31 Aralık 2011 Cumartesi

Kapanış

Dostum,

Takvim 31 Aralık 2011 gösteriyor. Maya uygarlığının geride bıraktığı takvimlerin bittiği, falcı ve kahin tayfasının felaketler ve kıyamet yılı olarak gösterdiği 2012'ye sadece saatler kaldı. Belki 1 Ocak günü sonu gelecek bu dünyanın belki 31 Aralıkta!

Aradaki farkı anlayamayanların endişeleri bunlar. Bir gün, bir saat, bir dakika ya da bir an sonrasının garantisi mi var ki, 2012 de olacakları düşünüyor olalım. Aldığımız nefesi verebileceğimizin garantisi yok! O yüzden daha o nefesi alırken, alabildiğimize şükretmek dururken düşünülenlere, yazılıp - konuşulanlara bak. (Gerçi bu dünyadan elini eteğini çekmek anlamı da taşıyor ya, bunu yapanlar da var, bu benim anlatmak istediğim şey değil.)

30 Aralık 2011 Cuma

Soykırım, terör, kanun ve namus

Dün Türkiye'nin Irak sınırında 35 kişinin yanlışlıkla vurulduğu haberleri ortalığı ayağa kaldırdı. Askerler terörist sandıkları köylüleri sınırda görmüş, ateş açmış ve sonra F-16 uçakları ile bombalamışlardı. Haberler (neredeyse tüm televizyon, gazete ve internet siteleri) bunu böyle veriyorlardı. Sonra biraz daha detay gelmeye başladı; vurulanlar gerçekten de terörist değildiler, sınırdan kaçak sigara geçirmeye çalışan kaçakçı "köylüler"di ve onların vurulmaları yanlışlıkla olmuştu.

Şimdi bana "faşist" diyecek herkese önerim silahlı korumalar tarafından korunan ve izinsiz geçilmesi yasak olan bir bölgeye girmeyi denemeleri ve dur ihtarına da aldırış etmemeleri. Şimdi bu yanlışlıkla vuruldu denilen "köylüler" ne yapıyorlardı vurulduklarında:
  1. Sınırdan izinsiz geçiyorlardı.
  2. Kaçak mal getiriyorlardı (kaçakçılık yapıyorlardı).
  3. Bu işleri organize bir şekilde yapıyorlardı (Bildiğimiz en az 36 kişi)
  4. Dur ihtarına ve uyarı ateşine uymamışlardı.

16 Aralık 2011 Cuma

Ünlü mü olmak istiyorsun?

Hemen cevabı vereyim; kendini ya ergenekon'a bağla ya da R.Tayyip Erdoğan'a hakaret et olsun bitsin. Daha güzeli cemaat diye bir eleştiri nesnesi bul, eleştiriyorum diye yücelt göklere çıkart o kadar. Din ya da inanca hakaret etmeyi, dalga geçmeyi de tercih edebilirsin.

Eleştirinin sınırları yoktur. Yanlış gördüğünü gördüğün ve anladığın şekliyle söyleyebilir, çizebilirsin. Yorum senindir. Kendini nasıl ifade ediyor olursan ol fark etmez. Olayları terörize etmeden, kargaşaya sebep olmadan ya da bir başkasına zarar vermeden yapılan eleştirinin ne şeklinin ne de içeriğinin bir önemi yoktur.

Bir bireyi -makamının hiçbir önemi yok- ya da görüşünü eleştiriyorsan sınır sensindir. Ancak bir topluluk ve topluluğun saygı, sevgi duyduğu daha da önemlisi inancı haline getirdiği bir şeyi eleştirmek tamamen farklı bir olgudur.

30 Kasım 2011 Çarşamba

Susmak

Birçok şeye susuyorum uzun zamandır. Birinin yaptıklarına, birinin söylediklerine, bir diğerinin varlığına... Görmüyor, duymuyor ya da bilmiyorum.

Şimdi görmediklerimi yarın hatırlayacak değilim. Şimdi duymadıklarımı yarın konuşacak değilim. Şimdi bilmediklerimi yarın öğrenecek değilim. Ama birşey var ki mutlaka görmeli, duymalı, bilmeli; öküz ölürse ortaklık bozulur!

Yapılanlar umursanmaz, söylenenler unutulur. Görülmemiş şey hatırlanmaz. Daha önce dinlemediğin bir şarkının melodisi de olmaz hatırası da. Bilmediğim bir konuda konuşacak kadar ahmak da değilim. Ama... Ben gerçekten dışarıdan göründüğüm kadar saf, salak ya da aptal mıyım? Eğer öyleyse sorun yok! Ama yok değilse beni tutan tek şey "öküz". Bu böyle bilinmeli...

16 Kasım 2011 Çarşamba

Görelilik: Zaman, mekan ve Sen

Görelilik kuramı bir yönüyle der ki; konumları farklı gözlemciler aynı olayın zaman ve oluş şeklini farklı algılarlar. Bu algı ve zaman yanılgısı dışarıdan bakan bir başkası için ayrı bir zorluk çıkartır. Çünkü o da ayrı bir konumdan ve ilk olaydan tamamen bağımsız bir başka olayı gözlemlemekte ve yorumlamaya çalışmaktadır.

Her birimizin yaşadığı hayat ve süresi görelilik gereğince özneldir. Yani dünyada genel yanlışlar değil bireysel doğrular hüküm sürer. Bu bilgiye vakıf olunmasına rağmen başkasını yargılamak yanlıştır. Ama işin ilginç yanı bu sonuca ulaşan kişi de hatalıdır. O halde dünya yanlışlar üzerine kuruludur. Bireysel doğruların yerine de genel yanlışlar vardır ve tüm yaşamımızı doğrularımız değil yanlışlarımız yönlendirir.

10 Kasım 2011 Perşembe

Bayram

İki şeyi çok severim. Biri, eski -yaşlı değil- "insanlarla" muhabbet etmek. Diğeri İstanbul'da yaşamak. 

İstanbullu olmanın bir numaralı kuralı İstanbul'un tüm olanaklarına aşkla bağlı olmak ama o olanakları kullanmaya, gezmeye geldiğinde hep bahaneler bulmaktır. Yani biz İstanbul'da yapabileceklerimizi yapabilme ihtimalimizi severiz.

Teşekkürler ki, Tûba sayesinde bu bayram uzun zamandır yapmadığım birçok şeyi yaptım, görmediğim birçok yeri gördüm. İstanbul da yaşama ihtimalini bırakıp, yaşadım.


Bu bayram uzun zamandan sonra "eski insan" muhabbeti ve İstanbul gezisine doyduğum bir bayram oldu. Bu bayram uzun zamandan sonra bayram gibi bir bayram oldu.

Ek: Dün Lüküs Hayat'da 4 saat geçirdik ama eski tadı yoktu. Yine de Zihni Göktay büyük usta.

10 Ekim 2011 Pazartesi

Radikal değişim

Yok öyle sandığın gibi saç uzatarak olmuyor radikal değişimler. O kavram iki şekilde de uzatmayı içeriyor; biri zaman biri mekan olarak. O yüzden radikal bir değişiklik istiyorsan sana lazım olan kafanı kazımaya yetecek olan bir jilettir. Kesip atmaktır yani kökünden...

4 Ekim 2011 Salı

Nerede yanlış yapıyoruz?

Dostum,

Bu işte bir yanlışlık var. Olması gerekenler ile olanlar arasında sıkışmış kalmış durumdayız. Daha doğrusu oradan hiç çıkamadık. Hep bilinen doğrulara sahip olduk. Ancak yine de yapılması gerekeni yaptığımızı iddia ettik.

Uzak geçmiş hakkında bir fikrim olması pek mümkün değil. Hatta yakın geçmişi de çok iyi bildiğimi iddia etmiyorum. Tarihin yazılı hale gelmesinden önce olaylar nasıldı? Belki hiç bir zaman net olarak bilemeyeceğiz. Bildiklerimiz tahminlerden ve mitlerden öteye gidemeyecek. Ancak bazı çıkarımlar için günümüz tarihi bile yeterli.

23 Eylül 2011 Cuma

Kırık

Kol kırılır yen içinde kalır.

Ama...

Sızısı bana da geliyorsa belki üzülmeli belki de sevinmelisin!

20 Eylül 2011 Salı

Toplumsal Hazırlık!

Son günlerde hararetle tartışılan bir konu var. Devlet ile PKK arasında yapılan görüşmeler. Ben ne görüşmelerin içeriğini, ne nerede yapıldığını ne de sonuçları eleştirecek ya da değerlendirecek kapasitede bilgiye sahip değilim (Konuşmanın tüm içeriğini hem dinledim hem de okudum.) Bu açıdan devlet adamları uygun görmüş görüşmüşlerdir, siyasi otorite de bunun arkasında durmuştur. Beğenir ya da beğenmezsiniz, ki ben beğenmeyenlerin tarafındayım. Siz bir yandan terörün siyasi ayağı olanlara "Gelin sizi muhatap alalım" diyeceksiniz, "terörü ret edin, lanetleyin" diye açık çağrılarda bulunacaksınız. Sonra da gidip kendiniz silahlı kanat ile görüşeceksiniz. Neyse bunlar da önemli değil.

18 Eylül 2011 Pazar

Taşınmak

Taşınmak; bir pazar sabahı sessiz, kimseyi rahatsız etmeden bir hayatı geride bırakarak. Kendi cebindekini çalan bir hırsız gibi... Yaşanmış onlarca senenin öyle çokta büyük sayılamayacak bir kamyona sığmasına şaşırmak gibi bir terkediş. Taşınmak: Başka bir yere gitmek, göç etmek.

Taşınmak zordur her zaman. Zordur da... Bir evden diğerine taşınmak değildir zor olan. Daha çok bir sokaktan ya da mahalleden göçmektir zorluk. İnsanın doğup büyüdüğü evi, sokağı, mahalleyi ya da semti terk etmesi...

Taşınmak büyümektir bir de.Çünkü yaşının kaç olduğuna bakılmaksızın insan ancak taşındığında tam olarak terk eder çocukluğunu. Çocukluğunun anılarıyla birlikte silinir insanın yüzündeki hınzır gülümsemelerin son kırıntısı, hüznün bir sarılmayla geçeceği umudu. Taşınmak bir çocuğu cami avlusuna ya da karakol önüne terk etmektir. Çocuğun tüm geri gelirler umuduna rağmen hem de...

Hele bir de benimki gibi bir semtte, benim sokağım gibi bir sokakta geçtiyse çocukluğunuz çok daha da zor. Çünkü bu semtin insanları zorlukların içinden hoşgörüyü, samimiyeti, dostluğu, dürüstlüğü ve daha nicesini çıkartmışlardır.

Taşınmak ihanettir de aynı zamanda. Bencil komşuların tekil yalnızlıklarına yapılan...

Bir taş atımlık mesafede dahi olsa hayatının değişmesidir taşınmak. Acıdır, hüzündür, mutluluktur, umuttur, umutsuzluktur... Zamanın tersine işlemediği bir gidiştir taşınmak. Bir yurttan diğerine...

Bir siteye taşındığında kimi fark eder kimi edemez. Ama kaldırım taşlarına, evinin merdivenlerine oturamamaktır taşınmak. Havuzlu sitenin havuzuna ayağını sokamadığın, karşısında çekirdek çitleyemediğin, eski ne kadar alışkanlığın varsa terk etmek zorunda kaldığın bir şeydir taşınmak.

Taşınmak... Bir hayattan diğerine, sessizce kimseye çaktırmadan...

14 Eylül 2011 Çarşamba

Sosyoloji Tarihi*

"...insan zihninin boş bir sayfaya benzediğini ve elde edilen bilgi ve duyguların deneyimin ürünü olduğunu ileri süren John Locke..."

"...doğru olan değil, gerçek olan aranır..."

"Biyolojik organizmalar gibi toplum da kendini oluşturan parçalara indirgenemeyecek karmaşık bir birimdir, bu nedenle de bireysel unsurlar bütünle olan ilişkileri çerçevesinde analiz edilmelidir."

"...toplumun içinde bulunduğu aşamaya uyarlanmış herhangi bir din biçimi olmadığı takdirde toplumun bölüneceğini ve şiddetin yaygınlaşacağını ileri sürmüştür."

"... dini, insanları ve toplumu bir arada tutacak bir toplumsal bağ, bir araç olarak görmüştür."

"Biyolojik organizmada parçalar bütünün yararına var olur, toplumda ise aksine bütün, parçaların yararına var olur. Spencer buna dayanarak bireylerin haklarının devlet yararına bile olsa çiğnenemeyeceğini ileri sürer."

