31 Aralık 2010 Cuma

Yeni kararlar

Adete uyuyorum ben de... Konuya ortasından bir giriş yapıyorum.

Sevmiyorum aslında böyle şeyleri. Doğum günlerini, yıl dönümlerini ya da yıl başı kutlamaları, yazıları ve sözlerini... Sen bunları bilmiyorsun tabii. Neden sevmediğimi bilmiyorum yalanına sığınmayacağım! Biliyorum aslında. Beni görürsen bir gün, belki o zaman açıklarım nedenini.

Geçen yıl şunu yaptım, öncekinde bunu diye sıralamayacağım. Bunda da yalana sığınmayacağım. Sevmediğimden değil. Herkesin aynı şeyi yapmasından dolayı. Ama farklı olmak için değil kesinlikle!

Dostum, ben zamanı bölüp parçalayıp ölçüler tanımlayıp sonra bir sürü beklentiye girmeyi sevmiyorum. Şu vakitten sonra bunu, bundan sonra şunu yaparım gibi şeylerden sıkıldım. Yapmadığımdan değil, sürekli bunları yaptığımdan, bu şekilde yaşadığımdan.

Hayatımı ikiye bölüyorum sanki. Gitmeden öncesi ve döndükten sonrası diye.

Gitmek?

Nereye?

Dönmek?

Nasıl?

Ben yalan söylemeyi de söyleyeni de sevmem. Aslında söyleyeni değil de bunu yaparken çok belli edeni sevmem. Ben yalan söylemem mi? İşte bu ilginç bir soru benim için. Söylerim, çok sık mı değil mi bilmiyorum. Ama ben yoksam bile resimlerime bakıp anlarsın. Biraz önce yalan söylemiş dersin. Çünkü küçük bir çocuk gibi hala yanaklarım allaşır benim yalan söylerken.

Bunlar ne mi?

Senin beni belki de benden çok sonra bulup okuyacağını düşündüğüm için. (Hayır intihara eğilimim yok. Ama evet, ölümümden sonrası genel olarak kastım. Ne bileyim belki daha farklı bir gün gidişim ve teknoloji denen tek dişi kalmışa tamamen sırtımı dönüşümden sonrası.)

Yine mi olmadı?

Bunlar benim kendi kendimle konuşmalarım. Kendime itiraflarım!..

Dostum, seneyi devriye vakti, çok kısa bir süre sonra 2010'u 2011'e devir edeceğiz. Gün, saat, dakika ve sonrasında bir ana sığacak şu devire ne çok anlam yüklüyorlar! Ve ben bunu niye anlamlandıramıyorum?

SEVMİYORUM! Belki ondandır...

Ama yine de yeni yıl bir vesile öyle değil mi? İyi dilekler için.

2011'de değil, tam şu andan sonra herkes için iyiliklerle dolu, mutlu ve umut dolu anlar olsun. İçten sürekli ettiğim kendi bencil duamın kabul olması için bir kez daha amin diyorum. Allah hakkımızda hayırlı olan tüm dileklerimizi gerçek kılsın. Sağlıklı bir yaşam tüm sevdiklerimizle olsun.

Dostum, yeni kararların arefesini çoktan geçtim. Bazılarını da uygulamaya koydum bile. Bir tanesini de pazartesi günü yapacağım. Bir diğeri içinde şeklini belirlemeye çalışıyorum. Herkesin yaptığı gibi -sevmediğim halde- ben de yeni kararlar aldım ve uygulama kararında ve kararlılığındayım.

24 Aralık 2010 Cuma

Karakter analizi

Kısa ve öz...

Benim yıllarımı alan kendimi tanıma yolculuğum başkaları için bir an sürmüyor mu? İşte buna bayılıyorum... Hayır, bir ima falan yok. Gerçekten bayılıyorum.

Hoş gerçi benim kendimi ne kadar tanıdığım da ayrı bir tartışma konusu ya... Neyse...

Haklısın dostum, benim hakkımda ne düşünüyorsan haklısın.

Kısa ve öz...

19 Aralık 2010 Pazar

Anti-fenerlilik

Uzun "fenerbahçelileştirme" çabalarının sonucunda dün Şükrü Saracoğlu stadında Fenerbahçe - Sivas maçını izlemeye gittik (Suat sağ olsun, yerimiz çok iyiydi.) Anlattıkları kadar varmış; santra esnasında stada girdik, iki dakika bile sürmedi. Çıkışta da 5 dakika da çıktık stattan.

