29 Ocak 2011 Cumartesi

Eski zamanlar*

Akşamdan yatağımı serene kesileyim,
Gelmeyene gel demem,
Gelene kesileyim...

*Annemin ananesinin çok sevdiği ve kullandığı bir sözmüş.

28 Ocak 2011 Cuma

Erkan, dört köşe dayı

Evet, uzun zamandır bekliyorduk. Mutlu bir başlangıç oldu.

Erkan artık dört köşe dayı.

Dört kere iki sekiz kere dayı...

Erkan'ın sırtı yere gelmez artık...

Allah ömürlerini güzel, mutlu ve uzun etsin. Sevdiklerini yanlarından bir an eksik etmesin inşallah.

21 Ocak 2011 Cuma

Sen Yıldız

Hani gökyüzü yıldızlık olur ya bazen, yağmurdan sonra.
Yağmur sıkıcıdır işte o zaman, damlalardaki yıldızların yansımasında.
Sen yıldızsındır.
Yerdeki her damla da sen!
Her yer sen...
İşte nedeni budur içime yağan yağmurların.
Sen yok, yıldız yok!
Karanlık...

19 Ocak 2011 Çarşamba

Yatmadan önce yüz fırça darbesi - Melissa P.

Hemen kestirmeden söyleyeyim; OKUMAYIN. Vaktinize yazık. Benim yarım bıraktığım kitap sayısı çok azdır. İte kaka da olsa, aylarda sürse başladığım hemen hemen tüm kitapları bitiririm. Ama buna çok uzun süre dayanamadım!

Biraz ağır kitaplar okuduktan sonra veya okurken araya çerez sayılacak kitaplar almayı seviyorum. Örneğin, Üçlü sarmal'ı okurken Gülse Birsel'in Gayet ciddiyim'ini okudum. Bu kadar "pornografik" olduğunu bilmediğim salak kitabı okumaya da bu yüzden başladım.

16 yaşında bir kız yazmışta falanmışta filanmişta... Bir kez daha söylüyorum! OKUMAYIN!

Farksız

Ne kadar yakından baktığınla ilgilidir, pamuk ipliği ve demir zincir arasındaki fark; sonuçta ikisi de kopar.

17 Ocak 2011 Pazartesi

Günlük ve yıl dönümü hakkında...

Bir yıl daha bitti dostum. Bir yıl daha…

Hayır, geç kalmış değilim. Askerlik denen “zulüm” ocağından döneli tamı tamına iki yıl oldu. 17 Ocak yıl dönümleri günü benim için malum.

Nebula da altıncı yılını bitiriyor bugün itibariyle…

Uzunca bir zamandır siyaset ve benzeri içerikli şey yazmıyorum burada. (Yazmamaya da devam edeceğim. Ne de olsa bir manifesto yayınladım.) Farklı mecralarda da yazmaya niyetim yok. Ancak gördüğüm ve paylaşmak istediğim benimle pekte ilgisi olmayan fakat eğlenceli ya da ilginç olduğunu düşündüğüm şeyler için “tumblr” da farklı bir sayfa açtım. Şuradan ulaşılabilirsin; farklibirsey.erkansen.com

Ayrıca uzunca bir süredir günlüğün sol tarafında paylaştığım "Şu sıralar" bölümü için iki arşiv sayfası oluşturdum. Biri okuduğum kitaplar diğeri ise dinlediğim müziklerle ilgili. (Şimdi yazarken aklıma geldi. Sanırım eklenme ve güncellenme zamanlarını da yazsam iyi olacak.)

Neden “twitter” değil diye ben de kendime sordum. Hatta geçen sene boyunca hesabım açıktı. Ancak “Facebook” denilen zaman hırsızından nasıl sıkıldıysam “twitter” dan da o şekilde sıkılmış durumdayım. “Friendfeed” olayını da geçenlerde kapattım. Zaten “facebook”, “twitter” ve “frienfeed” de bana aynı mantıkta geliyor. Belki de günlük yaşantımda çok farklı şeyler olmadığı ve yemeğe gittim, tuvaletteyim tarzı bilgileri insanların niye paylaştığını ve diğer insanların bunu niye okuduğunu anlamadığım içindir.