"Spencer'a göre toplumda hayatta kalmak için yeterince güçlü olmayanlara devlet desteğiyle bakılması bu grupların nüfusunu artırarak gelecek kuşakların mükemmelliğe ulaşmasını engelleyecektir; bu nedenle nasıl doğa zayıf olanlardan kurtulmaya çalışıyorsa toplum da zayıfları elemelidir."

"Her varlık ve her nesne kendi içinde barındırdığı karşıtlık ve çelişkiler sayesinde kendini aşma ve yeni bir aşamaya ulaşma olanağı bulur."

"Durkheim'da normallik genellik ölçütüne göre tanımlanmaktadır. Bir olgunun normal sayılmasının temel nedeni onun sıklığıdır. Örneğin, suçun patolojik bir olgu olduğu hemen kabul edilebilir. Ancak Durkheim'ın bakış açısıyla suç, her toplumda sıklıkla görüldüğü (yaygın) ve kaçınılmaz bir olgu olduğu için normal sayılmalıdır."

"Suç kolektif bilincin yasaklamış olduğu bir davranış olmakla birlikte toplum açısından pozitif işlevleri bulunmaktadır."

"Modern toplumda insanların daha çok birliktelik içinde olmalarının nedeni kolektif bilinç değildir. Çünkü bu toplumlarda insanları bir arada tutan şey ortak inanç ve duygulardan çok, bireylerin birbirlerine olan ihtiyaçlarıdır."

"Toplumsal geçiş süreçlerinde var olan kuralların bireyler üzerindeki bağlayıcılıkları çözülmektedir. Ayrıca yeni kuralların eski kurallar kadar kabul görmemesi durumunda Durkheim, normsuzluk veya kaidesizlik olarak tanımladığı tehlikeli bir durumun ortaya çıkacağından da söz etmektedir."

"... bütünün parçalardan önceliği vardır ve olguların anlamı ise (parça) bütüne bağlı olarak ortaya çıkmaktadır."

"... bütün insanlar entellektüeldir... ama insanların hepsi toplum içinde aydınların işlevini görmez"

"Birey diğer insanların kendine yönelik davranışlarını bir çeşit ayna olarak kullanmaktadır. Bu ayna, bireyin imgesini yansıtmaktadır.

...ayna benlik kuramı...

...ayna benlik, bireyin kendi benliğini, başkalarının ona ilişkin tavırları, eylemleri ve tepkileri temelinde algılama süreci olarak tanımlanabilmektedir."

"...fenomenolojiye göre bireylerden ayrı ve nesnel bir gerçekliğe sahip olan, değişmeyen, herkese göre aynı olan fiziksel bir dünya yoktur, dünya, insanların ona yüklediği anlamlar bağlamında görelidir."

"Sözcüklerin her zaman geçerli olan değişmez anlamları yoktur, yani anlam nesnel değildir; üyeler konuşanın kim olduğuna, konuşan ve dinleyen arasındaki ilişkinin ne olduğuna, konuşmanın amacının ne olduğuna vb. bakarak durumu analiz ederler ve sözcükler de bu analize bağlı olarak anlam kazanır."

"Williams'ın ifadesiyle, sanayi uygarlığının toplumsal dokuyu bozarak insanları birbirine yabancılaştırdığı ve kültür üreticisiyle tüketicinin birbirinden tamamen ayrıştığı bir dönemde kitle toplumu/kültürü kavramsallaştırması söz konusu olmuştur."

"Kant, biçimselci bir anlayış içinde, sanatı, 'amaçsız bir amaç' olarak tanımlanmışken, Frankfurt okulu üyelerine göre, modern dünyada sanat piyasanın dikte ettiği 'amaçlı bir amaçsızlığa' dönüştürülmüştür."

"Modern özne, sadece çalışırken değil ama daha çok eğlenirken teslim olmaktadır."

"Kitle kültürü ürünleri, bireyleri yönlendirilecek ve kontrol edilecek birer nesne konumuna sokan 'estetik birer yoksullaşmadır.' "

"Gelişmiş kapitalizmdeki kültürel üretimin yapılanması her şeye damgasını vuran bir tekdüzelilik sorunu yaratmıştır."

" Habermas şüphesiz teknolojik ve bürokratik rasyonalitenin yaygınlaşmasının sömürü ve tahakkümü de beraberinde getirdiğinin farkındadır."

*Sosyoloji Tarihi dersinde altını çizdiğim bazı düşüncelerden derlenmiştir.

12 Eylül 2011 Pazartesi

Birikim

Sana nice kelimeler birikti
Yanımda
Gelip bir türlü almadığın
Sonra sorular biriktirdim
Sağdan soldan
Gelmediğin için cevapsız kalan
Sana kendimi biriktirdim
Tüm zaman ve mekanlarda
Sessiz kaldığım sorularda
İçten olmayan gülüşlerimde
Ağladığım yalnızlıklarında
Sana en çok seni biriktirdim aslında
Gelsen anlatırken sustaramayacağın
Cümlelerimde
Yanımda
İçimde
Dışımda
Biriktim sana...

26 Ağustos 2011 Cuma

Bir kez daha 151° den 182° ye

Yüzümü 151° den 182° ye çevirdim… Bir kez daha... Geçen sene de aynı tarihe rastlamıştı gidişim. Bu kez bayrama çok daha yakın oldu. Aile, memleket, bayram, izin, dinlenmek... Hepsi bir arada diye düşünerek yola çıkmıştım. Sırf devletimin planlama, yönetim zafiyeti, iş bilmemezlik ve denetim eksiklikleri yüzünden saatlerimi yolda harcayarak başladı iznim. Ama uzun uzun yazmaya gerek yok. Sadece şu örnek bile yeter; geçen seneki sel daha doğrusu toprak kayması felaketleriyle ilgili neredeyse "planlı" hiçbir şey yapılmamış bu bile yeter. Bir yere iki çivi çakmışlar bırakmışlar, bir yeri biraz kazmışlar, toplu konutlar yapmışlar ama içleri dökülüyor. İş makineleri yatıyor. Vatandaşın arazisine bir ton para ödenip daha da saçma işler yapılıyor. Kendini mühendis sananlar çizimler yapıyor. Ben daha bölgeye adımımı atar atmaz yanlışlığını görebiliyorum. Sürekli sözde planlar yapılıp çiziliyor. Bitmiyor... Bitmez... Geçen sene Başbakana "Bakmayın burada şimdi harıl harıl çalıştıklarına, siz gittikten sonra üç gün sürmez bu çalışma" demiştim. O da Valiyi yanına çağırarak "İşte Valim burada, öyle bir şey olursa ondan hesap sormaz mıyım?" demişti. Şimdi gerçekten merak ediyorum işini yapmayan herhangi birinden hesap soruluyor mu bu memlekette? İyiye gittiğimiz bir gerçek ama tam bir mehter ilerleyişiyle. Yap boz, inşa et, yık sonra yeniden yap anlayışıyla ilerliyoruz. Önce yapalım sonra projeyi, planı yaptığımıza uydururuz anlayışı bizdeki. Neyse... Benim için öneli olan, bir kez daha yüzümü 151° den 182° ye dönmek... Bir kez daha ailemin yanında, bir kez daha memleketimde olmaktı. Oldum ve güzeldi...

22 Ağustos 2011 Pazartesi

Beyoğlu - Yaşam tarzıma dokunma!

Yaşam tarzıma dokunma!

Ben istediğim yerde istediğim şeyi yaparım!

Tütün yasağı beni ırgalamaz! En alasından kapalı mekanda da sigara içerim!

Masamı kaldırırsan da sokakta içki içerim!

Yere tükürmek yasak! Ama olsun ben magandanın önde gideniyim! Onu yaparım!.. Bırak tükürmeyi hatta kusarım!..

Otobüste biriyle kavga edipte altta kalınca çıngar çıkartır, işi kıyafetime bağlamaya çalışır, karakol, adli tıp savcılık gezerim!

Yasa, kanun, kural ve nizam namına ne uygulanırsa karşı çıkar, kendimi anarşist yerine koyar sonra da teröristlere kızarım!

Sana ne!

Beni alır bir takım "demokrasi", "özgürlük" yanlısı gazete ve televizyonlarım manşetlere, ana haber bültenlerine taşır. Gururlanırım!

Kullanıldığım hissi aklımın ucundan geçmez!

Her çıkan sosyal ağ illetine üye olur, oralarda gruplar kurar, isyan edilebilecek haber kollarım!

Takma isimler altında birinin sevdiğine diğerinin saygı duyduğuna söverim! Hatta başkalarının da sövmesi için guruplar kurar sonrada bir başkası bana niye sövüyor diye kapı kapı gezerim!

Giderim bir şairin mezarına şarap dökerim, hem de ailesinin "Çiçek dışında birşey bırakılmaması rica olunur" tabelası dikmesine rağmen. Sonra da "Bakın görün insanı yattığı yerde bile rahat bırakmıyorlar" diye ahkam keser, üste çıkarım!

Daha neler neler yaparım! Kısaca her .oka diklenirim! Birileri bana diklendimi avazım çıktığı kadar bağırırım.

Ben bu ülkenin "demokrasi" ve "özgürlük" isteyen azınlığıyım!

Azınlığın "tahakkümüyüm"!

Çoğunluk mu?

Bana ne!

Ne halleri varsa görsünler! Ben kendi özgürlüğümün peşindeyim!




11 Ağustos 2011 Perşembe

Tevbe Sûresi 6. Ayet

"Eğer Allah’a ortak koşanlardan biri senden sığınma talebinde bulunursa, Allah’ın kelâmını işitebilmesi için ona sığınma hakkı tanı. Sonra da onu güven içinde olacağı yere ulaştır. Bu, onların bilmeyen bir kavim olmaları sebebiyledir."

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Birbirine Dokunmak

Ana renklerin birbirine karışması ya da ışığın yönü, şiddeti veya rengin uygulandığı zeminin malzemesi gibi birçok unsurun birleşmesiyle çeşitli renkler ve bu renklerin tonlarını elde ederiz. İnsanlarda da bu olgu böyledir. İnsanın kumaşı, yetiştiği ortam, hayatı boyunca üzerine yapışan kirler, arınma çabaları ve karşısına çıkan diğer renkler hepsi insanın rengini etkiler. Yani insanlar genetik kodlarının eşsizliğinin yanında dış çevrenin de etkisiyle farklı renk ve tonlara kavuşurlar.

Mavi sarı ile birleştiğinde farklı bir renge, kırmızı ile birleştiğinde farklı bir renge dönüşür. Çocukluğumuzda kullandığımız sulu boyalar gibi insanların renklerinin birbirini etkilemesi de biraz kontrolsüzdür. Ancak doğru oranda su, ve doğru renkler ile istediğiniz sonucu elde edersiniz. Ama acemi biri için bu biraz da şansa bakar. Bazen rastgele karıştırdığınız renklerden ortaya harika bir sonuç çıkar. Bazense hüsran...

Yukarıdaki gibi insanların etkileşimleri de karşılıklıdır. Biri bir başkasının hayatına girdiğinde eğer birbirleri için doğru kişilerse ve ortam, zaman gibi diğer bileşenlerde uygunsa ortaya harika bir renk çıkar. İnsanlar genetik kodlarının eşsizliği ve geçmişleri ile birlikte farklı renk ve tonlarını ayrı kaplarda birbirlerine karıştırırlar, biraz birinden diğerine biraz diğerinden ötekine. Dolayısıyla birbirinin hayatına dokunan insanlarda bir miktar renk değişikliği olması gayet doğal ve beklenen bir sonuçtur. Aynı renklerden hayatlar dahi genetiğindeki farklı tonlar ve geçmişi nedeniyle ufak da olsa değişikliğe uğramaya mahkumdurlar.

Bu renk değişiklikleri çoğu zaman geri alınamaz süreçlerdir. Kişinin kendi kabında sahip olduğu eksilmez ama renk ya da en azından ton değiştirir. İşte doğru bir ilişkide olması gereken budur. Renginizin değişmesi gerekir. Bırakın "kimliklerin korunması", "olduğu kişi olduğu için başladığı" masallarını... Bir ilişkide iki taraf da hala başladığı renklerdeyse bir sıkıntı var demektir. Hiç değilse tonunuzun açılması ya da koyulaşması gerekir.

Birbirine dokunan hayatlar birbirlerini güzelleştirmedikten sonra ne önemi var ki karşılaşmalarının ya da karışmalarının. Bazen de bir taraf su gibi ya da tiner gibi olur. Hayatınıza girdiğinde sadece seyrelir, biraz daha akışkan bir hal alırsınız. Belki renk tonunuz bile değişmiş gibi görünür. Ancak su ya da tiner buharlaşıp uçtuğunda yine asıl renginize dönersiniz, başladığınız yere... Onların hayatınıza girmesi ya da çıkması hiçbir etki yapmaz üzerinizde.

