27 Ağustos 2010 Cuma

151° den 182° ye

Son birkaç senedir Ramazan aylarını ya tamamen ya da büyük bir çoğunluğunu yalnız geçiriyorum. Bunun da etkisi vardır mutlaka ama artık İstanbul’daki oruç zamanları eski tadı vermiyor. Etrafta Ramazan ayının geldiğine dair neredeyse hiçbir ibare yok. (Ramazan eğlencesi denilen şeye sonuna kadar karşıyım. Ramazan ayı eğlence ayı değil, fakir ve fukaranın halinden anlamak ve Allah’a yakınlaşmak demektir.) Bu sene iftar çadırları da kurulmayınca ortam iyice bozuldu.

Neyse benim esas olayım bu değil. Olay şu ki gidiyorum. En azından kalan kısmında eskisi gibi vakitler geçirebileceğim ve bayramda da ailemin yanında olacağım. Hem yakınlardan sesler hem de manzaralar için… Gidiyorum yüzümü 151° den 182° ye çevirmeye… Haydi, kalın sağlıcakla…


Dün yukarıdakilerdi aklımdan, kalbimden geçenler. Şimdiyse geçen sene sıkıldım dediğimden on kat daha kötü durumdayım. Memleketimde can kayıplarıda olan, bilinen en kötü doğal afeti var ve ben yarın oraya gidiyorum. Tek tesellim aliemin mahsur kalmak dışında bir sıkıntısı olmaması, sıhhatlerinin yerinde olması. Umarım yarın evime ulaşabilir ve ailemin yanında olurum. Allah'ım, şüphesiz sen tüm zor durumdakileri gören yardım edensin oraları da gör ve yardımını esirgeme.

26 Ağustos 2010 Perşembe

Bakış açısı

Kanatlara ihtiyacı yok her uçmak isteyenin
Gökdelenlerin çatıları var, çıkılması zor

Kanatlara ihtiyacı yok her uçmak isteyenin
Asma köprüler var, çılgın denizlerin üstünde

Kanatlara ihtiyacı yok her uçmak isteyenin
Ölüm var be gözüm, ölüm bile var

Kanatlara ihtiyacı yok her uçmak isteyenin
Aşk var be gözüm, sonunda aşk var

Ne yüksek gökdelenlere ne de asma köprülere ihtiyacı yok
Her ölmek isteyenin, aşk var be gözüm sonunda aşk var

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Siz bilirsiniz manifestosu

Şu son dönemde burada çok fazla siyasi içerikli yazı yer aldı. Çevremde de çok fazla tartıştım. Sürekli olarak bir şeyler anlatmaya çalıştım. Kendi bakış açımı anlatmak ve bir de buradan bakın demek için çok çaba sarf ettim. Ama sonunda anladım ki bu yaptıklarımın günlük yaşamın hoşça vakit geçirilen zaman dilimleri olmaktan öteye anlamı yok! Ben de vazgeçtim. Bu da buraya yazacağım son siyaset ve ülke gündemi içerikli yazı olacak. Sırf ben demiştim ya da siz demiştiniz diyebilmek için yazıyorum bunları.

Çokça Ak Parti hükümetinin politikalarını savunurken buldum kendimi. Açılım politikası dışında yapılanlardan neredeyse hiçbirine karşı çıkmadım. Hatta açılım politikasında da sadece yönteme karşı çıktım. Aşağıda bazılarını ve görüşlerimi son kez özetlemeye çalışacağım.

• Evet, bana göre bu ülkenin günümüzde bir Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır. Ancak bazıları bu sorunun olduğunu inatla söylüyorsa ve geçmişte gerçekten böyle bir sorun varsa; bu, çözümlendi şeklinde rafa kaldırılmalıdır. Herkesin ağzının kapanması ve teröre bahane üretilmesine son verilmelidir (Terör sorunu da 30 senedir bildiğimizden farklıymış ya neyse.)

• Dış politikadaki bazı şeyleri de onayladığım söylenemez. Özellikle son bir seneye kadar olan İsrail politikasını. (Bir taraftan Filistin diye bağırıp bir taraftan askeri - ekonomik işbirliği yapmak gerçekten komik oluyor. En güzel örneği ise Heronlar ile ilgili sıkıntılar.) Ama son zamanlarda kim ne derse desin. Herkesin sustuğu bir konuda konuşabilmek bile şereftir.