Neyse dostum, böyle bir iki değişiklik yapayım günlük üzerinde ve bugün de açıklayayım dedim. Ne kadar sürer ya da süreklilik arz eder mi? Bilmiyorum. Bir de bir ara onu da yazmak lazım mı bilmiyorum ama günlük tutma amacım tamamen değişti. Şimdilik böyle işte...

Bildiğin gibi ben yıl dönümleri gibi şeyleri sevmesem de değinmeden de geçemiyorum. İşte bir yıl dönümü daha...

12 Ocak 2011 Çarşamba

Nüans

Birini kendinde görmek ile kendini birinde görmek ne kadar uç durumlar!

9 Ocak 2011 Pazar

Haliç'te Yaşayan Simonlar Dün Devlet Bugün Cemaat (Hanefi Avcı)

Ben Hanefi Avcı’nın yaptığı gibi en sonda değil, seni hiç yormadan en başta açıklayacağım görüşlerimi; Bu devlete geçmişte de bugün de kendi menfaatleri adına komplolar kuran, kendi vatandaşına tavır alan ve hatta hunharca iftira atan ya da öldüren kim varsa karşısındayım. En büyük cezalara çarptırılmalarını canı gönülden istiyorum. Ama asker, hukukçu, siyasetçi ama cemaat…

Ayrıca çok âdetim olmadığı üzere kitabın sonunu da söyleyeceğim. Hem de seni daha fazla yormadan; Kitabın sonunda Hanefi Avcı, devleti, halkı ve cemaati daha duyarlı olmaya ve kitapta anlattığı ve delilleriyle ortaya koyduğunu söylediği hukuksuzluğu durdurmaya çalışmaya (durdurmak değil, çalışmak) çağırıyor.

Merak etme ben kendisinden daha kısaca bölümlendireceğim anlatımlarımı… Ancak biraz uzun bir açıklama olacak idare et artık.

7 Ocak 2011 Cuma

Fotoğraflar

Dostum, tüm fotoğraflar toplatılmalı! Şu anda kullanılan tüm makineler de! Eski tip cihazları da unutmamak lazım, yani tüm renkli filmlerde yasaklanmalı. Fotoğrafın fotoğraf olduğu anlaşılmalı çünkü. Tüm fotoğraflar siyah beyaz olmalı sırf bu yüzden. Renkli karelerin hepsi yok edilmeli! Fotoğraf sanatının esas temeline geri dönülmeli.

Hadi dostum, ilk sen başla. Ne kadar 06 Ocak 2011 tarihli fotoğraf bulduysan ya yırt ya sil ya da gönder bana ben renklerini alıp gönderirim sana. 07 Ocak 2011 tarihinden sonra da yenisi çekilmeyecek, söz ver bana! Aman dikkat et elinde hiç renkli fotoğraf kalmasın.

Ne saçların, ne gözlerin rengi belli olmasın! Yüzlerdeki çilleri hafızamızdan çağıralım. Mega pikseller de yasaklasın dostum. Yüksek çözünürlüklü tüm cihazların çıktıları yok edilsin. Baharda lastik yerine onları yakıp üstlerinden atlayalım. Hepsini yakalım!

Sinema perdeleri de üç beş boyutlu falan olmasın. Burnumun ucundan çiçek böcek geçsin istemiyorum ben. Perdeden akan o noktalar, karlı sahnelere karışan karalıklar, arada kayan filmler benim görmek istediğim. Hatta sessiz döneme geri dönelim. O olmaz diyorsan en azından arada ses senkronizasyonu kaybolsun. Dudak okuyalım yeniden.

Dostum, devletin yasaklaması için el ele verelim hadi. Başkaları yumurta ata dursun, gel biz renkli fotoğraf kareleri ve filmleri atalım devlet adamlarının üzerilerine!..Tüm renkli kareler yasaklansın ve toplatılsın diye baskı grupları kuralım.