Bir de beyaz ve siyah renklerimiz var değil mi? İkisi de bencil mi bencil olan! Biri akıl almaz bir şekilde renginizi açar bir diğeri sizi kendi karanlığında boğar. İkisinin de fazlalığında siz diye bir şey kalmaz ortada. Gittikçe onlara evrilirsiniz. Aslında diğer her şeyde olduğu gibi bunda da fazlası zarardır. Evet, siyah ve beyaz renk değildir. Aynı su ve tiner gibi... Ama bazen bu aykırılığa tutulmaz mı insan? Sadece siyah ve beyaz için değil. Karşınızdaki çok fazla maviyse, çok fazla kırmızıysa da sizin renginizin değişimi radikal olacaktır. Bu da bünyede sırıtacak ve uyum sorunları ortaya çıkartacaktır.

Sözün kısası; birbirine dokunan hayatlar birbirlerini bir şekilde etkilemelidirler. Bu değişiklik sizi kendi içinde eritecek gibi değilde bir nebze değiştirecek ve hatta bazen olduğunuzdan tamamen farklı biri haline getirecek şekilde olmalıdır. Eğer biri hayatınıza girdiğinde sizde bir nebze olsun değişiklik yapmıyor/yapamıyorsa bir problem var demektir. Ama sizde ama karşıda...

8 Ağustos 2011 Pazartesi

DÜNYADA 1.000.000.000 İNSAN AÇ VE BEN BUNA ÖFKELİYİM



Geçen sene Erdal Şafak'ın yazısını okuduktan sonra görmüş ve yine burada yazmıştım.

Ne değişti? Hiçbir şey...

Yine Erdal Şafak ne demiş?

"Bugün size dizilerimizden, özel haberlerimizden, yeni projelerimizden söz etmek isterdim ama bu adaletsiz, duygusuz, merhametsiz, etik dışı, tüm kitaplı dinlerin öğretilerine kulaklarını kapamış küresel düzen, insanda ne moral bırakıyor, ne de umut.

İyisi mi, siz borsalardaki aldım-sattım haykırışlarına kulaklarınızı kapatıp, Afrikalı açların çığlıklarına yüreğinizi açın. Hiç değilse bir çocuğu siz doyurun, bir annenin kurumuş dudaklarına suyu siz götürün."


Ben geçen sene imzaladığımdan bu yana sadece 3.383.908 kişi bunun farkına varmış.

Dünya Bankası verilerine göre Dünyada yaşayan 6.775.235.700 kişiden sadece 3.383.908 kişisi...

Evet evet!..

Kızgın olmaktan çok üzgünüm. Hem de herkes için ama en çok da kendim için...

6 Ağustos 2011 Cumartesi

Hedef 27: Benlikten hiçliğe bir yolculuk

Dostum,

Bir dur ve dinle bak sana ne anlatacağım.

Bundan seneler önce kendime bir hedef belirlemiştim: Bu dünyadaki 27. yılımda yaptığım işin -ne olursa olsun- en iyilerinden biri olacak ve kendimi herkese tanıtacaktım. Herkes benden ve arkamda bıraktığım işlerin büyüklüğü, kalitesi ve güzelliğinden bahsedecekti. Beni bilecekti. Bu uğurda dur durak bilmeden çalıştım. Hem de senelerce...

Sonra birden bir şeyleri olduğundan daha farklı anlamaya/anlamlandırmaya başladım. Hedefimin yanlışlığının farkına vardım. Kısaca "bilinmek istemek" olarak anlatabileceğim yılların hedefi -belki de ulaşmak üzereyken- birden çıktı hayatımdan. Günlerce uykusuz çalışmalar, günün saatlerine saatler eklemeler, yapılan her işin altına atılan işten büyük imzalar ve en sonunda kimsenin duymadığı sessiz çığlıklara dönüşen bir hayat.

Şimdilerde birazdan ölecekmiş gibi yaşayıp, hiç ölmeyecekmiş gibi yazıyorum. Kendi kendimi anlatmak için saçma çabalar içine giriyorum. Bu hedefle, günümüz olaylarıyla bağlantısıyla ilgili satırlar dolusu yazdım, sildim. Daha kolay ve güzeli ise benim kendimi ve eski hedefimin yolunda yaptıklarımı anlatmaktansa senin sorup öğrenmen. Eminim birçok kişiden farklı farklı hikayeler dinlersin. O yüzden burada yok o hedefin detayları...

27 hedefi geçti, gitti. Hayat biraz hiçliğe evrildi. Anonim olma gayretiyle yoğruldu. Benlik mülahazalarından hiçlik olgusuna doğru uzandı. Bir kaç sene önce beni bir çukura attım; sığ ve küçük bir çukur. Arada boşladığımda kafasını uzatıyor hala. Ama en kısa sürede kervan geçmez bir kuyunun dibinde bulacak kendini haberi yok! 

Şimdi bakıyorum da insanlar hala benim bıraktığım yerde didinip duruyorlar. Benimse tek yapabildiğim gülüp geçmek ve hiç değilse halime şükretmek.

1 Ağustos 2011 Pazartesi

Oruç

"Halka az çok iyilik yapan bir insan, dünyaya tapıp bütün yıl oruç tutan kimseden iyidir. Oruç tutmak bir fakire kuşluk ekmeği verebilen insana layıktır. Öğle yemeğini akşama saklayıp yedikten sonra bunu hiç de ibadetten sayma."*

*Sa'dî-i Şîrâzî'nin Bostan'ından.

30 Temmuz 2011 Cumartesi

Tarihin yazılışı

Dostum,

Özel hayatımda öyle çok da sana anlatılacak -bırakılacak- olaylar yok bugünlerde. Ama bilmen gereken bir şey var. O da tarihin nasıl yazıldığı ve nasıl okunması gerektiği.

Geçmişte yani 20. yüzyıldan önce tarih güçlüler ya da galipler tarafından yazılıyordu. Ancak günümüz dünyasında bu kavram biraz değişti. Evet, uzun dönemli tarih yine güçlüler tarafından yazılıyor ve dönüp bakıldığında sanki onlar haklıymış gibi gözükecek. Ancak artık yaşam o kadar hızlandı ki dünün olayı bile artık tarih niteliği taşıyor. O yüzden dün olmuş bir olayda isteyen istediği kadar kendi tarihini diretse de gerçekleri görmen, okuman çok zor değil.

Uzun dönemli olanlarda da değişik kaynaklardan doğruya ulaşmak mümkün ve biliyorum ki sen bunları araştıracak  ve bulacaksındır. Hiç değilse kendi akıl yürütmelerin ile tutarsızlıkları görecek ve gerçeği bilmesen de hislerinin seni doğruya ulaştırmasını sağlayacaksındır.

Sadece bizim çağımızın da hastalığı olan yakın geçmişi hemen unutup, popüler kültürün tuzağına düşme. Biri önüne bir şey koyduğunda sorgulamadan onu kabul etme.

Dün Türkiye tarihindeki ilklere bir yenisi eklendi. Çok kısa süre sonra zaten emekli olacak kuvvet komutanları ile Genelkurmay Başkanı emekliliklerini istediler. Bazı açıklamalarla da içeride tutuklu bulunan askerlerin hak ve hürriyetlerinin, mesleki ilerleme haklarının yargı kararları olmaksızın ellerinden alındığını söyleyerek hem de. 

Unutma!

Bugünün tarihini, bana, bize ve hatta bizden olmayanlara yapılanları dahi unutma!

Aslında çok daha fazlasını yazmıştım. Ancak sildim. Çünkü bugünün yaşananları çok kısa sürede dünün tarihi olacak ve bizler haklı ile haksızı açıkça göreceğiz. Tarih artık güçlülerin elinden çıkma bir roman değil. Bu gerçeği unutma!

Mazlumun yanında ol ve asla mağrur durma.

Ucu sana dokunsa dahi Hak'kı savunmaktan, doğru bildiğini söylemekten geri durma.

Güçlülerin değil, mazlumların penceresinden tarihi yazanlardan ol.

Unutma!

23 Temmuz 2011 Cumartesi

Nisâ Sûresi 94. Ayet

Ey iman edenler! Allah yolunda sefere çıktığınız zaman, gerekli araştırmayı yapın. Size selâm veren kimseye, dünya hayatının geçici menfaatine (ganimete) göz dikerek, “Sen mü’min değilsin” demeyin. Allah katında pek çok ganimetler vardır. Daha önce siz de öyle idiniz de Allah size lütufta bulundu (müslüman oldunuz). Onun için iyice araştırın. Çünkü Allah yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

17 Temmuz 2011 Pazar

Faklı bir dil farklı bir kültür demektir ve farklılıklar güzeldir.

Son zamanlarda yine öğrenme merakım nüksetti. Çok uzunca bir zamandır erteleyip durduğum bir işe giriştim. Ya bu sene ya asla diyerek. Daha emekleme aşamasındayım. Ama bu sefer kararlıyım. Faklı bir dil farklı bir kültür demektir ve farklılıklar güzeldir. Şimdi farklı dillerden bahsedeceğim sana. Yazıyı aşağıdaki türküyü dinleyerek oku olur mu?


Geçtiğimiz senelerde yerel dil kursları üzerindeki yasak kalkınca epey bir süre Lazca ya da Hemşince kursu veren yerler aramıştım ve bulamayınca da baya bir üzülmüştüm. İkisi de yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olan diller. Ben ne Laz'ım ne de Hemşin'liyim. Ancak ikisinin de yaşam coğrafyası benim memleketim ve ikisini de hem öğrenmek hem de yaşatmak isterdim. Şu an çocuğum olmasa da yeğenlerime öğreterek. Tek bir cümleyi onlar da belki kendi nesillerinde sürdürerek o dil ölse bile bir zamanlar yaşamıştı diyebilirlerdi. Çünkü dil kültürdür ve çok dillilik çok kültürlü olmak demektir ve çok kültürlülük güzeldir. Kurs bulamasam da bu kararlılığım ortadan kalkmış değil. Ancak önümde başka bir engel daha var. Bu iki dil de yazılı diller değiller.

Hemşince zaten çok az kişi tarafından konuşulan bir dil. Lazca ise nispeten konuşanı fazla olsa da (Bakmayın fazla dediğime, en iyimser araştırmalarda bile 250 bin kişiyi zor buluyor.) okur yazarı geçmişte neredeyse hiç olmayan bir dil. 20. yüzyılda bazı çalışmalar yapılmış ve hatta Lazca 1984'te bir Laz abecesine bile kavuşmuş. Geçtiğimiz senelerde bir grup öncü hem dili yaşatmak hemde yazılı yayın ile dili edebi yaşamda da sürdürmek adına dergi çıkartma gibi girişimlerde bulundu. Ancak senin de tahmin edebileceğin gibi bu çabalar çok uzun soluklu olmadı. Lazca hakkındaki şu açık ansiklopedi maddesi gerçekten güzel. Belki sonra göz atmak isteyebilirsin. Belki oralardan döner dolaşır yine beni bulursun.

Bir soru sorayım sana: Yukarıdaki türkünün sana hissettirdiklerini anlamak için illa Lazca bilmen mi gerekir? Al sana son dörtlüğü;

"Ah sevgili sen iyi günlerimde
 Yüreğimi nasıl dağıttın
 Gece herkese gece de
 Ben günlerdir uykusuzum"

Söylesene gerçekten bu duygudaşlığı yaşamak için illa Laz olmak ya da Lazca bilmek mi gerekiyor?

Dostum, eğer Kâzım Koyuncu'yu veya Volkan Konak'ı anlamak için Lazca ya da Neşet Ertaş'ı anlamak için Türkçe bilmemiz gerekmiyorsa Aynur Doğan'ı anlamamız için neden Kürtçe bilmemiz gereksin?

Gönül Yarası filmindeki o sahneyi hatırlarsın, aynen orada olduğu gibi bazı şeylere ağlamak ya da sevinmek için Kürtçe, Lazca, İngilizce ya da Türkçe bilmek gerekmiyor. O duyguyu bilmek yetiyor da artıyor bile. Ama bir de anlayıpda hissetmek var. O daha da güzel. O halde hadi hep birlikte anlayalım. İnsan bilmediğinden/anlamadığından korkar çünkü. Ama çirkinleşmeden. Birkaç "şeref düşkünün" yaptıklarını sırf o "şeref düşkünleri" sözde onları savunduğunu söylüyor diye onlara mal etmeden.