• Ekonomi yönetiminin çok kötü olduğunu söyleyenlere karşı inatla rakamlar üzerinden konuşarak, örneklerle algılatılmaya çalışanın ötesinde durumumuzun hiçte kötü olmadığını anlatmaya çalıştım. Hükümetin ekonomi yönetimi mükemmel mi? Tabi ki değil. Ama yine rakamları bir inceleyin, sonuç sizi sandığınızdan daha çok şaşırtabilir. Aşağıda ki tablo sanırım en iyi özet:

             Asgari Ücret            Ekmek fiyatı                Aylık ekmek sayısı
2002     222.000.750 TL     200.000 TL (200gr)    1.110 adet(200gr)
2010     760,50 TL              80 Kr (300gr)             1.408 adet(200gr olarak)

• İrtica denilen şeye hiçbir zaman inanmadım. Hele bu hükümetin irticacı olduğuna hiç inanmadım ve inanmayacağım. (Onların bakış açısından ben de irticacıyım.)

• Ülkenin çok iyi yönetildiğini düşünmüyorum. Ama “alternatifler” içindeki en iyi yönetimin maalesef bu olduğunu düşünüyorum.

• “Ergenekon!” İsim olarak bunun seçilmiş olması bence de acı. Ayrıca ben böyle bir “terör örgütü” olduğuna inanmıyorum. Ancak ülkede öyle bir zihniyet var ki bunlar tam olarak onları yansıtıyor. Halka rağmen halkı yönetmek ya da “bürokratik oligarşi” olarak isimlendiriyorum ben bu yapıyı. Bu yapıda ki bir oluşumda bir lider bulmak ya da örgüt çökertilmesi gibi bir şey yapılabileceğine inanmamakla birlikte bu soruşturmanın yapılacak kötü niyetli eylemleri engellemek için başlı başına yeterli olduğunu düşünüyorum (İçeride tutulan masum olabilecek insanlar adına ben de üzülüyorum. Sadece bunlarla ilgili değil, hapishanelerde tutuklu olan %60 civarındaki insanlar içinde. Malesef hala bir takım eylemlerin devam ediyor olmasını da üzüntüyle izliyorum.)

• Demokrasinin bir amaç değil araç olduğuna inanıyorum. Bana göre amaçsa insanın daha hür olarak yaşaması. Ancak bu yukarıda bahsettiğim zihniyetinki gibi benim gibi olmayan ya da benden olmayan yaşamasın veya karar hakkı olmasın şeklinde değil. (Bunu da çoğunlukla hükümetin yaptığını söylemekle bunu söyleyenler alasını yapıyorlar.)

• Ülkemiz ordusunda bir problem olduğunu kabul etmeyenleri anlamıyorum. Tamam, diyelim ki hiçbiri bu ülkenin kötülüğünü istemiyor. Peki, neden kendi işlerini düzgün yapmamalarını sorgulamıyorsunuz? Karakollarımız basılıp askerlerimiz ölürken ve bir de üstüne üstlük daha önceden istihbari bilgi olduğu da ortaya çıktıysa… Bu görevlerde bulunanlar için ihmal de bir suç değil mi? Diyelim ki, askerleri kötülemek için birileri askerlerin envanterinde olması gereken silahları önce toprağa gömüp sonra da onları polise ihbar ediyorsa ve hatta bizzat bunu yapan polisse… Bu, ordu içinde birilerinin işini eksik yaptığı anlamına gelmez mi? En son yapılan Han Tepe açıklamasını okuyun mutlaka, işte burada. Sonra bir de aşağıdaki teknik bilgilere bakın:



3. Heron, insansız casus uçak (30.000 ft = 9.144 m)


Şimdi yukarıdaki bilgileri birbiriyle bir kıyaslayıp bana haksızsın deyin. Heronun görüntü aldığı yer ve yüksekliğe ne helikopter ne de savaş uçağı gidemezdi, o askerlere kimse yardım edemezdi deyin. Asker elinden geleni yapmıştır, sen “halt” ediyorsun deyin. Lazer güdümlü füzeler, bilgisayar destekli obüs topları v.b. silahların hepsini es geçiyorum. Orada ölen askerlerin pisipisine ölmediğini birileri anlatsın bana. (Heron denilen meret nokta pozisyon verir. Yani güdümlü silahlarla oraları vurmak pekte zor olmasa gerek. Peşin cevap: Asker değilim ve hiçbir askerden iyi bildiğimi iddia etmiyorum.)

• Askerlerin iki de bir siyaset yapmaları (karışmaları değil) sizi de rahatsız etmiyor mu?

• Yargı mensuplarının iki de bir siyaset yapmaları (karışmaları değil) sizi de rahatsız etmiyor mu?