Maçta hiç ruh yoktu. Ancak yaklaşık 15 sene sonra seyrettiğim ilk stat maçında seyircinin etkisini ilk kez yerinde fark ettim. Tabii bu arada uyuyan seyirciyi uyandırmanın en iyi yolunun basit bir iki tane hakem hatası olduğunu da...


Alex olmasa maç benim için tam keyif olacaktı! Ama neyse o kadar da olur... (Yukarıdaki kare 77. dakikadaki Alex’in serbest vuruşu esnasında çekildi.)

Not: Bir maçla “anti-fenerlilikten” “fenerliliğe” geçmem tabii ki mümkün değil! (Gerçi böyle bir ihtimal olduğunu dahi sanmıyorum.)

16 Aralık 2010 Perşembe

Kendi kendini tekrar

Dostum, hani ben buraya işle ilgili şeyler yazmayacağım dedim ve bu kararıma uymaya çalışıyorum ya. İşte tam da bu noktada dönüp dolaşıp öyle şeylere saplanıyorum ki çıkış noktası yine mesleğe dayanıyor. Ama bu işle ilgili konu sayılmaz değil mi?

Uzun süre uzak kaldığım konulara çalışıyorum son bir aydır. Örneğin programcılık konusu. Şimdi bilen bilir program yazarken kendi kendini çağıran kodlar (recursive functions/procedures) yazılabilir. Hatta bazı durumlarda sadece bu yöntem seni istediğin sonuca ulaştırır. (En basit örneğiyle faktöryel hesapları ve Fibonacci sayıları bu yöntemle oluşturulabilir.)

Hayatım da böyle bazı zamanlarda. Kim ne derse desin, hangi yollardan geçersem geçeyim sonuçta bazen tek çözüm içimden geliyor. Kendi yaşadıklarımın şekillendirmediği ve benlik süzgecimden geçmemiş hiçbir sonuç doğrulanmıyor ya da eğreti duruyor. İşte bu durumlarda geçmiş çok büyük önem kazanıyor. Kendi kendini çağıran bu yapıda eğer bir mantıksal hata ya da yapısal bir bozukluk varsa ya ulaştığım sonuç çarpık bir gerçeklik oluyor ya da daha da kötüsü geçmişte yapılmış küçücük hatalar bir çığ gibi insanın önüne ve hatta üstüne yığılıyor.

Dostum, aklım tam bunlardan sıyrılmışken, önüme başka bir kitapta yine programcılıkla ilgili olarak bir güvenlik önerisi çıkıyor. Öneri diyor ki; kullandığınız tüm değişkenlerin boylarını önceden belirleyin ve sonrasında kullanıcılardan bu değişkenler için veri toplarken sizin istediğiniz şeyi size sunduklarından emin olun. Eğer bu değişkenlerin boyları ve kullanıcı bilgilerini kontrol etmezseniz istenmeyen sonuçlarla karşılasabilirsiniz. (Hafıza taşması/buffer overflow) Ben bunu da pat diye hayatıma uyguluyorum. "Bunu şöyle yapsaydım, şu sınırı şöyle çizseydim ve onu söylemesine izin vermeseydim." tarzında düşünceler hava da uçuşuyor.

Ya dostum işte böyle, bir programcılık kitabındaki eski bir kelime beni kendi içimde sorgulamalara götürüveriyor. Veri tabanı bileşenleri ile gönderdiğim sorguların cevapları yanlış tarih kodlamasına takılıyor. Şimdi kendini tekrarlayan alt fonksiyonlardaki hatalar bir bir ortaya çıkıyor. Ve en önemlisi ne biliyor musun? Hayat bir bilgisayar programı yazarken kullandığın gibi; yaz, derle, çalıştır, hatayı bul ve düzelt mantığıyla işlemiyor.

Dostum, şu son günlerde kendimi hani şu Matrix filmindeki geri dönüp hiçbir şey hatırlamak istemeyen hain vardı ya aynen öyle hissediyorum. Hiçbir şey anlmadığını söyleyeceksen dostum, üzülme. Anlaşılmaz ve karmaşık olan şeye hayat diyorum ben.