Dostum, bir de buna bak bakalım Farsça bilmemene rağmen hoşuna gidecek mi ya da benimle aynı şeyleri mi hissedeceksin sende? Bir de şunu bil belki etkili olur; cümlelerine kadar neredeyse aynı şeylerden bahseden bir şiirim var benim. Bunu şiiri yazdıktan aylar hatta yıllar sonra dinledim bu şarkıyı. Hoş dinlesem ne fark ederdi ki! Farsça mı biliyorum?


Dostum,

Faklı bir dil farklı bir kültür demektir ve farklılıklar güzeldir.

Dil kültürdür ve çok dillilik çok kültürlü olmak demektir ve çok kültürlülük güzeldir.

...ve en önemlisi dostum,

Hoşgörü, çok kültürlülükle gelir.

Hoşgörülü olmak da ayrı bir güzeldir.

Hayal Meyal*

"Okul bittikten sonra koşarak eve dönüp, ekmek arası bir şeyler atıştırıp sonra da işe koşturan çocuklar var ya...
İşte onlar, sevgilileri olduğunda el ele tutuşamazlar.
O çocuklar sevgilileriyle yan yana fotoğraf çektiremezler.
Sevgililerine doğum gününde çiçek alamazlar.
O çocuklar, sevgililerinin saçlarını okşayıp, ellerini boyunlarından dolayamazlar.
Onlar her fotoğrafta kırık çıkarlar çünkü.
Başka yere bakarlar.
Yarım çıkarlar çekilen toplu fotoğraflarda.
Görmezden gelinmek biraz da böyle bir şey olsa gerek...
İstanbul, sonbaharda saçlarını arkadan topluyor.
Nasıl da yakışıyor, görmelisin.
Ben bir cesaret arıyorum.
Ben bir cesaret arıyorum.
Ben bir cesaret arıyorum.
Ben seni arıyorum."


* Tarık Tufan'ın aynı isimli kitabından, "Aşık olmak bir yüze aşina olmaktır." diyen kitap.

15 Temmuz 2011 Cuma

Hakkımı helal etmiyorum sana!

Yine yeniden başladı bir takım "şeref düşkünleri". 

Yine onlarca CAN gitti bu ülkenin bağrından. Onlarcası o canları yüreğine gömdü. Yürekleri onlarca canla daha da ağırlaştı. O canların üzerine atılan her toprak ile biraz daha karardı gönülleri...

Yine bazı "şeref düşkünleri" çıkıp açıklamalar yaptı.

Yine yeniden, tekrar ve tekrar...

Aklımdaki soruları kendi kendime sorup cevaplarını hiçbir yerde bulamıyorum. Cevaplarını kendimin bile kestiremediğim soruları da ortaya saçmayı saçma buluyorum. Biri dışında...

Bir gazete giden CANları haritaya yerleştirmiş "Yurdun dört köşesi" diye manşet atmıştı. Kuzeyi, güneyi, doğusu ve batısı...

Nasıl bir Kürt hakkı, doğu coğrafyası savunucusu böyle bir şeyi yapabilir? 

Hangi hakkın savunucusu bir can karşılığında arar HAK'kı?

İyi, kötü bildiklerimizin ötesinde bir yer var! UYAN!

Uyan zira tek mahkeme burada değil!

Uyan bu gaflet uykusundan ey HALKIM!

Ey doğudaki Türkçe bilmeyen EZİLMİŞİM(!), uyan! Ezildiğin her ne kadar doğruysa bunların seni bir o kadar daha ezeceği gerçeğini gör ve silkelen.

Müslüman olması gerekmez. Bir Allah'a, ilahi adalete inanan biri nasıl cinayet işler!

Allah'a inanmayan nasıl senin hakkını savunur, UYAN!

Uyan! Uyan ki uyanık olmayan da bizden değildir!

Merhamet etme şansı varken merhamet etmeyen merhamet görmeyecektir.

Öldürmeme şansı varken öldüren de hiç bir zaman bizden değildir!

Her kimsen o CANlara kıyan, bil ki bu gece Allah senin de duanı duyacak ve hatta belki de seni de affedecek. Ama bir konuda yanılıyorsun; "şeref düşkünlerinin" de üzerindeki en büyük hak kul hakkıdır ve affı ve mağfireti en yüce  olan dahi bu hakları helal kılmamaktadır. O yüzden şunu bil ki; bu mübarek gecede sana helal kılınacak hakkım yoktur.

10 Temmuz 2011 Pazar

Bab-I Esrar - Ahmet Ümit

"Her gün bir yerden göçmek ne iyi
 Her gün bir yere konmak ne güzel
 Bulanmadan donmadan akmak ne hoş
 Dünle beraber gitti cancağızım
 Ne kadar söz varsa düne ait
 Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.
...

Benimsemedim. Çünkü ben basit bir yaşama inanırım. Dünya görüşüm de, ahlakım da son derece basittir. Ayrıcalık istemeden, iktidar olmadan, en doğru benim düşüncemdir demeden yaşamak*. Yeryüzünün annemiz olduğuna inanırım, toprağın, suyun, gökyüzünün bütün canlılara ait olduğunu düşünürüm. Tıpkı toprak gibi, su gibi, gökyüzü gibi bilginin de hepimize ait olduğuna inanırım. Birilerinin öğrendiklerini sır adı altında kendilerine saklamasını ayrıcalık sayarım, bunu kabul edemem. Birilerinin nefislerini terbiye adı altında, yaşamı küçümsemelerini kabul edemem.
...

5 Temmuz 2011 Salı

Zulmü Alkışlayamam

Zulmü alkışlayamam, zalimi asla sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem.
Biri ecdadıma saldırdımı,hatta boğarım!...
-Boğamazsın ki!
-Hiçolmazsa yanımdan kovarım.
Üçbuçuk soysuzun ardından zağarlık yapamam;
Hele hak namına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir, aşığım istiklale;
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lale!
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum
Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!
Kanayan bir yara gördümmü yanar ta ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim!
Adam aldırmada geç git, diyemem aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım!
Zalimin hasmıyım amma severim mazlumu...
İrticanın şu sizin lehçede ma'nası bu mu?

Mehmet Akif Ersoy

2 Temmuz 2011 Cumartesi

Belki üstümüzden bir kuş geçer

Uzunca zamandır okuyorum. Hem de oldukça fazla. Okuduklarından bende yer edenlerin sayısı çok fazla değil. Bir yazarın belki onlarca eserini okuyor ama içlerinden bir tanesine tav oluyorum. Yüzlerce sayfalık bir şiir kitabından bazen sadece bir tane şiir çıkıyor; acaba benim anladığımı mı yazmış şair dediğim. Ya da bir kitabın bir tek cümlesi beni mest etse yetiyor bana.

Uzunca zamandır müzik de dinliyorum. Çok farklı şeyler değil. Ama yinede arada yakaladığım bana özel şeyler de oluyor. Bir şarkının tek bir cümlesi ya da tüm albümdeki tek bir melodi beni alıp götürebiliyor çok uzaklara.

Dün aklıma gelmemişti adı Yüksek Sadakat'in "Belki üstümüzden bir kuş geçer" şarkısının. Grup çok başarılı mı? Bence değil. Ama öyle birkaç şarkısı var ki; eh be adam nasıl yazdın bunları dedirtiyor.

Gül renginde gün doğarken
Boğazdan gemiler usulca geçerken
Gel çıkalım bu şehirden
Ağaçlar,gökyüzü ve toprak uyurken


Dolaşalım kumsallarda
Çılgın kalabalık artık uzaklarda
Yorulursan yaslan bana
Sarılıp uyuyalım gün batımında

Belki üstümüzden bir kuş geçer
Kanadından bir tüy düşer
İner döne döne gökyüzünden
Hiç bir yüz güzel değil senin yüzünden
Haydi kalk gidelim bu şehirden
Gün doğarken ya da güneş batarken
Belki kuşlar geçer üstümüzden
Kanatlanır senin ellerinden...
Ellerinden...

"Hiç bir yüz güzel değil senin yüzünden" Eh be adam bu övgü mü serzeniş mi şimdi? Ben birçok şeyde kendimce okurum yazılanları. Hatta bazen küçük değisiklikler yaparım. Örneğin benim için Emre Aydın'ın şu mısraları; "Bin bıçak var sırtımda. Biriyle de adaşsın. Her biri hayran sana." şeklindedir benim belleğimde. Çünkü insan binlerce kişiden binlerce bıçak darbesi alır sırtına ve fakat sadece diğerlerinin hayran olacağı kadar sert ve haince saplanmış olana şiir ya da şarkı yazar. En azından bence... Burada da suçlama anlamını okuyorum her defasında "senin yüzünden" diye her dinlediğimde.

Uzunca bir zamandır yazıyor, çiziyorum kendimce. Bazı küçük kodlamalar yapıyorum. Belki de sayfalar dolusu daha yazacağım ömür devam ederse. Hepsinin güzel olması, herkes tarafından beğenilmesi gibi bir gayem yok zaten. Ama benden sonra en azından bir tane olsun "eser" denebilecek, "Abi acaba bunu mu demek istemiştir? Bu kadar da olur mu?" dedirtecek tek bir satırım ya da kod parçacığım olsa yeter gibi geliyor. Yok yok şimdi değil. İlla yüzüme değil! Ulu orta arkamdan da değil! Öylesine, sessizce içten söylenmiş bir şekilde. "Abi ben bunu okumuştum!" ya da "Şu ne işime yaramıştı!" dedirtecek cinsten.

Belki... Bir gün...

30 Haziran 2011 Perşembe

Şu günlerde kendimi yaramaz çocuklar gibi hissediyorum!

Barış Ağabey'i hatırlar mısın? Hani şu bizim Barış canım, Barış Manço. Ne kadar belli değil mi? O ve onun gibileri unuttuğumuz. Bir konudan şikayetçi olduğunda bile hicvetmeyi o kadar iyi becerirdi ki; ne ses tonunda ne de kelimelerinde kabalığın zerresi olmazdı. İşte bende bugünlerde Barış Ağabey'in Cacık şarkısında anlattığı gibi hissediyorum kendimi.

Bugünlerde elinden en sevdiği oyuncağı alınmış yaramaz çocuklar gibiyim. Etrafımı kırıp dökmek, naralar atmak, tepinmek istiyorum.Yoksa rahatlamayacak bu bünye. İçimdekileri kelimelere, cümlelere ve hatta kitaplara dökmek istiyorum. Ama yok! Yok bende o kabiliyet.

O kadar kızıyorum ki bugünlerde ülkemde, etrafımda, etrafımızda olanlar dururken burada yaptıklarımıza; sabrı öğrenmeye çalışırken taşma noktasına getirilmelerime. Kendimi anlatamamamı da ekledik mi üstüne tadından yenmiyor. Hep bir tahakküm, hep bir toz duman. Hep ters köşeler, hep aynayı başkasına çevirmeler. Bir de kendine tut şu aynayı ne olur! En rahat olması gereken dönemimizde en sancılı anlarımızı yaşıyoruz, yaşatılıyoruz.

Üç beş "çapulcu" yüzünden şu yaşadıklarımıza bakıp gerçekten hayıflanıyorum. Canım yanıyor, vaktimizi böyle şeylerle kaybettiğimiz için.

Sözüm meclisten dışarı dostlar. Bugünlerde "yemin etmeyenleri" ve destekleyicilerini "HIYAR" gibi görüyorum. Böyle gördüğüm içinde Barış Manço'dan özür diliyorum.

Artık sağır sultanın bile haberi olan ilişkiler ağı, tehlikenin farkında olunması gereken gelip-gidenler, yaraları kaşıyıp bir de üstüne tuz basanlar. Saymakla bitmeyecek hainlikler. Gözlerimiz kör, kulaklarımız sağır gibi. El yordamıyla yolumuzu bulmaya çalıştığımızda tuttuğumuz korları bile hissedemiyoruz artık. Sis bulutlarının içinde yürüyoruz. Yönümüzü bilemeden, hıyar gibi. Şimdi bizi bu sis bulutlarına doğrasalar cacık bile olmaz bizden! Biliyorum!

Aslında Barış Ağabey haklıydı: Bugünlerde kendimi hıyar gibi hissediyorum! Çünkü diğerlerinden cacık bile olmaz diye düşünüp düşünüp rakı şişesiyle cacık tası arasında gidip geliyorum. Cacıksız rakı mı içilir dostlar! Ondan da geçtim rakı dahi içmeden kafalar bu kadar mı güzel olur dostlar!