• Bürokratların iki de bir siyaset yapmaları (karışmaları değil) sizi de rahatsız etmiyor mu?

Bu liste uzayıp gider. Maalesef, Türkiye’de kötü şeylerin listesi iyiler kadar kısa olmuyor. Her neyse şimdi önümüzde iki seçenek var. Artık uzun uzun dua ediyorum; etrafımdakilerin arzuladığı hükümet ya da hükümetler kurulur diye. Ondan sonra ne mi olacak? Etrafımdaki herkes iki şeye hazır olmalı; birincisi, “benim bir ben demiştim seansıma” daha hazır olmalılar. Çünkü en kötü ihtimalle ben çiftçilik yapıyor olacağım. Ancak bu şehirde kalmak isteyenlerin ne yapacağı ya da yapabileceği bugün umurumda olduğu kadar ilgilendirmeyecek beni o zaman. İkincisi, bunları okumuş ya da günlerce benim boşboğazlığımı ve kıt görüşümü çekmiş herkes gelip bana “halt etmişsin” diyecek. Sonra o günlerin tadını beraber çıkartacağız ve ben de herkesten özür dileyeceğim.

12 Eylül’de oy kullanmıyorum/kullanamıyorum ve “hayır” çıkması için dua ediyorum. Ayrıca en kısa zamanda yapılacak olan seçimlerde umarım “çok sayın değerli selefinin nasıl gittiği ortada olan muhterem insan büyük kurtarıcı” Sayın Kemal KILIÇDAROĞLU’nun CHP’si büyük çoğunlukla birinci parti olup bu ülkenin başına geçer. Sonrasını da çok beklemeyiz diye düşünüyorum. Malum, hazır paraya dağlar dayanmaz. (Peşin cevap: Kimse bu dileklerim ve sonuçları konusunda benden vebal soramaz.)

Bu benim ülkem de olan bitenler hakkında yazdığım son siyasi içerikli yazı olacak. Ta ki, “ben demiştim” ya da “özür dilerim” demem gerekene kadar…

20 Ağustos 2010 Cuma

Zamanı eğip, bükmek

Zaman, fiziki boyutların sanal olan dördüncüsü, elle tutulamayan.

Zaman, içinde olayların ardı ardına gerçekleştiği boyut…

Bilim adamlarına göre, aynen ışığın bükülebilmesi gibi zaman da eğrilip, bükülebilir ve eğer doğru koşullar gerçekleşirse yani yeterli hız yakalanırsa önce geleceğe ve daha sonra da geçmişe sıçramak mümkün olabilir. Bunu zaman yolculuğu gibi basit kavramlarla karıştırmayın. Bu şu “an” ın da içinde olduğu bir kavram. Öyleyse ne demek bu?

Bu soruya cevap verebileceğimi pek sanmıyorum, haddime de değil zaten. Ama bu soru etrafında dolaşıldığında dahi çok farklı yerlere çıkan kapılar bulabiliyor insan.

Çok sevdiğim bir çizgi dizide bir keşiş (“Avatar”) hava, su, toprak ve ateşi bükebiliyordu. Tüm dünyayı kurtaracak kişi olan keşişin bile zaman üzerinde böyle bir gücü yoktu. Sonra “Matrix” ve “Neo” var. Ancak o da olaylara hükmeder gibiydi, zamana değil ya da ben öyle algılamıştım. “Aslında bir kaşık yoktu!” ve “Kırmızılı kadın da bir ajandı.” değil mi? Ya “Hiro” için ne diyeceğiz “Hero” da ki? Peki, hepsi güzel de “Zamanı eğip, bükmek” ne demek?

Zaman elle tutulamayan bir kavramdı benim için. Nasıl olurda eğrilip, bükülürdü? Yaş ilerledikçe fark etmeye başlıyor belki de insan. Evet, zaman eğrilip bükülüyor. Ama bizim isteğimiz dışında oluyor bu. Ve ne zaman bu gelse aklıma, gözümde eski usul saatler canlanmaya başlıyor. Hani şu sarkaçları bir sağa bir sola sallanan ve ayarlamak için gerçek bir saatçi gereken saatler.

