmak isteyebilirsin. Belki oralardan döner dolaşır yine beni bulursun.

Bir soru sorayım sana: Yukarıdaki türkünün sana hissettirdiklerini anlamak için illa Lazca bilmen mi gerekir? Al sana son dörtlüğü;

"Ah sevgili sen iyi günlerimde
 Yüreğimi nasıl dağıttın
 Gece herkese gece de
 Ben günlerdir uykusuzum"

Söylesene gerçekten bu duygudaşlığı yaşamak için illa Laz olmak ya da Lazca bilmek mi gerekiyor?

Dostum, eğer Kâzım Koyuncu'yu veya Volkan Konak'ı anlamak için Lazca ya da Neşet Ertaş'ı anlamak için Türkçe bilmemiz gerekmiyorsa Aynur Doğan'ı anlamamız için neden Kürtçe bilmemiz gereksin?

Gönül Yarası filmindeki o sahneyi hatırlarsın, aynen orada olduğu gibi bazı şeylere ağlamak ya da sevinmek için Kürtçe, Lazca, İngilizce ya da Türkçe bilmek gerekmiyor. O duyguyu bilmek yetiyor da artıyor bile. Ama bir de anlayıpda hissetmek var. O daha da güzel. O halde hadi hep birlikte anlayalım. İnsan bilmediğinden/anlamadığından korkar çünkü. Ama çirkinleşmeden. Birkaç "şeref düşkünün" yaptıklarını sırf o "şeref düşkünleri" sözde onları savunduğunu söylüyor diye onlara mal etmeden.


Dostum, bir de buna bak bakalım Farsça bilmemene rağmen hoşuna gidecek mi ya da benimle aynı şeyleri mi hissedeceksin sende? Bir de şunu bil belki etkili olur; cümlelerine kadar neredeyse aynı şeylerden bahseden bir şiirim var benim. Bunu şiiri yazdıktan aylar hatta yıllar sonra dinledim bu şarkıyı. Hoş dinlesem ne fark ederdi ki! Farsça mı biliyorum?


Dostum,

Faklı bir dil farklı bir kültür demektir ve farklılıklar güzeldir.

Dil kültürdür ve çok dillilik çok kültürlü olmak demektir ve çok kültürlülük güzeldir.

...ve en önemlisi dostum,

Hoşgörü, çok kültürlülükle gelir.

Hoşgörülü olmak da ayrı bir güzeldir.

Hayal Meyal*

"Okul bittikten sonra koşarak eve dönüp, ekmek arası bir şeyler atıştırıp sonra da işe koşturan çocuklar var ya...
İşte onlar, sevgilileri olduğunda el ele tutuşamazlar.
O çocuklar sevgilileriyle yan yana fotoğraf çektiremezler.
Sevgililerine doğum gününde çiçek alamazlar.
O çocuklar, sevgililerinin saçlarını okşayıp, ellerini boyunlarından dolayamazlar.
Onlar her fotoğrafta kırık çıkarlar çünkü.
Başka yere bakarlar.
Yarım çıkarlar çekilen toplu fotoğraflarda.
Görmezden gelinmek biraz da böyle bir şey olsa gerek...
İstanbul, sonbaharda saçlarını arkadan topluyor.
Nasıl da yakışıyor, görmelisin.
Ben bir cesaret arıyorum.
Ben bir cesaret arıyorum.
Ben bir cesaret arıyorum.
Ben seni arıyorum."


* Tarık Tufan'ın aynı isimli kitabından, "Aşık olmak bir yüze aşina olmaktır." diyen kitap.

15 Temmuz 2011 Cuma

Hakkımı helal etmiyorum sana!

Yine yeniden başladı bir takım "şeref düşkünleri". 

Yine onlarca CAN gitti bu ülkenin bağrından. Onlarcası o canları yüreğine gömdü. Yürekleri onlarca canla daha da ağırlaştı. O canların üzerine atılan her toprak ile biraz daha karardı gönülleri...

Yine bazı "şeref düşkünleri" çıkıp açıklamalar yaptı.

Yine yeniden, tekrar ve tekrar...

Aklımdaki soruları kendi kendime sorup cevaplarını hiçbir yerde bulamıyorum. Cevaplarını kendimin bile kestiremediğim soruları da ortaya saçmayı saçma buluyorum. Biri dışında...

Bir gazete giden CANları haritaya yerleştirmiş "Yurdun dört köşesi" diye manşet atmıştı. Kuzeyi, güneyi, doğusu ve batısı...

Nasıl bir Kürt hakkı, doğu coğrafyası savunucusu böyle bir şeyi yapabilir? 

Hangi hakkın savunucusu bir can karşılığında arar HAK'kı?

İyi, kötü bildiklerimizin ötesinde bir yer var! UYAN!

Uyan zira tek mahkeme burada değil!

Uyan bu gaflet uykusundan ey HALKIM!

Ey doğudaki Türkçe bilmeyen EZİLMİŞİM(!), uyan! Ezildiğin her ne kadar doğruysa bunların seni bir o kadar daha ezeceği gerçeğini gör ve silkelen.

Müslüman olması gerekmez. Bir Allah'a, ilahi adalete inanan biri nasıl cinayet işler!

Allah'a inanmayan nasıl senin hakkını savunur, UYAN!

Uyan! Uyan ki uyanık olmayan da bizden değildir!

Merhamet etme şansı varken merhamet etmeyen merhamet görmeyecektir.

Öldürmeme şansı varken öldüren de hiç bir zaman bizden değildir!