27 Haziran 2011 Pazartesi

Tevafuk

Bu kelimenin anlamını daha yeni yeni öğreniyorum. Bu akşam uyuya kaldığım bir vakitte, tam vaktinde biri yanlışlıkla beni aradı. (21:03) Tevafuk denen şey bu olsa gerek!

26 Haziran 2011 Pazar

Empati

Dostum,

Uzun zamandır yazamamıştım sana. Yine hayat monotonlaştı. Yine gereksiz bir ton dünya koşturmacası arasında zaman akıp gitti.

Bugün ve önceki gün öyle iki olay yaşadım ki sana da anlatmak istedim.

Önceki gün yeğenimi görmeğe gittim. Tam yeğenimi kucağıma alacaktım ki birden ağlamaya başladı. Sonra aldığımda susar deyip yine de aldım ve daha da iç çekerek ağlamaya başladı. Bir haftadır görmediğim için beni yabancılamış, bizimkiler öyle dedi. Ablamın kucağında ona bakıp gülüyor bana bakıp dudaklarını sarkıtıyordu. Bu içimde öyle yer etti anlatamam!

Bugün ise başka benzer bir olayı daha yaşadım. Empatinin beni götürdüğü yerde üşüdüm, karanlıkta kaldım. Sonra gelecek adına korktum. Gündüz düşlerim adına korktum. İkimiz adına korktum. O empati duygusundan kaçmak istedim.

Biliyorsun ben çok duygusal bir adam değilim. Ama gördüklerim ve yaşadıklarımın düşündürdükleri gerçekten üzücü ve korkutucuydu. Çocuklarını kaybetmiş ve yıllar sonra bulmuş anne babalar geldi aklıma...

Korktum!

Allah'ım sen kimseye böyle bir şey yaşatma.

24 Haziran 2011 Cuma

Canım Ülkem

20 Şubat 2010'da yine aynı başlıkla bir günlük tutmuşum. ve sonlara doğru demişim ki; "Bırakın bu ülkeyi de insanlar biraz soluk alsınlar." ve en sonunda eklemişim "Bu "halinden şaşmışların" hepsine aynı duayı salık veriyorum; Allah’ım bana kaldıramayacağım güç, mevki ve parayı yükleme…"

Şimdi yine aynı durumla karşı karşıyayız. Cumhuriyet ve demokrasi tarihimizin hatta bırakın bizi kıta Avrupa'sı ve Amerikanın bile uzun zamandır göremediği bir katılım (%87,17) ve temsil oranıyla (%95,46) bir meclis oluşmuşken hem de. Bazı millet vekili seçilenler meclise giremiyorlarmış. Hadi şu küçük grubu anlıyorum perşembe gelsin diye çarşambayı yaşıyorlar.Adamların amaçları belli, destekçileri, destekledikleri belli. Peki, ülkenin ana muhalefet partisine ne oldu da bu ortamı daha da derinleştirecek adımlar attı? Hatta onun küçük sürümü olan parti neden böyle bir şey yaptı?

Şimdi "küçük" grup "Ya hep ya hiç!" deyip meclise gitmeme kararı almış. Ana muhalefetin nasıl geldiği belli genel başkan yardımcısı da aynı yoldan yürüyor; "Meclise gitmeme kararı da tartışıldı ve masa üstünde." kabilinden açıklamalar savuruyor ortalığa.

Bekliyorum bugün yarın ana muhalefetin küçüğü de bu tartışmalara katılır; "Biz de gitmiyoruz. Biz de!.." derler diye. Ama çok beklersiniz demek istiyorum. Çünkü Devlet Bahçeli ona hazırlanan tüm tuzaklara rağmen o partinin başında. (Umarım onun da kaset ya da benzeri bir şeyi yoktur. Gerçi olsa ne olacak kendisi bekar zaten. Karı boşamak kolay yani.) Bir "sanığı" aday göstermiş olmasına rağmen.

Peki, hükumet ne yapıyor? Hiçbir şey! Neden mi? Çünkü krizin ortasında saplanmış kalmış durumda. Aşağı tükürse sakal yukarı tükürse bıyık. Müdahil olabileceği bir durum da yok zaten. Bir tarafta kararı veren YSK (Son karar merci ve kararları yargı yoluna kapalı) diğer tarafta özel yetkili mahkeme. Bunların işleyişlerine müdahil olamaz. Bu kararları alanları değiştireyim dese de fark etmez. Çünkü kanuna uygun hareket ediyorlar! (Yorum farklılığı meselesi çok su kaldırır.) Elinde kanunları değiştirmekten başka çare yok. (Bunu yaparsa da ben ve benim gibi bu "şeref" düşkünlerinden ülkeyi arındırması için oy verenleri karşısına alır.)

Seçimlerden önce de yine böyle bir mevzudan dolayı günlerce ülkeyi kaosun içinde tutmuşlardı. Şimdi yine bir tezgah işliyor. Yine bir kaos ortamı almış başını gidiyor. Bu ülke de %49,91 oy almış olmak bile iktidar olmaya yetmiyor. Muhalefette kalmak hoşuna gidenler de istedikleri türküyü tutturmuş geziyorlar ortada.

Ülkenin etrafında bunca olaylar olurken. On binlerce kilometre öteden birileri "özgürlük" adına coğrafyamıza bombalar yağdırırken. Bizim sahip olduğumuz bu özgürlük ve demokrasi ortamı 5 (yazıyla BEŞ)* 9 (yazıyla DOKUZ) kişi yüzünden kilitlenmiş durumda. Bu ortamı hazırlayanlara içimden saydırdıklarımı sözcüklere dökmüyorum. Allah ıslah etsin demem yeterli sanırım.

İki gündür televizyonu açmadım (Çok izlemek istediğim turnuvayı kaçırmak pahasına hem de.) Radyo istasyonlarının tamamını haber vermeyen kanallara ayarladım. Gazetelerdeyse sadece bir kaç köşe yazısını takip ediyorum. YETER ARTIK! YETER! Düşün bu milletin yakasından. Ya sevin ya terk edin!

Allah’ım bana(kimseye) kaldıramayacağım güç, mevki ve parayı yükleme…


*Düzeltme: 4 tane daha "küçük" gruptan aynı durumu paylaşan varmış.

20 Haziran 2011 Pazartesi

Başlangıç (Inception)

Başlangıç'ı dün bir kez daha seyrettim. İlk seyrettiğimde arkadaşlarla dürtmeler ve katmanlar konusunda bir tutarsızlık olduğunu konuşmuştuk.Sırf bunu bir kez daha anlamak için seyretmek istemiştim. Ama olmadı. Olmadı çünkü filme o kadar kaptırdım ki kendimi dürtmelerin ve katmanların sayısını boş verdim.

Filmde kimyager ararlarken geçen bir sahne var. Kimyager mahsen gibi bir yerde uyuyan ve kurgusal rüyalar gören bir grup insanı gösteriyor ve ardından şöyle bir diyalog geçiyor:

-Bunu neden yapıyorlar?
-Siz söyleyin Bay Cobb.
-Bir süre sonra ancak bu şekilde rüya görebiliyorsunuz.
  ...
-Her gün uyumak için buraya mı geliyorlar?
-Hayır.
-Uyanmak için geliyorlar. Rüyaları artık onların gerçekliği oldu. Tersini söyleyebilir misiniz?


Evet, bazı insanların rüyaları gerçeklikleri haline gelebiliyor. Peki, ya benim gibi -ya da yukarıdaki sahnede olanlar gibi- rüya göremeyenlerin gerçekliği nedir?

Sahi ne kadar özledim rüya görmeyi ya da gördüğüm rüyaları hatırlamayı!

19 Haziran 2011 Pazar

Çiçek'i de everdik

Ve evet, Han'ın yanına bir Hanım ekledik. Çiçek'imizi de evlendirdik dün.

Allah, sağlık ve mutluluk dolu bir hayat versin.

16 Haziran 2011 Perşembe

Ama öyle ama böyle!..

Yalanları olmayanın sırları vardır ve bunlar kişiyi olduğu kişi yapar.

12 Haziran 2011 Pazar

Son kararım

Son bir kaç aydır etrafımdaki hemen herkese Ak Parti’ye oy vermeyeceğimi söyleyip duruyordum. Nedenim mi? Partinin çok güçlenmiş olması ve bu seçimlerde %50’yi geçeceğini düşünmemdi. (Hala öyle düşünüyorum.) Elde ettikleri güç ile kontrolü kaybedeceklerini ve mazlumluktan/mağdurluktan mağrurluğa döneceklerini düşünüyordum.(Bu hala ihtimal dahilinde.)

Kendimi ve benim gibi olanları bir denge unsuru olarak görme yanılgısı vardır bende. Yapmak istemediğim bir şeyi sırf denge bozulmasın diye yapabilir ya da denge sağlansın diye yapmak istediğim bir şeyden vazgeçebilirim. İşte sırf bu yüzden AK Parti’ye oy vermemeyi düşünüyordum. Hatta oy vereceğim kişiyi de bulmuştum; Sırrı Süreyya Önder. Ancak kendisinin sanatçı ve aydın kişiliğine hala saygı duymakla birlikte onca olayda tek bir tepki göstermediği gibi arada akil adam rolü ile memleketimin baş belası olan probleme sunacağı bir çözümü olduğu algısını kaybettim. Umarım yine de kendisini mecliste görürüz. Benim onu ilk tanıdığım karakteri, mizahi uslübu ve zekasıyla ülkeme hizmet eder.

Uzunca bir süre siyasi tartışmalara girmemeyi düşünmüştüm. Ancak yine de serde denge unsuru olmak gibi bir bozukluk var. Ne zaman doğru yapıldığını düşündüğüm bir şeye yanlış dense dayanamıyorum. Yine böyle birkaç tartışmadan sonra fark ettim ki bu memlekette hala aka ak, karaya kara diyemeyenler var. Hala “Tehlikenin farkında olmayanlar var!”

Ayrıca daha da önemlisi sırf çoğunluk AK Parti’ye oy veriyor diye benim oy vermemem biraz saçma geldiği için birazdan sandık başına gidecek ve oyumu kullanacağım. Evet, benim de eleştirdiğim şeyleri var. Doğru yapmadıklarını düşündüğüm, daha güzel idare edilebileceğini düşündüğüm onlarca konu var. Ancak diğerlerinin yanında gerçekten masum kalıyorlar. Hemen herkesin bir kaseti ortada dolaşıyor. Bir genel başkan bir öncekini bir kasetle koltuğundan ediyor. Bir diğerinin neredeyse tüm kurmaylarının kaseti var. Kim çekmiş, kim internette servise koymuş, kim yapanları yakalamamış? İnanın benim umrumda bile değil! Çünkü benim kitabımda karısına/kocasına sadık olamayan bir adama/kadına memleket emanet edilemez. (Hayır, kaset siyaseti yapmıyorum.)

Neyse işin bir de siyasi vaatler kısmı var. AK Parti dışında diğerlerinin somut projeleri yok. Biri bir şey söylüyor; AK Parti hükumeti hali hazırda beş katını yapıyor. (Çiftçilere faizsiz bir yıllık kredi vaadi.) Bir diğeri Konya ile Ankara arasına hızlı tren yapmaktan bahsediyor! Bir diğeri “Hilal Kart” ile vatandaşa para dağıtmaktan bahsediyor. Gelin görün ki senelerdir AK Parti’yi milleti kömürle satın almakla suçluyorlardı.

Projeler demişken, Kanal İstanbul’a değinmeden de geçmemek lazım. Kanal İstanbul projesi beni çok fazla etkilemedi. Hayatıma ekstra birşey katacağına inanmadığım için. Ancak İktisat okumuş herkes Büyük Buhran’dan çıkış için önerilen şu yolu hatırlayacaktır; Hiç bir iş oluşturamıyorsanız. Bir grup işsize kumsallara şişeler attırın, diğer gruba ise bunları toplatın. Yollar, evler, kanallar, projeler, projeler... Bu konuya bir de bu yönden bakın. Neden inşaat diye soracak olursanız; cahilinden üniversite mezununa kadar istihdam sağlayabileceğiniz en iyi sektördür de ondan. Ayrıca diğer partiler için elde olmayan bir şey var. AK Parti yaptıklarım yapacaklarımın teminatıdır diyebiliyor. (Dikkat! Diğer partilerin tamamı bir şekilde ülke yönetiminde bulundu ve ne yaptıklarını gördük.)

Neyse aslında kısaca açıklanabilecek bir konuyu fazla uzattım. Birazdan evden çıkıp sandık başına gidiyorum ve oyumu AK Parti’ye veriyorum. Umarım memleketim için hayırlı olur.

