30 Mayıs 2011 Pazartesi

Öğrencilik mesleği

Bu hafta sonu itibariyle o kadar yorulduğumu hissettim ki önümüzdeki sene mola verebilir hatta öğrencilik mesleğimden emekliliğimi bile isteyebilirim.

Sınavlarda ders sayısına göre değişmekle birlikte 40 - 50 dakika civarında vakit harcayan ve genelde sınav salonundan ilk çıkmaya alışmış olan ben ancak sınıfın yarısı çıktıktan sonra soruları bitirebiliyor ve sınavdan çıkabiliyorsam bir sorun var demektir. Galiba yaşlanıyorum artık!

Bilmem kaçıncı kez aldığım, her seferinde de aynı hataya düştüğüm şu ders yine ter köşe yaptı ya en çok ona sinir oldum!

15 Mayıs 2011 Pazar

İnternetime dokunma eylemleri!

Aşağıda ilginç bir yazı okuyacaksınız! İlginç olacak çünkü özgürlük isteyenlere karşı çıkan bir yazı olacak bu. Ben özgürlük istemediğim için değil. Ama şu ortamda yeri ve zamanı olmadıgını düşündüğüm için! Neden zamanı değil kısmını önceki yazılara göz atarak anlayabilirsin.

Bu coğrafya ama öyle ama böyle yeniden yapılandırılıyor. Sınırlar yeniden çizilmese bile istenilmeyen yöneticiler "sivil" devrimlerle yerlerini başkalarına bırakıyorlar! Halkların başına demokrasiden yapılma metal "özgürlükler" yağıyor. Devrimler için internette birleşti daha fazla özgürlük isteyenler ilk önce. Sonra meydanlarda buluşmaya başladılar. Önceleri hepsi silahsızdı. Ne polis ne de asker müdahale ediyordu. Sonra aralarında yöneticilerin böyle gönderilemeyeceğini savunanlar çıktı. Önceleri bunlar da sivil önerilerde bulunuyorlardı. Ama topluluklar "aptaldır" ve hafızaları da yoktur. Aralarından bazıları devleti temsil ettiğini düşündükleri görevlilere karşı sözlü tacizde bulunduklarında kimse bunun ucunun nereye varacağını kestiremedi. Sonra bu tacizler fiziksel eylemlere ve en sonunda da silahlı mücadeleye dönüştü.(Siyaset bilimi çalışıyorum son zamanlarda. Orada siyasi otorite olarak devletin silah ve zor kullanma gücünü tekel olarak elinde bulundurduğu anlatılıyor. Bu açıdan onaylamasam da devletin kullandığı şiddete burada değinmiyorum. Öyle ki etki tepkiyi doğurur.) Sonra devletler "insan hakları" ihlalleri yapmaya başladılar. Her ülkede bu böyle oldu. Sonra en uç olarak Libya'da örneğini gördüğümüz "şerefsiz" müdahaleleri geldi. Halka özgürlük vaad eden bu devrimlerin sonucunda en basitinden tek bir masum bile öldüyse bunun vebali bu ortamı hazırlayanların da üstündedir. Ve izin verin size bir masumu örnek vereyim; "şerefsiz" uçaklarının bombardımanında Kaddafi'nin torunu da öldü. Bir çocuk, tek bir masum!..

Yukarıdakilerin bizim internet sansürü protestosu ile ne alakası var değil mi? Yok aslında! Ben sadece oradaki devrimlerin nasıl başladığı ve bittiğini anlatmak istedim. Buradan bizim şimdiki yöneticilerimizle oradaki diktatörleri bir tuttuğum gibi bir yorum çıkartacak onlarca kişi olacağını bildiğim için de yazıyorum bunları.

Pireyi deve yapıyorlar demeyeceğim. Özgürlük alanlarına saldırı yapıldığını düşünen herkes tepki vermekte özgürdür. Yeter ki eyleminin sonuclarını iyi ölçüp tartsınlar. Ama bunun ilk yolu insanları sokağa dökmek değildir. Ağzından salyalar damlayarak iç karışıklıklar bekleyenlerin önüne kemik atacak sekilde yapılmamalı.

Musevilerin Hitler dönemini anlatmak için sürekli kullandıkları bir örneği verecekler de vardır:

Önce Yahudileri götürdüler, sesimi çıkarmadım, "Ben Yahudi değildim." Arkasından aydınları götürdüler, sesimi çıkarmadım, "Aydın değildim." Sonra muhalefeti götürdüler, sesimi çıkarmadım, "Muhalefet değildim." Peşinden Çingeneleri götürdüler, sesimi çıkarmadım, "Çingene de değildim." Peş peşe demokratları, sosyalistleri, liberalleri götürdüler, sesimi çıkarmadım, çünkü "hiçbiri değildim." En sonunda beni götürmeye geldiklerinde etrafıma bakındım, gördüm ki, "Ses çıkaracak kimse kalmamıştı."

Hiç yorulma! Beni götürmeye geldiklerinde itiraz edecek hiçbir şeyim kalmayacak değil mi? Bunlardan bahsedenler neredeler sahi? Dünya hangi politikalarla yönetiliyor?

Cumhuriyet mitinglerini hatırlayalım. Eylemlerimizin sonuçlarının kimlere hizmet edeceğini düşünmeden hareket etmeyelim. Tek dileğim bu...

14 Mayıs 2011 Cumartesi

Can Bonomo - Şaşkın

Dün Arka Koltuk'da dinledim ilk kez. Cımbızlayarak seçtiğim bir kaç cümle o kadar hoşuma gitti ki burada da olsun istedim.

7 Mayıs 2011 Cumartesi

Sabır

Öğrenmeye çalışıyorum yeni olmayan ama yenilikler taşıyan bu kavramı. Kafamda dönüp dolaşan düşünceler bir şekle bürünemiyor. Sonra birden biri geçip karşıma açıklamaya başlıyor.

Düşünüyorum! Kötülüğe, kötülere, bela ve musibetlere ya da aklınıza gelebilecek her türlü sarsıcı olaya karşı sabır telkin edildi benliğime. Bundan sonra da edilecek. Biliyorum. Hatta ben de kendi kendime aynı telkinlerde bulunacağım. Ama bunları zaten biliyorum. Sabrın bu şeklini birçok kişi de zaten biliyor. O halde benim şekillenmemiş düşüncelerimin aslı ne? Mutluluk ve güzellikler karşısında sabır göstermek de değil! Onu da biliyorum. Uygulayamasam dahi çok uzun zaman önce bu da öğretildi.

Yeni öğrenmeye çalıştığım ve düşüncelerimde şekillendirmeye çalıştığım şey; haklılığında ve doğruluğunda sabır göstermek. Düşüncelerimde olgunluğa erişmek. Bildiğinde dahi hatta bildiğinde daha da çok susmak. Bildiğine sabretmek yani.

Ben "oldum" saflığı hoş gelir insana. O yüzden ben "oldum" yerine "aştım" tabirini kullanıyorum. Ama bu kendini ya da etrafındakileri aşmak değil. Bir sınır ya da seviye de anlatmıyor bu tabir benim için.

Basit kelimelerin ne altı ne üstü çizilemiyor. Anlatmakta da acizlik var.