Her kimsen o CANlara kıyan, bil ki bu gece Allah senin de duanı duyacak ve hatta belki de seni de affedecek. Ama bir konuda yanılıyorsun; "şeref düşkünlerinin" de üzerindeki en büyük hak kul hakkıdır ve affı ve mağfireti en yüce  olan dahi bu hakları helal kılmamaktadır. O yüzden şunu bil ki; bu mübarek gecede sana helal kılınacak hakkım yoktur.

10 Temmuz 2011 Pazar

Bab-I Esrar - Ahmet Ümit

"Her gün bir yerden göçmek ne iyi
 Her gün bir yere konmak ne güzel
 Bulanmadan donmadan akmak ne hoş
 Dünle beraber gitti cancağızım
 Ne kadar söz varsa düne ait
 Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.
...

Benimsemedim. Çünkü ben basit bir yaşama inanırım. Dünya görüşüm de, ahlakım da son derece basittir. Ayrıcalık istemeden, iktidar olmadan, en doğru benim düşüncemdir demeden yaşamak*. Yeryüzünün annemiz olduğuna inanırım, toprağın, suyun, gökyüzünün bütün canlılara ait olduğunu düşünürüm. Tıpkı toprak gibi, su gibi, gökyüzü gibi bilginin de hepimize ait olduğuna inanırım. Birilerinin öğrendiklerini sır adı altında kendilerine saklamasını ayrıcalık sayarım, bunu kabul edemem. Birilerinin nefislerini terbiye adı altında, yaşamı küçümsemelerini kabul edemem.
...

5 Temmuz 2011 Salı

Zulmü Alkışlayamam

Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdadıma saldırdımı,hatta boğarım!...
-Boğamazsın ki!
-Hiçolmazsa yanımdan kovarım.
Üçbuçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir, aşığım istiklale;
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!
Kanayan bir yara gördümmü yanar ta ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırmada geç git, diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...
İrticanın şu sizin lehçede ma'nası bu mu?

Mehmet Akif Ersoy

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Belki üstümüzden bir kuş geçer

Uzunca zamandır okuyorum. Hem de oldukça fazla. Okuduklarından bende yer edenlerin sayısı çok fazla değil. Bir yazarın belki onlarca eserini okuyor ama içlerinden bir tanesine tav oluyorum. Yüzlerce sayfalık bir şiir kitabından bazen sadece bir tane şiir çıkıyor; acaba benim anladığımı mı yazmış şair dediğim. Ya da bir kitabın bir tek cümlesi beni mest etse yetiyor bana.

Uzunca zamandır müzik de dinliyorum. Çok farklı şeyler değil. Ama yinede arada yakaladığım bana özel şeyler de oluyor. Bir şarkının tek bir cümlesi ya da tüm albümdeki tek bir melodi beni alıp götürebiliyor çok uzaklara.

Dün aklıma gelmemişti adı Yüksek Sadakat'in "Belki üstümüzden bir kuş geçer" şarkısının. Grup çok başarılı mı? Bence değil. Ama öyle birkaç şarkısı var ki; eh be adam nasıl yazdın bunları dedirtiyor.

Gül renginde gün doğarken
Boğazdan gemiler usulca geçerken
Gel çıkalım bu şehirden
Ağaçlar,gökyüzü ve toprak uyurken


Dolaşalım kumsallarda
Çılgın kalabalık artık uzaklarda
Yorulursan yaslan bana
Sarılıp uyuyalım gün batımında

Belki üstümüzden bir kuş geçer
Kanadından bir tüy düşer
İner döne döne gökyüzünden
Hiç bir yüz güzel değil senin yüzünden
Haydi kalk gidelim bu şehirden
Gün doğarken ya da güneş batarken
Belki kuşlar geçer üstümüzden
Kanatlanır senin ellerinden...
Ellerinden...

"Hiç bir yüz güzel değil senin yüzünden" Eh be adam bu övgü mü serzeniş mi şimdi? Ben birçok şeyde kendimce okurum yazılanları. Hatta bazen küçük değisiklikler yaparım. Örneğin benim için Emre Aydın'ın şu mısraları; "Bin bıçak var sırtımda. Biriyle de adaşsın. Her biri hayran sana." şeklindedir benim belleğimde. Çünkü insan binlerce kişiden binlerce bıçak darbesi alır sırtına ve fakat sadece diğerlerinin hayran olacağı kadar sert ve haince saplanmış olana şiir ya da şarkı yazar. En azından bence... Burada da suçlama anlamını okuyorum her defasında "senin yüzünden" diye her dinlediğimde.

Uzunca bir zamandır yazıyor, çiziyorum kendimce. Bazı küçük kodlamalar yapıyorum. Belki de sayfalar dolusu daha yazacağım ömür devam ederse. Hepsinin güzel olması, herkes tarafından beğenilmesi gibi bir gayem yok zaten. Ama benden sonra en azından bir tane olsun "eser" denebilecek, "Abi acaba bunu mu demek istemiştir? Bu kadar da olur mu?" dedirtecek tek bir satırım ya da kod parçacığım olsa yeter gibi geliyor. Yok yok şimdi değil. İlla yüzüme değil! Ulu orta arkamdan da değil! Öylesine, sessizce içten söylenmiş bir şekilde. "Abi ben bunu okumuştum!" ya da "Şu ne işime yaramıştı!" dedirtecek cinsten.

Belki... Bir gün...

Yanılsama / 2009 -2013