9 Haziran 2011 Perşembe

Ne ararsın

Ağrın göğsünde değil başındaysa
Ne ararsın kapımda

Derdin gümüş ile altın gibi erimek değilse
Ne ararsın kabımda

Aklın önünde koşuyorsa kalbinden
Ne ararsın soluğumda

Mantığın öldürüyorsa duygularını
Ne ararsın benim köprümde

Git be hey dost aradıkların değil bende
Dertlerinin başlangıcıyım ben, çözümü değil aslında

3 Haziran 2011 Cuma

Ayak oyunları (Farklı bakış)

Bir süre önce ünlü bir iş adamının adı öyle olaylarla anılmaya başlandı ki birçok kişi buna şaşırmış numarası yaptı. Siyaseti dizayn ettiğinden tutunda, varlığında hala şüphe olan terör örgütünün en tepe ismi olduğuna kadar birçok söylenti çıktı. Ama bu söylentiler sabun köpüğü gibi bir anda yok olup gitti.

Sonra başka başka haberler yayınlandı. Aynı iş adamımız geçen gün bir siyasi partinin seçimlerden birinci çıkacağıyla ilgili bir öngörü de bulunmuş ve bu da bir köşe yazarı tarafından yazılıp, tartışma konusu haline getirilmişti. Başbakan'da yapılan bu "muz orta"ya öyle bir kafa çaktı ki; at kaçtı heybe düştü!

Ülkenin başbakanı bir anda iş adamlarını tehdit eden bir despota dönüştü. (Despot olduğunu düşünmesem de ortalara çok iyi vurduğu aşikar.) Sonra aynı iş adamımız "o bir öngörü değil, bir arkadaş sohbetindeki iddia konusuydu." türünde açıklamalarla kendini savunmaya geçti. Daha doğrusu kaldırdığı toz dumanın ardında sahneden çekilip tartışmayı izlemeye başladı.

Şimdi "Seçimlerden sonra var olmayan terör örgütüyle ilişkilendirilip içeri atılacak." deniyor! İyi de kimse görmese, hatırlamasa da en azından ben hatırlıyorum. Bu olaylar konuşulmadan çok önce ismi etrafında şaibeler dolaşmaya başlamamıştı. Hatta ailesinden birilerinin malum ABD belgelerinde büyükelçi ile neler konuştuğu da ortaya dökülmüştü.(O belgelerin nasıl yayıldığı umrumda bile değil!) O yüzden kimse şimdi sütten çıkmış ak kaşığa kara çalıyorlar demesin.

Evet, son tahlilde ben de böyle bir terör örgütünün varlığına inanmıyorum. Ancak böyle bir zihniyet yapısı olduğu çok açık.

Evet, ben de eyleme geçmemiş en kötü düşüncenin dillendirilse dahi suç sayılamayacağına inanıyorum.

Ancak ülkem üzerinde yıllardır sürdürülen ayak oyunlarından da sıkılmış durumdayım. Birileri gidip kendi askerlerini öldürmese bile öldürülmesine göz yumuyor, birileri çarşıya pazara atılan kendi envanterinde olması gereken bombalardan rahatsızlık duymuyor ve hatta aynı birileri bir ülkenin başbakanını çekmecesinden çıktığı iddia edilen külotları sorarak idam ediyorsa bu zihniyetin yıkılmasını, hapsedilmesini, hizaya getirilmesini istemekten daha doğal bir şey göremiyorum.

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Öğrencilik mesleği

Bu hafta sonu itibariyle o kadar yorulduğumu hissettim ki önümüzdeki sene mola verebilir hatta öğrencilik mesleğimden emekliliğimi bile isteyebilirim.

Sınavlarda ders sayısına göre değişmekle birlikte 40 - 50 dakika civarında vakit harcayan ve genelde sınav salonundan ilk çıkmaya alışmış olan ben ancak sınıfın yarısı çıktıktan sonra soruları bitirebiliyor ve sınavdan çıkabiliyorsam bir sorun var demektir. Galiba yaşlanıyorum artık!

Bilmem kaçıncı kez aldığım, her seferinde de aynı hataya düştüğüm şu ders yine ter köşe yaptı ya en çok ona sinir oldum!

15 Mayıs 2011 Pazar

İnternetime dokunma eylemleri!

Aşağıda ilginç bir yazı okuyacaksınız! İlginç olacak çünkü özgürlük isteyenlere karşı çıkan bir yazı olacak bu. Ben özgürlük istemediğim için değil. Ama şu ortamda yeri ve zamanı olmadıgını düşündüğüm için! Neden zamanı değil kısmını önceki yazılara göz atarak anlayabilirsin.

Bu coğrafya ama öyle ama böyle yeniden yapılandırılıyor. Sınırlar yeniden çizilmese bile istenilmeyen yöneticiler "sivil" devrimlerle yerlerini başkalarına bırakıyorlar! Halkların başına demokrasiden yapılma metal "özgürlükler" yağıyor. Devrimler için internette birleşti daha fazla özgürlük isteyenler ilk önce. Sonra meydanlarda buluşmaya başladılar. Önceleri hepsi silahsızdı. Ne polis ne de asker müdahale ediyordu. Sonra aralarında yöneticilerin böyle gönderilemeyeceğini savunanlar çıktı. Önceleri bunlar da sivil önerilerde bulunuyorlardı. Ama topluluklar "aptaldır" ve hafızaları da yoktur. Aralarından bazıları devleti temsil ettiğini düşündükleri görevlilere karşı sözlü tacizde bulunduklarında kimse bunun ucunun nereye varacağını kestiremedi. Sonra bu tacizler fiziksel eylemlere ve en sonunda da silahlı mücadeleye dönüştü.(Siyaset bilimi çalışıyorum son zamanlarda. Orada siyasi otorite olarak devletin silah ve zor kullanma gücünü tekel olarak elinde bulundurduğu anlatılıyor. Bu açıdan onaylamasam da devletin kullandığı şiddete burada değinmiyorum. Öyle ki etki tepkiyi doğurur.) Sonra devletler "insan hakları" ihlalleri yapmaya başladılar. Her ülkede bu böyle oldu. Sonra en uç olarak Libya'da örneğini gördüğümüz "şerefsiz" müdahaleleri geldi. Halka özgürlük vaad eden bu devrimlerin sonucunda en basitinden tek bir masum bile öldüyse bunun vebali bu ortamı hazırlayanların da üstündedir. Ve izin verin size bir masumu örnek vereyim; "şerefsiz" uçaklarının bombardımanında Kaddafi'nin torunu da öldü. Bir çocuk, tek bir masum!..

Yukarıdakilerin bizim internet sansürü protestosu ile ne alakası var değil mi? Yok aslında! Ben sadece oradaki devrimlerin nasıl başladığı ve bittiğini anlatmak istedim. Buradan bizim şimdiki yöneticilerimizle oradaki diktatörleri bir tuttuğum gibi bir yorum çıkartacak onlarca kişi olacağını bildiğim için de yazıyorum bunları.

Pireyi deve yapıyorlar demeyeceğim. Özgürlük alanlarına saldırı yapıldığını düşünen herkes tepki vermekte özgürdür. Yeter ki eyleminin sonuclarını iyi ölçüp tartsınlar. Ama bunun ilk yolu insanları sokağa dökmek değildir. Ağzından salyalar damlayarak iç karışıklıklar bekleyenlerin önüne kemik atacak sekilde yapılmamalı.

Musevilerin Hitler dönemini anlatmak için sürekli kullandıkları bir örneği verecekler de vardır:

Önce Yahudileri götürdüler, sesimi çıkarmadım, "Ben Yahudi değildim." Arkasından aydınları götürdüler, sesimi çıkarmadım, "Aydın değildim." Sonra muhalefeti götürdüler, sesimi çıkarmadım, "Muhalefet değildim." Peşinden Çingeneleri götürdüler, sesimi çıkarmadım, "Çingene de değildim." Peş peşe demokratları, sosyalistleri, liberalleri götürdüler, sesimi çıkarmadım, çünkü "hiçbiri değildim." En sonunda beni götürmeye geldiklerinde etrafıma bakındım, gördüm ki, "Ses çıkaracak kimse kalmamıştı."

Hiç yorulma! Beni götürmeye geldiklerinde itiraz edecek hiçbir şeyim kalmayacak değil mi? Bunlardan bahsedenler neredeler sahi? Dünya hangi politikalarla yönetiliyor?

Cumhuriyet mitinglerini hatırlayalım. Eylemlerimizin sonuçlarının kimlere hizmet edeceğini düşünmeden hareket etmeyelim. Tek dileğim bu...

14 Mayıs 2011 Cumartesi

Can Bonomo - Şaşkın

Dün Arka Koltuk'da dinledim ilk kez. Cımbızlayarak seçtiğim bir kaç cümle o kadar hoşuma gitti ki burada da olsun istedim.

7 Mayıs 2011 Cumartesi

Sabır

Öğrenmeye çalışıyorum yeni olmayan ama yenilikler taşıyan bu kavramı. Kafamda dönüp dolaşan düşünceler bir şekle bürünemiyor. Sonra birden biri geçip karşıma açıklamaya başlıyor.

Düşünüyorum! Kötülüğe, kötülere, bela ve musibetlere ya da aklınıza gelebilecek her türlü sarsıcı olaya karşı sabır telkin edildi benliğime. Bundan sonra da edilecek. Biliyorum. Hatta ben de kendi kendime aynı telkinlerde bulunacağım. Ama bunları zaten biliyorum. Sabrın bu şeklini birçok kişi de zaten biliyor. O halde benim şekillenmemiş düşüncelerimin aslı ne? Mutluluk ve güzellikler karşısında sabır göstermek de değil! Onu da biliyorum. Uygulayamasam dahi çok uzun zaman önce bu da öğretildi.

Yeni öğrenmeye çalıştığım ve düşüncelerimde şekillendirmeye çalıştığım şey; haklılığında ve doğruluğunda sabır göstermek. Düşüncelerimde olgunluğa erişmek. Bildiğinde dahi hatta bildiğinde daha da çok susmak. Bildiğine sabretmek yani.

Ben "oldum" saflığı hoş gelir insana. O yüzden ben "oldum" yerine "aştım" tabirini kullanıyorum. Ama bu kendini ya da etrafındakileri aşmak değil. Bir sınır ya da seviye de anlatmıyor bu tabir benim için.

Basit kelimelerin ne altı ne üstü çizilemiyor. Anlatmakta da acizlik var.

27 Nisan 2011 Çarşamba

Duvar (Jean-Paul Sartre)

"Bir suç, onu işleyenin yaşamını ikiye böler. İnsanın geri dönmeyi istediği zamanlar vardır mutlaka, ama orada, sizin ardınızda, yolunuzu keser bu parıldayan maden."

"Ben var değilim. Gözlerini kapatıyor, kendini salıveriyordu: Varlık bir yanılsamadır, madem ki varolmadığımı biliyorum, kulaklarımı tıkamaktan, hiçbir şey düşünmemekten başka yapacak bir şeyim yok ve ben hiçleşmeliyim."

"Onur ve mutluluk, uyumlu, ne hoş."

"Sıradan insanlar benim onlardan olduğumu sanıyorlar. Ama ben onların arasında bir saat bile yaşayamam."

24 Nisan 2011 Pazar

Asal sayi

Dostum,

Ben tam bir asal sayı gibiyim. Gerçi tam olmayan bir asal sayı ne demek onu da bilmiyorum ya neyse! Beni bölebilen bir kendim varım bir de bir. Hem biliyor musun; asal sayılar kümesinin elemanlarının bu iki özellik dışında pekte ortak yanları yok. 

Bilmiyorum. Bunu anlatmak biraz zor. Ama şu anlatılmaz ve de paylaşılmaz yalnızlığımın en önemli sebebi bu. Ben bir yönden bakıldığında bir kümeye, diğer yönden bakıldığında bir başka kümeye ait gibi gözüküyorum. Ancak ait olduğum asal sayılar kümesinin ortak özellikleri dahi beni bir kümenin elemanı olmaktan alıkoyuyor. Bir eleman olmaktan çok bir alt küme olup çıkıveriyorum. Hani kullanılır ya; "nev'i şahsına münhasır" tam ben oluyorum işte o. Kümeyi genişletemiyorum bir türlü. Tüm kesişim, birleşim, kapsam ve kapsar işlemlerinin sonucu boş küme oluyor. (Buradan, tanıma göre boş küme olduğum sonucunu da çıkartabilirsin. Ancak bunu yapmayacağını umudediyorum.)

