31 Mayıs 2010 Pazartesi

Kınama

Ne "Allah belalarını versin!" diye bela okuyacağım. Ne de Kur'an'dan, İncil'den ya da Tevrat'dan ayetler alıp dersler çıkartacağım. Ne de bunun bir de öteki tarafı var diyeceğim.

İnsan canına kast eden İsrail, 20'li yaşlarındaki ana kuzularına kast etmiş cani şerefsizler hepinizden bu dünya üzerinde intikamı, yarın değil şimdi, sorulacaktır. Kana kan dişe diştir bunun adı. Ne sakin olun telkinlerine açığım ne de insan insanı öldürür mü tarafındayım. Artık yeter..!

"BİRİ" HADDİNİ AŞANLARIN HADDİNİ BİLDİRMELİ ARTIK!

30 Mayıs 2010 Pazar

Eurovision - Oslo 2010

Bu tatlı kız kazandı dünkü yarışmayı. İlk çıktığında bu kız kazanır demiş ve oyumu ondan yana kullanmıştım. Bu güzellik, sevimlilik, sempatiklik ve güzel sese şarkıda eklenince hakketti. Lena ve “Satellite” şüphesiz dün gecenin en iyi şarkısıydı. Bu da bir kez daha gösterdi ki tüm oylama saçmalığına, komşuların birbirini oylamasına ve siyasi müdahalelere rağmen hak eden kazanabiliyor. Bu çırpı bacaklı güzel kız kesinlikle hak etti bu birinciliği. (Bu arada Lena'nın sonuç karşısındaki inanamaz tavrına TRT yorumu müthişti; "Sanki Fenerbahçe sendromu yaşıyor gibi" :) )


Tabii bu arada Manga'nın hakkını da yemeyelim. Dün gece Lena ve "Satellite" olmasaydı Manga ve "We could be the same" kesinlikle birinciydi. Yani ikinciliği sonuna kadar hak ettiler.



Not: Sabah sırf "Eurovision" seyredeceğim diye sınava sarhoş gibi gittim. :)

27 Mayıs 2010 Perşembe

Son Mektup* - 27 Mayıs'ın ardından

"Sizlere dargın değilim. Sizin ve diğer zevatın iplerinin hangi efendiler tarafından idare edildiğini biliyorum. Onlara da dargın değilim. Kellemi onlara götürdüğünüzde deyiniz ki, Adnan Menderes hürriyet uğruna koyduğu başını 17 sene evvel almadığınız için sizlere müteşekkirdir. İdam edilmek için ortada hiçbir sebep yok. Ölüme kadar metanetle gittiğimi, silahların gölgesinde yaşayan kahraman efendilerinize acaba söyleyebilecek misiniz? 

Şunu da söyleyeyim ki, milletçe kazanılacak hürriyet mücadelesinde sizi ve efendinizi yine de 1950’de olduğu gibi kurtarabilirdim. Dirimden korkmayacaktınız. Ama şimdi milletle el ele vererek Adnan Menderes’in ölüsü ebediyete kadar sizi takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir. Ama buna rağmen duam (bu kelimenin üzeri çizilip merhametim yapılmıştır) sizlerle beraberdir."


*Adnan Menderes tarafından idamından önce yazılan son mektupdur.

25 Mayıs 2010 Salı

“Lost” - altı sezonun özeti!

Evet, 6 -Yazıyla ALTI- senedir insanları peşinden sürükleyen dizi geçen gün bitti. Son bölümüne kadar insanlar “Lost” dizisindeki olayların “Neden?”, “Nasıl?” ve “Kim kimdir?” gibi onlarca hatta yüzlerce sorunun cevabını beklediler. Hatta herkes kendine göre yorumlar ortaya koydu. “Lost” ile ilgili siteler açıldı, sözlüklerde tartışma konuları en çok içerik girilen ve okunanlar arasında yer aldı.