Bana senden bahset

Hadi sende bana kendinden bahset
Cümlelerine virgüller ekleyerek
"ben de" lerle tanıtayım kendimi sana
Hadi sende bana kendinden bahset
Bahset ki gösterebileyim sendeki beni sana

11 Aralık 2010 Cumartesi

Yük taşıyanlar

Son günlerde işle ilgili bir kitap okuyorum. Orada sürekli olarak bir örnek kullanılıyor bir konuyu anlatmak için; “Elinize ağır gözüken ve büyükçe bir koli alın, içeri girmek istediğiniz binanın (korumasız olduğunu düşündüğünüz) kapısına doğru yürüyün. Göreceksiniz ki birileri size kapıyı açmak için orada olacak.”

Bunu hayatlarımıza da uygulayabiliriz değil mi? Ne zaman üzgün birini görsek buyur ederiz özelimize. Omuzlarında taşıyabileceğinden fazla yük olduğunu düşündüğümüz birini gördüğümüzde yardım etmek isteriz. İstersin sen de değil mi? Hiç değilse o biraz daha az ağlasın diye biz de biraz gözyaşı dökeriz değil mi? Dökersin sen de değil mi?

Yok! Yok böyle bir şey artık, belki önceden vardı. Evet evet vardı önceden. Ben dahi hatırlıyorum. Yani o kadar da eski olmamalı. Ama şimdi ağlıyorsa biri, sebebi kendi derdini unutmak için başkasına ağlıyormuş gibi yapması. Yükü paylaşmak dedikleriyse iki omuzda dengede olan şeyin dengesini bozmaktan başka bir şey değil. Ayrıca o kutunun içi boş dostum. Aldanma… Hala varsa senin gibiler, söyle onlara onlar da aldanmasınlar.

İstersen bir dene bakalım; hangi gönlün kapısı sana açılacak elinde, omuzlarında ya da yüreğinde taşıyamayacağın kadar ağır bir yük var diye…

10 Aralık 2010 Cuma

Sen ne anlarsın öğrencilikten!

Bildiğin gibi ben müzmin bir öğrenciyim. Beş yaşında başlayan okul ve öğrencilik hayatım hala devam ediyor. İşte bu yüzden bu konuda ahkâm kesme hakkımı kullanabileceğimi düşünüyorum. Ayrıca başka bir yönüyle daha bu konu üzerinde hakkım var. (Sonuna kadar okumayacaksan lütfen burada bırak!)

Hakkım var öğrencinin nasıl olması gerektiğini söyleyebilmek için. Daha ilkokul sıralarında okuldan atılmamak için zekâ testi yaptırılıp, doktorun yazılı isteği ile beni oraya yollatanları hastaneye geri yollatanda benim. Çünkü ben bugün üç beş satır okuyup da ben oldum diyenlerin aksine ömrümün son günün de dahi bir şeyler okuyabiliyor, birilerini dinleyebiliyor ya da -belki- yatalak yatağımdayken; elim - ayağım tutmaz, gözüm görmez, kulağım duymaz dahi olsa bir şekilde bir yerlerden ders çıkarmaya çalışıyor olmayı dileyen kişiyim. Çünkü böyle gördüm ve öğretildim…

Okumanın -öğrenciliğin- önemini beni hiç zorlamayan ailem öğretti öncelikle bana. Sen bunu bilmezsin. Bilmezsin babamın beni nasıl motive ettiğini; ben ders çalışayım, okulumdan geri kalmayayım diye Üsküdar’dan Fatih’e sırtında yakmak için taşıdığı sebze kasaları olduğu halde nasıl yürüyerek geldiğini. Bilmezsin o zamanlarda dahi iki lakabının olduğunu; biri “Aptal Laz” diğeri “Büyük Şef”. Sen bilemezsin neden “Büyük Şef” yerine “”Aptal Laz” lakabını gurur duyarak anlattığını, bugün dahi. Aklın almaz neden “Büyük Şef” diye çağrıldığında hala yanaklarının kızardığını. Anlayamazsın tüm arkadaşları lüks içinde yüzerken, onun mevkiindeki bir adamın neden altmış kiloluk çuvalların altında ezildiğini. Sen bilmezsin rüşvet olarak teklif edilen iki daire ve bir arabayı reddettiğinde, ölümle tehdit edilmesine rağmen neden kabul etmediğini. Ya da yine anlayamazsın çalıştığı kurumu zarar ettireceklerini anladığı ve önlemeye çalıştığı için senelerce mahkeme kapılarında nasıl süründürüldüğünü ve sonunda davayı kazanıp da tazminata hükmedildiğinde onu dahi almayacak bir adamın oğlu olmanın ne demek olduğunu anlayamazsın sen. Belediye başkanının karşısına dikilip ben hırsızlarla çalışmam diyebilecek kadar yürekli bir adamın oğlu olmanın nasıl bir şey olduğunu ben anlatmış olsam da anlamazsın. Daha sayılamayacak onlarca hikâyesi olan bu adamın sen oku diye neler yaptığını görerek büyümenin ne demek olduğunu kavrayacak akıl da yok sende.