Pay/payda olayında asal sayılar için ortak bir çarpan bulmak da öyle pek kolay değil! Gerçi bu konuda en azından bir ihtimalden söz etmek mümkün. Asal sayılar kümesinin iki elemanın birbiriyle çarpımı bir ortak küme oluşturabiliyor. Ancak sanırım ben henüz o asal sayıyı bulamadım. Tabi malum asal sayıların ortak paydada buluşabilmesi için paydanın değerinin oldukça artması gerekiyor. Bu da ifadede işlem yapma zorluklarını ve hata payını oldukça arttırıyor.

Gecenin bu saatinde yine neden bahsediyorum inan benim de haberim yok. Aslında var da, yine asal sayı rolümü oynuyorum. Uykusu kaçan derviş gibi düşüncelerimi bir temele oturtmaya çalışıyor, eğiyor, büküyorum. Ancak hala "Aslında bir kaşık yok!" seviyesine ulaşamıyorum.

Benim sorularım yok seslendirilmiş. Ancak cevaplarımla karşımdakini tanıdığım sorular var. Kimin ne olduğunu anlamaya çalıştığım. Hepsi bu...

23 Nisan 2011 Cumartesi

Ne sizi siz yapar?

Birileri sürekli sizi tanımak için çabalıyorsa yalanlarınızın sayısı doğrularınızdan fazladır ve aldanmayın, sizi siz yapan şey doğrularınız değil, yalanlarınızdır!

17 Nisan 2011 Pazar

Su damlasi

Her şeyden önce bir su damlasıydım ben
Kora düştüm, kayboldum sandılar
Oysa bir damla yandım, göğe çıktım ben
Bulut oldum, düştüm sandılar gökyüzünden
Toprağa kavuştum, öz oldum, çiçek oldum ben
Koparttılar beni kururum sandılar
Oysa bir sevgilinin elinde aşka can oldum ben
Kurudum bir kitabın arasında, unutuldum sandılar
Eski bir hatıraya hayat oldum ben
Hatıralara bakan gözlerde bir damla oldum sonra
Kora düştüm, yeniden kayboldum sandılar
Oysa her şeyden önce bir su damlasıydım ben

Geceye ve güne dair

Otur uzun uzun yaz bugüne dair. Ne anlatabilirsin ki... Anlatsan da ne hissettirebilirsin ki...

Geceye, yıldızlara, doğacak güneşe, bulutların arasında kaybolmuş aya dair yaz. Bugün yağmayan yağmura, yardımın onuruna ve kutsallığına dair yaz.

Yorgunluktan, araya serpiştirilmiş kaçamaklarla dinlenmekten bahset. Çok okuduğundan az yazdığından bahset.

Bugün, bu gece, dost isimlerin kilitlerin içindeki tıkırtısından, belki hiç gidilmeyecek hoş davetlerin gelecekteki öğretisinden bahset insanlara.

Ama uzun uzun yazma olur mu?

Mutluluklar abim, mutluluklar. Benim bencil benliğime dokunduğun için dahi olsa mutluluklar.

14 Nisan 2011 Perşembe

Tarla Kuşuydu Juliet

Uzunca bir aradan sonra yine tiyatro sahnelerindeydim dün akşam. 

Üçüncü sefer şansımı denediğim Tarla Kuşuydu Juliet oyununu seyretmek için Harbiye Muhsin Ertuğrul Sahnesi'ne gittim. Ama ne gidiş? Saat 20:30'da başlayacak oyun için Saat 20:05'te yola çıktık. Tabii ki geç kaldık. Önce park yeri bulamadık. Sonra da geçtiğimiz sene açılan kompleksin otoparkının devreye alındığını öğrendik. (Internette aramış ama bir haber bulamamıştım.) Biraz ümitsizce şansımızı deneyelim dedik ve... 

Otoparktan asansörle yukarı çıktığımızda oyun başlamıştı. Daha önce def'aten tiyatro kapısından çevrilmiş olan ben "Bu da mı gol değil?" diyerek yürürken. Yetkililerden biri "Oyuna mı geldiniz? diye sordu ve bizi direk içeri aldı. Elde bilet yok, bir şey yok. "Siz ilk perdeyi arkalardan izleyin, arada biletinizi alır ve yerinize geçersiniz." dediler. (Umarım bu işin "cılkı" çıkmaz. Perde açıldıktan sonra içeriye izleyici almamak iyi bir şey. Tüm kaçırdığım oyunlara rağmen bunu söylüyorum. Bu arada yanımda Betül olmasaydı yine de alırlar mıydı? Sanmıyorum...)

Neyse! İki perdelik oyunun gülmediğim esprisi yok gibiydi. Engin Alkan'ın yönettiği ve oynadığı herhangi bir oyundan şimdiye kadar hiç pişman ayrılmadım zaten. Tüm karakterler hakkını verdiler oyunun. Kesinlikle söyleyebilirim ki; Tarla Kuşuydu Juliet şimdiye kadar seyrettiğim en iyi komedi oyunlarından biriydi. Şiddetle tavsiye olunur.

Not: Muhsin Ertuğrul Sahnesi ve Cemal Reşit Rey Kompleksinin ortak otoparkı açılmış (800 araçlık) ve asansörle iki dakika da istediğiniz bölüme ulaşmak mümkün.

9 Nisan 2011 Cumartesi

Yokluk

Varlıkta öğrenildiğinde kişiye ve başkalarına faydası olacak şey!

8 Nisan 2011 Cuma

Rüya !

İki gündür dönüp duruyorum yatağımda. Ne uyku ne de dinlenebilmek mümkün. Gecenin bir vakti uyanıp oturuyorum öylece. Aşırı yorgun, yoğun ya da stresli olduğum dönemlerde böyle olurum genelde. Bu gece de aynıydı. Yine sağa sola dönüşler arasında küçük "sızma" dinlenceleri yaşadım.

Bu "sızma" bölümlerinden birinde de çok ilginç gelen bir rüya gördüm. Çok fazla televizyon seyretmekten olacak, rüyamda iki kişi çöl gibi bir yerde bulundukları yeri kazıyorlardı. Ben gidip "Burada ne arıyorsunuz?" diye sorduğumda, "Petrol." cevabını alıyor ve "Bu zamanda çölde petrolü kim ne yapsın? Bakın şurayı kazında su çıksın." diyordum. Gidip sonra ellerimle kazıp suyu buluyordum. Ne zaman ben çekilsem ve diğer iki kişi yeniden kazmaya başlasa su kayboluyor ve ben yeniden ellerimle kazmaya başlayıncaya kadar çıkmıyordu. Bu bir kaç kez böyle tekrar etti. Sonra bir "sızma" harekatı daha başarısız oldu ve uyandım.

Hep söylediğim gibi çok uzun zamandır rüya görmediğim ya da görsem bile bu kadar detaylı hatırlamadığım için bana ilginç geldi. Aşırı uykusuzluk bana iyi gelmiyor sanırım.

31 Mart 2011 Perşembe

Eğri beden

Biri de dik görse şu bedenimi
Baksa ve anlasa
Baksa ve görse eğri bedenin arkasını

Biri de anlasa neden bu hayat böyle diye
Baksa ve kadeh kaldırsa
İçinde biraz su olsa

Biri de anlasa şu çektiklerini
Baksa ve uzaklaşsa
O eğri bedenin altındaki dik duruşa baksa

Baksa ve kadeh kaldırsa
Kadehin içinde benden bir parça olsa

21 Mart 2011 Pazartesi

Vatan haini

Çok uzun yazmaya gerek yok! Libya'nın bombalandığı şu dakikalarda yöneticisi; gaddar, acımasız ve hatta şerefsiz bile olsa kendi ülkesini karıştıran kişi vatan hainidir.

Ne kadar?

Ben ancak senin kadar benim ve fakat sen de ancak benim kadar sensin!

20 Mart 2011 Pazar

Libya, "medeniyet" ve canım Ülkem

Çadırıyla gezen bir bedeviyi savunacak değilim. Halkına veya başka milletlere eziyet eden bir yöneticiyi de savunacak değilim. Ve fakat bu, bir ülkeye askeri operasyonu onaylayacağım anlamı da taşımaz. Dostum, bugün "medeniyet" denilen tek dişli canavar bir kez daha harekete geçti. Savaş uçaklarıyla bir ülkenin geleceğini bombalıyorlar.

Halkın yarısı, diğer yarısına saldırıyor ve "devlet" de ama öyle ama böyle bu saldırıları durdurmaya çalışıyorsa bunu çözmenin yolu kendine yakın gördüğünün önünü açmak, silahlı operasyon yapmak ve kendine yakın gördüğüne silah sağlamak değildir. Başkentinde çadır kurdurduğun "bedeviyi" artık işine gelmediği için halk ve insanlık düşmanı ilan edemezsin.

Daha BM'den onay çıkmadan uçaklarını havalandıran canilerle birlikte olmak ve yaptıklarını onaylamak "merhamet" olarak nitelenemez. Oradakilerin ağzından düşürmediği Allah da bunun hesabını soracaktır. Başındaki "bedevinin" yaptığı salaklık ve sana vurulmasına yardım eden uygulamalarına rağmen seni bombalayan tek dişliler de senin eserin.

Daha önemli bir konu da var. Bir planın yok be müslüman gözüken cahil. Mısır ve diğerlerinden farklı olarak Libya'da Kaddafi rejiminden sonraki aşamada ne olacağına dair belirgin bir oluşum yok. Bir devlet düzeni yok. Ayrıca halkın büyük bir bölümü de değişimden yana değil. (Bu azınlık bile olsa göz ardı edilebilir mi?) Böyle bir askeri müdahale Libya'yı Irak'tan farksız bir hale getirecek. Sizce hergün Irak'ta kaç sivil can kaybı yaşanıyordur? Bir durun ve düşünün.

Bir diğer yönüyle haksız olduğu iddia edilen Kaddafi şimdi silahlarını yabancı askerler ve onların yerel destekçilerine çevirdiğinde yine haksız mı olacak? Ülkesini savunan kim olacak bu durumda?

Benim ülkemde böyle bir şeye destek veren ilk beni karşısında bulur. Bu babam dahi olsa...

Ne diyor Mehmet Akif;

İSTİKLAL MARŞI

Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.

Çatma, kurban olayım, çehreni ey nazlı hilal!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet, bu celal?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helal...
Hakkıdır, hakk'a tapan, milletimin istiklal!

Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner, aşarım.
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.

Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar,
'Medeniyet!' dediğin tek dişi kalmış canavar?

Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma, sakın.
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana va'dettiği günler hakk'ın...
Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın.

Bastığın yerleri 'toprak!' diyerek geçme, tanı:
Düşün altında binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır, atanı:
Verme, dünyaları alsan da, bu cennet vatanı.

Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şuheda fışkıracak toprağı sıksan, şuheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.

Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli:
Değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar-ki şahadetleri dinin temeli,
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.

O zaman vecd ile bin secde eder -varsa- taşım,
Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerred gibi yerden na'şım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.

Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilal!
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helal.
Ebediyen sana yok, ırkıma yok izmihlal:
Hakkıdır, hür yaşamış, bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, hakk'a tapan, milletimin istiklal!

18 Mart 2011 Cuma

18 Mart 2011 Cuma Hutbesi'nin Japonya ile ilgili bölümü

Muhterem Müslümanlar!

Bildiğiniz gibi geçen hafta, öteden beri sıcak ve dostane ilişkiler içerisinde bulunduğumuz Japonya’da büyük bir tabii felaket yaşandı. Bu felaketin etkileri maalesef halen devam etmektedir. Alınan bütün tedbirlere rağmen yüzlerce insan hayatını kaybetti, binlerce insan ise yaralandı. İnsanlar, nice mağduriyet ve mahrumiyetler yaşadı. İnsanlık ailesi adına hakikaten acı, üzücü, düşündürücü, ibret ve ders verici nice tablolara hep birlikte tanık olduk. Tabii afetler karşısında insanın ne derece çaresiz kaldığına tüm dünya şahit oldu. Şüphesiz Yüce Kitabımıza göre insanoğlu dünya hayatında, sıkıntı, bela, musibet ve felaketlere maruz kalabilir. Bu olaylar hangi coğrafyada vuku bulursa bulsun ders çıkarıp tedbir almak, hem dini hem de insanî bir görevdir. Diğer taraftan felaketlerin açtığı yaraların tamiri de ancak insanlığın el birliği ile mümkündür. Bu itibarla hangi dine, hangi etnik kökene, hangi coğrafyaya ait olursa olsun tüm insanlığı ortak bir aile gibi gören Yüce Dinimizin öğretileri gereği Japon halkının acısını acımız, felaketini felaketimiz, sönen binlerce hayatı insanlık ailesinin kaybı olarak telakki ediyoruz. Geride kalan sahipsizler, öksüzler insanlık ailesinin yetim ve öksüzüdür. Bu vesileyle Japon halkına Millet olarak gönülden başsağlığı diliyor, Mevla’mızın tüm insanlığı bu tür felaketlerden korumasını niyaz ediyoruz.