Dostum, dudaktaki o kahpe kırmızısı ruju onlar olmasa da hatırlarım ben. Memleketimin mavi denizi, yeşil dağını tepesini de unutacak değilim. Faşist ya da komünist diye çağıracaklar bizi, takma kafana. Ben bugün takmıyorum en azından, sen de şimdiden sonra dert etme..

6 Ocak 2011 Perşembe

Bir iktisadi kavram olarak “sevgi”

Dostum, bugün sana sayısını benim bile unuttuğum kadar çok aldığım ve her seferinde ya tekrar etmek zorunda kaldığım ya da ite kaka geçtiğim bir dersin ana kavramından bahsedeceğim. Daha doğrusu onun en basit kavramından yola çıkarak bir şeyler anlatmaya çalışacağım.

Dostum, bazı basit iktisat kavramları vardır. Örneğin, iktisat sadece kıt kaynaklarla ilgilenir. Dünya üzerindeki hava iktisadi bir kavram değildir mesela. Havanın bol ve tüketilemeyecek kadar çok oluşu iktisadi olmaktan çıkarır onu. Ancak başka bir bakış açısından da –yeni iktisat diyebiliriz- artık hava da iktisadi bir kavramdır. Çünkü şehirlerde havanın kalitesi her geçen gün düşmekte ve kaliteli hava kıt kaynak haline gelmektedir. Bu kıt kaynak için bir bedel ödemek gerektiği için de, hava iktisadi bir kavrama dönüşür (Yeşillikler, ağaçlar içinde ve havası temiz bir yerde ev almak istediğinde göreceli olarak daha fazla para ödemen ya da kazanabileceğin paradan daha azına razı olman gerekir. Dostum, şimdi eğer yolda geçirdiğin zamana hayıflanıyorsan bir daha düşün.)

Dostum, daha önce de söylediğim gibi iktisat kıt kaynakların bilimidir. Kıt kaynağın tanımı; insan ihtiyaçlarını karşılamada yetersiz olma olarak özetlenebilir. Peki, tüm bunların “sevgi” ile ne alakası var? Şöyle ki; birçok insan artık sevginin kıt bir kaynak olduğu algısı ile yaşıyor. –Farkında olmasalar bile- Birini seviyorsak ikinci bir kişiye yer olmadığını düşünüyoruz ya da sevildiğimiz söylendiğinde düşünce ve kalpte sadece bizim olmamız gerektiği yanılgısına düşüyoruz. Yani akla ve duygulara parmaklıklar örüyor, kendi hapishanelerimizi yaratıyoruz. Dostum, çoğu zaman başkalarını dışarıda tutabilmek için örüyoruz onları. Ancak bazen de birini içeride tutabilmek için... Bazen içeridekini tek tutmak… Bir başka zaman da yalnızlığımızın savunucusu olarak… Ama hepsinde neden; sevginin kıt bir kaynak olduğu yanlış algısı üstüne kuruludur, paylaşıldığında azalır ve azalacaksa bir bedeli olmalıdır…

Dostum, kimileri duvarlar örer parmaklıklar yerine. Ne içeridekinin dışarıyı ne de dışarıdakinin içeriyi görmesini istemezler. Kimi zaman kendi kirleridir saklamaya çalıştıkları kimi zamansa yalnızlıkları. Çoğu zaman yetersiz kalır duvarlarının yüksekliği. Hep birileri çıkar ve uzatır boynunu duvarın üstünden. Sonra her olayın ardından birkaç sıra daha eklenir o duvarlara ve yükselirken aynı zamanda da daralmaya başlar. Ta ki artık tepesi de kapanıp ışığı da dışarıda bırakana kadar. Işığı da dışarıda bıraktığında insan, yine bir yol ayrımında bulur kendini. Dostum, yalnızsan o duvarların ardında, kendi karanlığına gömülür ve bir daha da çıkamazsın ışığa. Yok, eğer bir sevdiğini de hapsettiysen o karanlığa, onun ışığında yaşar bir süre, çok mutlu olduğunu düşünürsün. Ta ki onun da ışığı sönene kadar. Yani dostum, her hâlükârda yol ayrımı birleşir sonunda karanlıkta…