Eve ek gelir olsun diye tornavida elinde çalışan bir annenin çocuğun halini görmemişsindir. Silginin ne olduğunu ve nasıl yapıldığını annesinden öğrenen kaç kişi var aranızda. Sırtında elli kiloluk çay bezleri taşıyan bir annenin siz tutmayın çocuklar ellerinize bir şey olur, okuyamazsınız, ders çalışamazsınız düşüncesinin en büyük korkusu olduğu bir anneniz de olmamıştır belki. Belki komşuma haksızlık yapmıştır, hakları geçer diyerek kendi çocuğunu azarlayarak içeri alan annen de olmamıştır senin. Mahallendeki diğer annelerden birinin kızım hemşire olsun diye sabahtan akşama kadar nasıl dantel dokuduğunu, tespih dizdiğini ne duymuşsundur ne de görmüş. Kalp hastası kocasına rağmen kızım ebelik okuyacak diye ülkenin bir ucuna gönderdiği kızını okutabilmek için bir annenin kaç apartmanın merdivenlerinde bel fıtığı olduğunu anlayacak kapasite de yok sende. Yarının anne adayları olan ablalarının, o öğrenci çocuğa destek olmak adına neler yaptığını, nasıl çırpındığını bilemezsin. Buraya sığmaz o ayaklarının altında cennet olan kadınların fedakârlıkları… Kendi çocukları için nasıl didindiklerini de göremezsin. Karnında bir bebek taşırken merdivenleri tek tek inen bir annenin narinliğini de anlayamazsın. Her gördüğümde neden büyülenmiş gibi baktığımı da…

İşte bu yüzden sen üniversiteye ya da benzer bir ortama girdiğinde eline yumurta, taş, sopa ve hatta molotof kokteyli alıp çıkarsın ortaya. Üniversite kampüsünde silah çeker, o anne ve babaların çocuklarına ateş edersin. Solcu olduğun için namaz kılan arkadaşını dövmeye giden “vatan hainisin” sen. Ev arkadaşı eski kız arkadaşınla çıktı diye, geçen gün selam verdim almadın diyerek tanıdığın polis eşliğinde ev basan ülkücü “şerefsizsin” sen. Bırak karşındakini, aileni ve geride kalanların ne durumda olacağı hiç aklına gelmez; okuldan atılır, uzaklaştırılır ya da en kötü ihtimalle uzatırsan ne olacağı umurunda olmayan vurdumduymazsın aynı zamanda. Devletin karşılıksız verdiği kredileri bildiğin halde parasız eğitim diye yırtınırsın. Karşılıksız olmayan kredilerde de sen çalışmaya başlayıncaya kadar geri istenmediğini de ortaya koymayan “yalancı” da sensin. İşte, sen sosyal adalet kavramından yoksun solcusun, ışık ilkelerinden bihaber sağcısın. Dinin “d” sinden anlamayan dincisin. Tarihinde o kadar örneği olmasına rağmen başkalarına maşa olan “geri zekâlısın” sen. Anadolu’dan kopup gelmiş, benim gibi İstanbul’da yaşayıp Anadolu’da okumak zorunda kalmış ve şehrine döndüğünde sırtındaki borcu ödemek ilk vazifesi olacak insanları anlayamazsın sen. Anlayamazsın bizim bir şeyleri değiştirmek için nasıl çırpındığımızı. Muhalefet olmanın bağırıp çağırmak olmadığını, senin karşındaki polisinde bir insan olduğunu ve sen sopayla ona vurduğunda, küfrettiğinde, itip kaktığında onun da sabrının bir sınırı olabileceğini düşünemezsin. Tüm arkadaşların masum dahi olsa araya karışacak bir kışkırtıcının nelere neden olabileceğini bildiğin halde hem de hamile bir kadın olarak oraya gittiğinde ülkeyi sallayacağını sanırsın ancak. Bir annenin sevgisini bilemezsin ve anlayamazsın sen. Anadolulu babanın, “Benim evladım onlara karışırsa kafasını kırarım” serzenişinin altındaki acıyı duyacak kulak ya da akıl da yok sende. Sen ne anlarsın öğrenci olmaktan!..