15 Mart 2011 Salı

Trombosit nasil alinir?

Şu garip hayatımda bir şeyi daha öğrendim bugün. Bir yakınımın acil trombosite ihtiyacı oldu. Hani şu kandaki pıhtılaşmayı sağlayan şey. Hafta sonu ben teklif etmiştim ancak kan grubum uymadı. Sonra her şeyime koşturan abimi aradım. Olur dedi bir çırpıda. Ama aciliyet durumu ortadan kalktı.

Bugun yeniden ihtiyaç doğdu ve atladık gittik hastaneye. Önce kan tahlilleri, kan sayımı daha doğrusu kandaki trombosit sayımı falan yapıldı. Testler için bir saat kadar bekledikten sonra uygun olduğuna karar verildi (biraz da donör olacak abimin ısrarıyla) ve işlem için ortaya öyle bir set çıktı ki benim gözüm korktu. Bir sürü iğne, tüp ve cihaz. Bir koldan alınan kanın diğer bir koldan verilmeden önce bir cihazdan geçirilip içinden trombosit ve plazma çekilmesi ile işlem gerçekleşiyor. Normalde yarım saat gibi bir süre alan işlem için abimin kan değerleri iyi olduğu ve iki üniteyi bir seferde aldıkları için bir buçuk saat gibi bir süre makineye bağlı kaldı.

Allah Sinan Abi'den razı olsun. Bir dar günümde daha yanımdaydı. Bu dar gunünde birine daha yardımcı oldu. Allah'ta onun yardımcısı olsun.

12 Mart 2011 Cumartesi

Yıkım

Ah, ne kadar rahat izliyorum! Kurulmuşum koltuğuma hayret nidaları ve Allah'ım sen koru yakarışları içinde... Ama rahat! Binlerce cana rağmen hemde! Binlercesi de tehlike altında olmasına rağmen...

Dün başka bir şey ararken karşıma çıkan bir videoda gördüğüm bir cümle var; "...kelime-i tevhidin ilk kısmı yeterlidir, merhamet göstermek için." Yani merhamet için "Allah'tan başka ilah yoktur." demesi yeterlidir birinin demeye getiriyor. Videoyu hazırlayanlar kızmışlar buna, köpürmüşler. Dinsizlik ve din düşmanlığıyla falan suçlamışlar söyleyen -yazan- kişiyi. "Peygambere inanmayana merhamet ne demek!" demeye getirmişler. Oysa çok önemli bir şey gözden kaçıyor. Müslüman, Hristiyan ya da Yahudi ve hatta ateist olmanın birinci koşulu insan olmak. "Bana" göre de insan olmanın en önde gelen koşullarından biride merhametli olmak.

Merhamet! Kime karşı ve nasıl? TDK merhamet kelimesi için diyor ki; Bir kimsenin veya bir başka canlının karşılaştığı kötü durumdan dolayı duyulan üzüntü, acıma. Yani bir başka deyişle "Yaratılanı Yaratan'dan ötürü sevme".

O halde imanlı olabilmenin ön koşulu insan olmak. İnsan olmanın ön koşullarından biride merhametli olmak ise bırakın kelime-i tevhidin ilk kısmını kabul edeni bunu söyleyemeyecek/söylemeyecek olana bile merhamet duymadığımız sürece bir imandan bahsetmek pek mümkün değil. (Bunların hepsi "bence")

Japonya ve oradaki canlı ve nefes alan her şey merhamet edilecek durumda şu an. Çünkü olabileceğin en kötülerinden biriyle karşılaştılar. 17 Ağustosta deprem bölgesini yakından gören ben dahi rahat koltuğumda izliyorum. Televizyon ve gazeteler hep "biz" açısından bakıyorlar. Bizim fay hatlarımız etkilenir mi? Biz de olsa ne kadar insan ölür? Biz... biz... ben...

Allah'ım, merhametlilerin en merhametlisi olarak, merhamete ihtiyaç duyanlara merhamet edenlerden kıl beni de, merhamet edilecek kimsenin olmadığı bir dünya da... 

Fiziki yıkımları görüp de kalbi de yıkılanlardan olmaktan ancak Sana sığınırım. Kelimelere dökmediğim duamı da duyarsın biliyorum.

5 Mart 2011 Cumartesi

Asi Melekler (Angelology) - Danielle Trussoni


"Beautiful music plays, but not everyone with ears can hear it." Bir yerlerinde bu cümle geçen bir kitap bitirdim biraz önce. Altı çizilemeyen cümleler içeren kitaplar biraz sıkıcı gelmeye başladı bana. Hele bir de kitap dört yüz sayfanın üzerindeyse...

Neyse meleklerin asilerine ilginç bir bakış açısı var kitabın. Başlangıcı çok iyi, akıcı. Boş vakit doldurmak için iyi, bir şeylere vakit bulmaya çalışıyorsan kötü bir kitap. Kitap bir anda, sanki serinin yeni kitaplarına açık kapı bırakmak için dengesizleşip, pat diye bitiyor. Devamının geleceği çok belli. (Bu her şeyin dizi mantığında yayınlanması modası sıkmaya başladı.)

Not: Kitaplara biraz mola bir süreliğine. Vakit sosyoloji ders vakti...

2 Mart 2011 Çarşamba

Hûd Sûresi 113. Ayet

Zulmedenlere meyletmeyin. Yoksa size de ateş dokunur. Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra size yardım da edilmez.

22 Şubat 2011 Salı

Tercih

Hangisi daha iyi?

Birini tanımaya çalışarak sevmek mi?

Birini sevdiğiniz için tanımaya çalışmak mı?

Birini olduğu kişi olduğu için sevmek mi?

Birini gelecekte olabileceği kişi için sevmek mi?

Ya da...

Birini, sizi dönüştüreceği kişi için sevmek mi?

Birini, sizinle olacağı kişi olduğu için sevmek mi?

Ya da...

Birinin yukarıdakilerden birini seçip sizi sevmesi mi?

Hangisi daha kötü?

18 Şubat 2011 Cuma

Yalnızlık

Anlaşılmadığızı düşündüğünüz için susmayı tercih etmeye başladıysanız yalnızlığın ne olduğunu öğrenmeye başlamışsınız demektir.

14 Şubat 2011 Pazartesi

Tanımak

Hayatında tanıştığı binlerce kişi içerisinden bir kaç kişiyi dahi gerçekten tanımış olsa, insan kendini şanslı saymalıdır!

11 Şubat 2011 Cuma

Savaş

Tüm zırhımı donanmış çıkmıştım yola
Belimde silahların dünden unutulmuş itikadı
Yalan olmuş solgun yüzlerin kara tahtı

Bakınıp durdum, ah yaşamın o iki yüzü
İki seçenek önünde; yaşamak ve ölmek
Bembeyaz bir savaş elbisesi içinde

10 Şubat 2011 Perşembe

Bir hayalim var!

Dostum, benim bir hayalim var! Hayalleri yerine daha çok gerçekçi beklentileri olan benim de bir hayalim var. Düşünebiliyor musun?

Daha doğrusu iki hayalim var. Biri diğerinin önünde engel olan iki hayal. Bir tercih yapılması gereken hayaller. Dostum, ne saçma değil mi? Aynı anda birden fazla hayalim olamayacakmış gibi yaşıyor olmam.

Aslında ben de böyle öğretilmedim. Hayal kırıklıklarından sonra olmuş bir şey de değil bu. Tıpkı gece rüyalarımın beni terk etmesi gibi terk etti hayallerim de beni. Neden sonra, ne zaman? Hiç bilmiyorum. Ama bir süre önce yeniden belirdiler.

Dostum, bu iki hayalden birini bazı kişiler biliyor. Öyle bir oda var ki hayalimde; üç duvarı rafları okuduğum ve okumak istediğim kitaplarla dolu olan kitaplıklarla döşeli, ortasında bir ateş ocağı -şömine denen burjuva olayından bahsetmiyorum, icabında üzerinde tahta şişlere geçirilmiş et ya da mısır közleyebileceğim bir ocaktan bahsediyorum-, bir berjer koltuk ve önünde de bir puf olacak tabii -evet, burjuva işi olanlardan bahsediyorum-, ve bir cephesi boydan boya cam olup bir teras ya da verandaya açılan bir kapı. O cam, orman olmasa bile küçük bir koruya bakıyor olmalı hemen önünden bir dere akan. İşte bu oda, kitaplarım ve manzara, benim hayalim.

Peki ya diğeri. İşte o diğeri, dostum ancak sana anlatacağım bir şey! Tabii yalnız sen sorarsan! Gerçekleşmesi yukarıdaki hayalimin gerçekleşmemesi demek aynı zamanda.

Dostum, benim bir hayalim var. Sahi, ne olduğunu merak edip soracak mısın?

7 Şubat 2011 Pazartesi

Nisa suresi 75. ayet

"Size ne oluyor da, Allah yolunda ve, "Ey Rabbimiz! Bizleri halkı zalim olan şu memleketten çıkar, katından bize bir dost ver, bize katından bir yardımcı ver" diye yalvarıp duran zayıf ve zavallı erkekler, kadınlar ve çocukların uğrunda savaşa çıkmıyorsunuz?"

6 Şubat 2011 Pazar

Nereden baksan tutarsızlık!

Dostum, şu benim için değişmez bir olgudur; Ölümün ardından konuşmam, konuşanı da sevmem.

Örnek bir olay oldu geçtiğimiz gün. Hemen her zaman yaptıkları gibi bazıları yine son günlerde yılların yaşlanmışlığına vurarak medeniyet yanılsamasını insanlara yutturmaya çalışıyorlar. Bazıları geçmişten dem vurarak bir tek kişinin* yaptığının yanlışlığından dem vuruyorlar. Hatta bunu çoğunluk yapıyor. Ama bizim geçmişimiz bu kadar sığ değil ki...

Ben yine ölenin arkasından konuşmayacağım. Ancak arkasından konuşanların arkasından konuşacağım. Buraya pek uymasa da bir söz var ya "Kraldan daha çok kralcı olmak". Arkadan konuşanlar ölene bir çift kanat ve başına da bir hare eklediler. Sonra biri de çıktı dedi ki; "Bu ne mahalle baskısıdır!" ve vurun abalıya olayı başladı yeniden.

Dostum, bizim bu dönemde övgümüzün de sövgümüzün de haddi yok. Yapmaya çalışırken yıkıyoruz hep birlikte. Oysa bıraksak öleni ve gitse... Sadece gitse, gitse ve artık kendi hesabıyla kendi başına kalsa... Geride kalanlar unutur. Dün gibi, gün gibi hem de...

Dostum, Allah arkamızdan iyi konuşulanlardan eylesin...

*Sabah gazetesinde Hıncal Uluç bir eleştiri yazısı yazdı. Ben neden yazdığını bilmiyorum. Ama eğer abartılı övgü ve yüceltmelere karşı yazdıysa sonuna kadar arkasındayım.

3 Şubat 2011 Perşembe

Sorgulamak

Etrafı hata yapanlarla sarılmış olan birinin doğrularını eleştirirken dikkatli olmak gerekir, zira bu durumda önemli olan kişinin niyetidir.

2 Şubat 2011 Çarşamba

Kaos

İlk ne zaman tanıştım? Tam olarak hatırlamıyorum, sanırım 98 ya da 99 yılıydı. O kadar ki günlüğe isim düşünürken Kör Saatçi'deki plansız düzensizlikler ve karşıt görüşü olan planlanmış düzen kavramını ifade eden "Saatçi* ve Kör Saatçi**" kavramlarını seçmiş ve spot olarak da "Kâinatta mutlaka bir düzen hâkim olmalı. Eğer öyleyse bu düzen neden Kaos olmasın..!" diye eklemiştim. Konusu doğrudan kaos olmasa da hediye bir kitap olan Kör Saatçi ilk kitaptı bu konuda okuduğum. (Kör Saatçi raslantısal bir düzenin varlığını savunur.) Ondan sonra ne kadar kitap okumuşum aynı konu etrafında dönen farkına varmamıştım. O kadar çok yazar ve kitapla tanışmışım ki bunu ancak özet denebilecek bu kitapla tanışınca fark ettim. İçinde adını bilmediğim ya da kitbını veya en azından birkaç makalesini okumadığım kişi yok gibi. Kaos denilen kavramı merak eden varsa bir göz atmasında fayda var. Gerçekten güzel bir özet olmuş...