Hayatlarımız aynı bu sarkaçlı saatlerdeki gibi. Ağırlığın yeri hayatımızın hızını etkiliyor. Kimi zaman hızlı kimi zaman olması gerekenden çok daha yavaş akıyor zaman. Yaşanmışlar, yaşanacaklar ve beklentiler ama en çok o an yaşanıyor olanlar ağırlığı yukarı veya aşağı hareket ettiriyor. Ayar şaşıyor ve “Saatçi” en ince ustalıkla yeniden rayına oturtuyor akışı. Çok geçmiyor ardından ve biz yine bozuyoruz hayatın dengesini. Zaman yine eğrilip bükülmeye başlıyor, ya çok hızlı ya çok yavaş. Hatta bazen donup kalıyor. Hiç artık şu an geçsin diye dakikalar ve saatlerce içinizden dua ettiğiniz oldu mu? İşte tam o an…

Evet, farkındayım. Zaman sürekli ve düzenli olarak akıyor, bizim dışımızdaki evrende. Bizim ona ölçüler tanımlamamız da çok önemli değil. Üzerinize hızla gelen bir arabanın şoförü ve sizin için zaman aynı kavramı ifade etmiyor ya da aynı ölçü birimiyle ölçülmesi pekte mantıklı gelmiyor. Yavaşlık, hız ve tam durgunluk hepsi bireysel evrenlerimizde olan şeyler. Evet, farkındayım ve sanırım zamanın eğilip bükülmesi de bu. Ben saniyeleri saatler gibi yaşarken, bir başkası için aylar saat ölçüsünde akıp gidiyor olabilir.

İçinde bulunduğumuz durum ve ruh hali de bunda belirleyici rol oynuyor. Ama inanın denge o kadar bariz ki… Sanki hızlı ve yavaş geçen zamanlar birbirini dengeliyor gibi. Bazen çok hızlandığımızda durup beklememiz, bazense birileri daha doğrusu zamana yetişmek için hızlanmamız gerekiyor. Yine aynı örnekte –üzerimize hızla gelen bir araba olduğu örneği- bizim için zaman duruyor, hareketlerimiz yavaşlıyor. Tüm ömrümüz boyunca kurduğumuz hayaller bir bir gerçek oluyor. Hayatımız film şeridi gibi gözlerimizin önünde. Ya da tam tersi biz aşırı hızlanıp tüm hatıraları ve belki de gelecekte yapmak istediklerimizi bile bir çırpıda önümüzde buluyoruz. Zaman eğrilip, bükülürken mekân aynı kaldığı için bunlar atomik seviyede gerçekleşiyor beklide… Yani sadece hissediyoruz veya düşünüyoruz. Hepsi bu…

Acaba süper bir bilgisayar olsa ve atom saati ile hayatlarımızdaki farklı anları her biri için uygun ölçekle ölçse kaç yaşında olurduk ya da nasıl ifade ederdik zamanı? Yaşımızı, “bana göre otuz sana göre elli” şeklinde mi ifade ederdik?

Hayatlarımızın kontrolü gibi zamanı eğip bükebilme kontrolü de bizde olsaydı nasıl olurdu acaba? “Neo” gibi kurşunları havada tutabilir ya da “Hiro” gibi istediğimiz anda zamanı dondurabilir veya farklı bir zamana atlayabilir miydik?

Sahi, geri dönüp dönüp aynı hataları yapar mıydık yine de?

Bu soruların yanıtlarını bilmiyorum. Ama zamanın eğrilip bükülmesine kısaca “Hayat” diyebiliri< sanırım, herkesin kendi evreninde ki hayat. Ne dersiniz?

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Beyhude

Be hey beyhude nefsim
Hep ait olacak bir kapı aradın.
Gece oldu havada,
Gün oldu karada baktın.

Be hey beyhude nefsim
Başkalarının kapısına kul olmak istedin.
Kurtuluşun yolu ayrı,
Varacağın yer ayrı gezdin.

Be hey beyhude nefsim
Aidiyetini sunacak bir us aradın durdun.
Us'lu üstatlar geldi,
Us'lar üstatlarla gitti.

Be hey beyhude nefsim
Bir gün kapıda kul,
Öteki gün köpek oldun.
Oldun da unuttun.

Be hey beyhude nefsim
Aidiyeti sunulacak olanı unuttun
Bidate daldın.
O'na aracılar aradın.

Be hey beyhude nefsim
Her hayrın başı değil mi adı?
Değil mi ki O, Ekber?
Düştün, sarılacak kimi ararsın?

Be hey beyhude nefsim
Aradığın aidiyet, kurtuluş işte tam burada.
Ne havada ne de karada
Yakın, doğru baktığında senden de sana.

9 Ağustos 2010 Pazartesi

Bunlar "Elit" değil..! Vatansever..!

...
...