Peki, sonra ne oldu? “Lost” denilen şu dizinin sonunda ne oldu? (Yanlış anlaşılmayı engelleme notu: 3. Sezonundan başlayarak yani ilk üç sezonu seri şekilde izleyip, son 3 senedir ben de takip edenlerdenim. O yüzden izleyenlere laf çakmaya çalışmıyorum.) “Lost” dizisin ne olduğunu söyleyeyim hemen. İrfan’ın dediği gibi “ ’Lost’ diziyi izlerken kaybettiğin zamandır. ”

Dizinin sonunu da söyleyeyim de bari tam olsun. Bir şekilde dizi kahramanlarının hepsi ölü veya ölüyor ve son sezonda normal dünya/zaman diye düşündüklerimizin hiçbiri gerçek değil. Bir de adanın bir tıpası var -hani şu küvetlerde olanların bira daha büyüğü- onu çekerseniz ada batıyor. Aman dikkat...

…ya da aşağıdaki gibi kısa bir özet de düşünebiliriz. (Özellikle "pamuk" kısmına dikkat!)

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Tehlikenin farkında mısınız?

Yukarıdaki başlığı hatırlayanınız var mı? Hani aylarca bir gazete bu manşetle ve ilk sayfası simsiyah şekilde çıkmıştı. Akla hayale gelmeyecek, getirilemeyecek çalışmalar yapılmıştı. Sahi o dönemleri hatırlayanınız var mı? Yok, unuttuk, biz bilmiyoruz diyorsanız, aşağıda bir iki örnek görsel bulabilirsiniz.

İşte size en çarpıcı örneklerinden biri. Tersten yazılması ve fontların farklı bir dilin yazımına benzemesi ne kadar enteresan değil mi?

Buyurun yandaki resimde farklı bir “Tehlikenin farkında mısınız?” resmi daha var. Bunda çarşaflı bir kadın tehlikenin öbeğini oluşturuyor. Cumhuriyeti tehdit ediyor ve bağırıyor: “Şeriat!”

Şeriat istiyor ki yönetimi ele geçirsin. Tehlikenin farkında mı? Hiç sanmıyorum. Farkında olsa ya “burka” giyerdi ya da peçe takardı ne de olsa.

Neyse ben esas konuma geleyim. Bu kadar eski bir konuyu niye açtığımı söyleyeyim; Sayın Kemal Kılıçdaroğlu Geçen hafta sonu yapılan CHP 33. olağan kurultayında genel başkanlığa seçildi. Hem de tüm delegelerin desteğini alarak. Oylar kullanılmadan önce yaklaşık 2 saatlik bir konuşma yaptı Sayın Kılıçdaroğlu. O konuşmadan bazı başlıklar şunlar diyerek burada sıralamak çok isterdim gerçekten. Ama öyle bir konuşma olmadı maalesef. Selefi olan Deniz Baykal’dan farklı hiçbir şey söylemedi neredeyse. Bir farkla Sayın Baykal, en azından ülkenin başbakanına “Başbakan” diye hitap ediyordu. Sayın Kılıçdaroğlu “Recep Bey” demeyi tercih etti.

Ne söyledi? Şunu böyle kötü yaptılar. Bunu şöyle kötü yaptılar. Şu yasayı değiştirdiler, biz Anayasa Mahkemesine götürdük. Bunu yaptılar şuraya götürdük. Bir de CHP ve diğer birçok partinin parti programında senelerdir bulunanları tek tek tekrar etti. Elle tutulur söylediği tek şey bir bütçe denetim mekanizması kuracağı ve bunun başına da ana muhalefeti geçireceğiydi (Eğer bir CHP iktidarı görürsek ve bunu yaparlarsa bu gerçekten müthiş bir gelişme olur.) Yoksulluğu bitireceği, yolsuzlukları önleyeceği, ilk işinin dokunulmazlıkları kaldırmak olacağı vaatleri artık o kadar pişmiş bir aş ki, yanık yemek olmaktan bile öteye geçti, kömürleşti.

İşin bir de parti yönetimi kısmı var. Parti yönetiminde bu-şu var edebiyatı hiç yapmayacağım. Sadece bir tek isme değineceğim: Önder Sav. Sayın Sav, eski parti yönetiminin en güçlü ismi değil miydi? Selef, “Ben Ergenekon’un avukatıyım.” diye bağırırken sağ tarafında durmuyor muydu? O malum komplo patlak verdiğinde de ilk “satan” o değil miydi? Şimdi bunda nasıl bir iyi niyet arayabiliriz.

Parti yönetimine öyle isimler girdi ki aylardır televizyon ve gazetelerde bas bas bağırıyorlardı. Sizce ne diyorlardı? Ben cevaba hiç gerek duymuyorum.