Uzun zaman önce, “Etrafımdaki duvar beni içeriye değil, diğerlerini dışarıya hapsediyor!” demiştim. Ama artık o kadar da emin değilim. Ayrıca bana ulaşmak isteyen birinin dışarıda kalması gerekir mi diye de sorguluyorum artık. Kısacası parmaklıklarda, duvarlarda artık eskiden olduğu gibi gözükmüyor gözüme. Sevdiğim biri içime işlemişken bir başkasının girmesini ya da içimi görmesini engellemekte saçma geliyor, kendimi içeri hapsetmekte. Galiba ben artık ne parmaklıkları ne de duvarları sevmiyorum. O kadar ki gece gökyüzünü örtünmek, sabah güneşi perdesiz şekilde görmek istiyorum.

Dostum, yeni gelen yüzünden içerideki gitmek istiyorsa gitmelidir, duvarlar ve parmaklıklar engel olmadan… Ama yeni gelen de kendine bir taht aramamalıdır bu durumda ve çimlerin üzerindeki bir kilimi yeterli bulmalıdır.

Nereden nereye geldim yine. “Sevgi” gerçekten iktisadi bir kavram olacak kadar azaldı mı? Paylaşıldığında çoğalması gereken şeyler gerçekten kıt kaynaklar haline mi döndü? Gerçekten merak ediyorum artık. Temiz havaya ulaşmak için şehir dışına çıkıp, bir eve göreceli daha fazla bir bedel ödeyerek ve gelirimizden de fedakârlık yaptığımız şey acaba “sevgi” içinde geçerli olur mu? Yoksa sadece kendimi mi kandırıyorum?

Dostum, sanırım benimki sadece bir ütopya: İnsanların ne içlerinde ne dışlarında duvarların ve parmaklıkların olmadığı…

4 Ocak 2011 Salı

Dün bir ADAM öldü

Dün bir adam öldü.

Adam gibi bir adam.

Dün bir adam öldü. Cami avlusunda beni hiç tanımayan biri onu bana "Yarı babamdı," diye anlatmaya başladı, "bilir misin benim gibi kaç fakirin babasıydı?"

Sustum! Bıraktım ki konuşsun. Bıraktım ki bana O'nu anlatsın.

Bir diğeri de yine beni buldu. O da anlattı ve sordu, "Tanır mıydın? Bilir misin ne iyilikleri vardı?" Ona da sustum.

Sonra bir hoca çıktı ve abisini anlattı. Ben O'nu tanıma şansını hiç bulamamış, ancak sürekli onun hakkında anlatılanları dinlemiştim.

Ne güzel dedim içimden. İyi bir adamın onun iyiliğine yakışarak yaşamış kardeşi...

Dün bir adam öldü bu şehirde. Adam gibi adamlardan biri.

Dün benim Günay Dayım öldü. Ama arkasından binlerce iyi konuşan bırakarak. Bugün ben sustum tanımadığım adamlar bana O'nu anlattı.

Dün bir adam öldü bu şehirde. Adam gibi adamlardan biri.

Allah'ım biz iyi bilirdik ve haklarımızı çoktan helal etmiştik, Sen'de rahmetinle muamele eyle.

3 Ocak 2011 Pazartesi

Acı gerçek

Kör bir anneyi çocuğunun ölümüne nasıl inandırırsınız? Peki kör bir çocuğa aksini?

Bir eş, bir çocuk, bir kardeş, bir yeğen, bir anne, bir baba, cami avlusunda ki bir yabancı nasıl bakar ölüme...

Ölümün varlığını sorgulayan beri gelsin!

Geride kalan ve gidenin arasındaki bağın şiddetini bilen de!..

Biri bana tüm umudunla başladığın bir şeyin daha en başında neden bu kadar boktan gittiğini de anlatsın!

Ulan hayat sana inat bu sefer bırakmak yok. Yok, dostum bu sefer değil!
Yanılsama / 2009 -2013