Git kebabına devam et sen yine. Şerefin yüzünden hiç eksik olmasın. Benim OKS, ÖSS, KPSS'yi kaçıran gencim/vatandaşım raporla hayatını kurtaramazken. Sen yat yumurtalarının üstüne kebap yap, başında da doktor/hemşire beklesin. Şeref ve haysiyetini sergilemeye devam et… Hipokratmış, doktormuş, yeminmiş, yüksek kalp krizi riskiymiş, karar bozulmasıymış, iyeleşmiş, miş, miş, şerefsizmiş...

Sonra seni bulup deliğe tıkamayan adalet bu yazdıklarımdan sonra beni bulsun. Bulmazsa da…

Bazıları da Ak Parti’ye, hatta bırakın partiyi bu şerefsizlerden sıkıldığı için refarundumda "Evet!" oyu verdi veya verecek diye insanlara hakaret/küfür etmeyi kendine hak ve hatta görev saysın (Ak Partili =! Ak Partiye oy veren [=! : Eşit değil] değildir. Neden mi? 2007 seçimlerinde, bu memleketteki seçmenlerin %46,58’i yani 16.321.291 –On Altı Milyon Üç Yüz Yirmi Bir Bin İki Yüz Doksan Bir- kişi Ak Parti’ye oy vermiş. Geçerli oy toplamı: 35.048.691 –Otuz Beş Milyon Kırk Sekiz Bin Altı Yüz Doksan Bir. “Beğenmeyen okumasın/dinlemesin” demek kimsenin hakaretlerini/küfürlerini ortadan kaldırmıyor.)

Şeref yoksunu insanlardan bu ülke arınacak mı? Bilmiyorum. Ama bazı arkadaşların yazdığı gibi bunun bir “öteki tarafı” var. İlahi adaleti var. Zerre kadar hakkım varsa hepsine haram zıkkım olsun. Tattırdığınız acıların kat kat fazlası peşinizden ayrılmasın. Hantepe, Gediktepe acılarının ne demek olduğunu, burada değilse bile, öteki tarafta en acısından tadın. "…Ebedî azabı tadın! Siz ancak vaktiyle kazanmakta olduğunuzun cezasına çarptırılıyorsunuz..." denilenlerden olun inşallah. Vatanını korumaya gidip sizin pis ayak oyunlarınızda can verenlerinde benim de iki elim yakanızda olsun. (Beddua döner dolaşır edeni bulurmuş ya, eğer ben onların binde biri kadar acı tattırdıysam -herhangi birine- Allah benim de belamı versin.)

4 Ağustos 2010 Çarşamba

Neden?


Hadi şimdi başlayın yine küfür etmeye Türk Hükümetine, İHH'ya, Hamas'a. Sırf ezilenin yanında olmak gerektiğini düşündüğüm için bana ve benim gibi düşünenlere...

Vatan sevgisinin sövgüden geçtiğini sananlar, başlayın yeniden saldırmaya. Ama bir tek soruma cevap verin:

Halit büyüdüğünde, babası yanında değilse, yaptığı herhangi bir eylemden sorumlu tutulabilir mi?

Doğruya Hamas bir terör örgütü ve İsrail devletine karşı yaptığı eylemlerde terörist eylemler.

Halit'in babası neden götürüldü? Bana değil, biri bunu Filistinli Halit'e anlatsın. Ama onun anlayabileceği dille...

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört (1984) - George Orwell

Aşağıdakilerin tamamı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört (Yazar tarafından verilen orijinal ad Avrupa'daki Son Adam -“The Last Man in Europe”, yayıncı tarafından değiştirilmiştir.) adıyla 1949 yılında yayınlanmış George Orwell’in ünlü romanından sırasıyla alıntıladım. Roman 1947 – 1948 yılları arasında yazılmış. Tarihler çok önemli çünkü yukarıdaki “tek parti” iktidarının icraatlarının anlatıldığı ve birçoğunun Türkiye’ye de uyduğunu düşündüğüm kişiler, uygulamalar ve eylemlerinin doğrudan ve sadece günümüze uyarlanmasını istemiyorum.

“Örneğin, 'iyi’ gibi bir sözcük varken, 'kötü' sözcüğüne neden gereksinimimiz olsun? 'İyi değil' işimizi daha iyi görür. Ya da örneğin, 'iyi'den daha kuvvetli bir sözcüğü ele alalım; harika, olağanüstü ve benzerleri gibi, bir sürü saçma sapan sözcüğe ne gerek var, 'artı iyi' aynı anlamı verir ya da 'çift artı iyi', daha kuvvetli bir sözcük istiyorsak eğer.”

Yanılsama / 2009 -2013