Peki, ben ne olsun isterdim? Mesela, şöyle olamaz mıydı? Sayın Kılıçdaroğlu çıksa ve şöyle bir konuşma yapsaydı: “İktidar partisi hep tek yönlü çalışıyor. Her şeyi tek başına yapmaya kalkıyor ve yaptıkları veya yapmaya çalıştıklarında da bir çok hatalar ortaya çıkıyor. Bunun farkındayız. Ancak bu biraz da onların bize kapıyı kapatmaları kadar bizim de onlara kapılarımızı kapatmamızdan kaynaklanıyor. Onlar bizim kapımızı çalmasa da bundan sonra biz her konuda onların kapısını çalacağız. Bizi dinlemeleri için elimizden geleni yapacağız. Değiştirebileceğimiz görüşleri ve uygulamalarını değiştirteceğiz. Değiştiremediklerimizde de elbette yine anayasanın bize vermiş olduğu hakları kullanarak yanlış gördüklerimizi düzeltmek için her türlü hukuki yolu deneyeceğiz. Bu gerekirse halk oyu dahi olacak. Bunların ötesinde bizim iktidarımızda kapılar asla kapalı olmayacak. Tüm muhalefet tüm çalışmalarımızda yer bulabilecek. Bizim eskiden yaptığımızı dahi yapsalar kapıları çalınacak, görüşleri alınacak. Bunun dışında tek bir söz verebilirim. Parti programımızda yazıp da bugüne kadar yapmadığımız her şeyi gerçekleştirmek adına elimizden geleni yapacağız. Önümüzdeki süreçte göreceğiniz olumlu muhalefetimiz iktidarımızın aynası olacak.” Dese ve bitirseydi konuşmasını ne düşünürdünüz. Bence iki saatlik konuşmadan çok daha etkili olurdu.

İşte o zaman benim umutlarım yeşerirdi. İşte o zaman ben canım ülkemin artık büyükler liginde olacağına, canım vatandaşlarımın da artık refah içinde yaşayacağına inanırdım. Ama olmadı! Olamadı! Sayın Kılıçdaroğlu yine var olan düzenden yana biri gibi ezberden konuştu. 

Şimdi aklıma başlıktaki soru takılıp duruyor. %30’luk bir CHP, %30’luk bir AK Parti ve %20’lik bir MHP meclisi düşünüyorum ve korkuyorum. Koalisyon hükümetleri aklıma geliyor. Daha kötüsü bu CHP’nin ülkeyi yönetebileceği geliyor. İşte o yüzden soruyorum: “Tehlikenin farkında mısınız?” Bu sefer o malum gazetenin söylediği gibi yalandan “şeriat” tehlikesi değil. Daha farklı bir şekilde… Daha gerçek bir şekilde…

Tehlikenin farkında mısınız?

Not: Ümit ederim Deniz Baykal’a yapılan komplonun altından yeni parti yönetiminden birileri çıkmaz. Gerçi bir sonuç çıkacağını da sanmıyorum ya, neyse! Tüm bunlara rağmen benim hala umudum var. Daha olumlu, daha ılımlı insanlar-siyasetçiler ile daha iyiye gideceğimiz yönünde.

Bir peşin cevap: Ak Parti ve Sayın Başbakan için de aynı şeyleri düşünüyorum. Daha önce Hıncal Uluç’un bir yazısının altına imzamı atmıştım ve hala aynı düşünüyorum. İşte burada…

20 Mayıs 2010 Perşembe

Bulmaca

Sağdan sola üç harf
Bir yalnızlık zamiri: Ben

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Son şampiyon: Bursaspor

Trabzon'un inanılmaz direnci, Beşiktaş'ın tam bir şeref örneği sergilemesi sonucu Bursa hak ettiği şampiyonluğu aldı. Adını bile anmak istemediğim o takım da haline yansın artık... Ama olsun en azından 2 dakikalık bir sevinç yaşadılar.

Ertuğrul Hoca ve tüm öğrencilerini kutluyorum. Çok fazla bağırmadan, efendi gibi işler yaparak da bir şeyler yapabileceğini kanıtladılar. Bence Ertuğrul Hoca’nın Beşiktaş'ta alacağı bir şampiyonluk bu kadar değerli olamazdı. Her şeyin para olmadığı, inancın ve dayanışmanın cebinin şişkinliğinden önemli olduğunu da göstermiş oldular.