Son tahlilde, Allah’ım beni böyle büyüten, eğiten, öğreten annem, babam, ailem ve bana katkısı olan herkes için sonsuz şükrediyorum. O annelerin ve babaların hepsinin ellerinden öpüyorum. Hepiniz haklarınızı helal edin bizlere…

7 Aralık 2010 Salı

Fırsatçılar

Hiç hoşlanmıyorum şu fırsatçılardan. Zorda kalmış insanların durumundan faydalanan insanları sevmiyorum. Hani şu birkaç bin liralık yeni "oyuncaklara" verilen paralara dahi bu kadar acımıyorum. Ama onun da bir ala vere dala veresi var. Dışarıdaki üç kuruşluk cihazları kakaliyorlar bize. Neyse beni esas irite eden şey şu sağlık sektöründeki şerefsizlik; söyle ki basit bir medikal ürünü hem de aynı marka aynı modeli için biri 75 lira bir başkası 55 lira, internette 35 lira ve pazarlıkla medikalciden 37 liraya alabiliyorsunuz. Alacağınız yeri bilmiyorsanız, durumunuzda acilse "giydiriyor" şerefsizler. 

Geçtiğimiz senelerde babamın ameliyatı için lazım olan iki platin çivi için bizden on katına yakın para istemişlerdi. Durum acil olduğu için ben de vermiştim. Doktorumuz tanıdık olduğu için medikalciyi geri çağırıp bir güzel "sıvadıktan" sonra, özür dileyerek farkı geri iade etmişlerdi.

Bu sene kurban bayramı için kurbanlık bakarken satıcının teki "Abicim ne kasıyorsun ibadet bu. Bunun pazarlığımı olur, sevap için keseceksin sonuçta." deyince. "Peki sen ne için satıyorsun?" demiş ve eklemiştim, "Sen bu fahiş fiyat uygulamasıyla benimle aynı amacı taşıdığını iddia ediyorsan. Ne ben senin inandığına ne de sen benim inandığıma inanmıyorsun demektir." diye çıkışmıştım. (Üçe beşe bakmaktan bahsetmiyorum. Olması gerekenin iki katından bahsediyorum.)

Bana garip geliyor bu ticaret anlayışı. Zor durumda kalmış birinin sattığı herhangi bir şeyi fiyatından aşağıya satın almakta bana tam olarak aynı şeymiş gibi geliyor.

Kısacası insanların zor durumdan faydalananları hiç sevmiyorum. Hak, hukuk ve ahireet inancı olan kimsenin bunu yapabileceğine inanmıyorum.

Not: Garip bir adamım vesselam; sağ dizimin doğuştan iki diz kapağı olduğunu öğrendim dün.

5 Aralık 2010 Pazar

Bir Adam Girdi Şehre Koşarak

Uzunca bir zaman, karşılaştığım ve karşılaşabileceğim her soru için bir cevabım olmasını önemsedim.

Şimdi kendime ait soruların varlığıyla yetinmeyi öğreniyorum. Anlıyorum ki bu dünya, cevap verebileceğim türde açık ve anlaşılır sorular barındırmıyor.

Vazgeçtim cevaplardan.

Ellerimi cebime koyup, yerdeki çizgilere basmamaya gayret ederek yürüyorum.

Cevaplar için sürekli başkalarının yardımına ihtiyaç duyuyordum, oysa kafamda o kadar çok soru var ki artık etrafımda kimsecikler olmasa da olur.

Kutsal bir yalnızlığa yürüyorum şimdi.

* Tarık Tufan'ın Bir Adam Girdi Şehre Koşarak adlı eserinden.

1 Aralık 2010 Çarşamba

Samimiyet

Yüzüne yakından bakın gülen kişinin, gizlemeye çalışmadığı kırışıkları ne kadar sık güldüğünü size söyleyecektir ya da ne kadar içten olduğunu.
Yanılsama / 2009 -2013