Bu arada Kadıköy kutlamaları hakkındaki geyikleri de es geçmeyelim. İşte en sevdiklerim:

Uludağ gazozunda çıkan şifreyi AZIZE yaz 1907’ye gönder. Şampiyonluk kapak olsun…
* Atkı 19,95 TL, forma 89 TL, maç bileti 100 TL, Fener’in şakadan şampiyonluk sevinci paha biçilemez...
* Sazan yaz, 1907 ye gönder, konfeti atıp sahaya insinler.
Playstation’ı kapatın… Hadi yataklarınıza.
* Kadıköy'deki şampiyonluk kutlamaları Bursa'daki kutlamaları gölgede bıraktı.
* Sazan yaz 1907 ye gönder timsah yürüyüşü cebine gelsin.

14 Mayıs 2010 Cuma

Siyaset

…ve bir hazan baharıdır gidiş. Gurur yapıp gittiğinizde geri dönmek aşağılık bir iştir, hazan hüznü taşısa da hayatınıza. Evet, Deniz Baykal bu hafta başında CHP’deki uzun saltanat döneminden ayrılmak zorunda kaldı. Kendi adıma bu işe sevinmedim desem yalan olur. Ama “Gelen gideni aratır.” Anlayışı da sürekli aklımı kurcalıyor.

Ben olaya daha farklı bir açıdan bakıyorum. Daha düz bir mantıktan hareket ediyorum. Şöyle ki, sözcüklerden, sözlüklerden düz anlamlar çıkartmayı denediniz mi hiç? Bunun için benim kullandığım bir yöntem var. Türkçeden Türkçeye bir sözlük genel anlamlar verebiliyor. Başka bir dilden bizim dilimize giren kelimelerde bu anlam çok sığ kalabiliyor bazen. Siyaset kelimesini örnek alalım. Siyaset, Türkçede “politika”, “ülke yönetimi” anlamlarını taşıyor. Ama farklı dillerdeki karşılıklarından Türkçe çeviri yaptığınızda daha açıklayıcı anlamlar elde edebiliyorsunuz. Örneğin, “politics” siyasetin İngilizce karşılığı. “politics” kelimesinin Türkçe karşılıkları en başta yine bildiklerimiz. Ama biraz daha incelediğimizde; “politik oyunlar”, “entrikalar”, “parti entrikaları” gibi anlamlara ulaşabiliyoruz. Buradan hareketle bu işi yapanların karşılıklarını kontrol ettiğimizdeyse (“politic”); “çıkarcı”, “kurnaz” gibi sonuçlar çıkıyor karşımıza.

Evet, işin özüne gelmek gerekirse çok muhterem bir siyasetçimiz olan Deniz Baykal artık herkesçe malum bir tongaya düşme olayı yaşadı! Geçen hafta hiçbir tarafını onaylamadığım bir süreç yaşandı. (Gizli kayıt, mahremiyet ihlali, hakaret, aldatma, uygunsuz ilişki v.b.) Ancak yukarıdaki kelime anlamlarına baktığımda bunları pek de yadırgamıyorum. Yaptığınız işin açıklaması “entrika”, “politik oyun” ve yapan kişinin unvanı da “çıkarcı”, “kurnaz” gibi anlamlar taşıyorsa her olay beklendiktir. Yoksa siz “siyasetçi” olarak "siyaset" yaparken sadece size “çıkarcı”, “kurnaz” ya da yaptığınız işe “parti entrikası” denildiğini mi sanıyordunuz!

13 Mayıs 2010 Perşembe

Yakınlardan sesler!

En son ne zaman böyle bir karşılamayla uyandınız? Ben mi? Dün sabah...



Not: Ses seviyesini yükselterek dinleyin!

7 Mayıs 2010 Cuma

Minsk –Belarus (Beyaz Rusya) İzlenimleri

Botanik parkından görünüş
Merhaba, gittim ve geldim sonunda. Belarus'un baş kenti Minsk'i de görülen yerler listesine ekledim. Baştan söyleyeyim iyi dileklerle gidip gerçekleşmeleriyle geri döndüm. İşlerimizi tam istediğimiz gibi yaptık, neredeyse hiçbir sorun çıkmadı (Çıkanlarda nazar bozuyor diye avutuyorum kendimi.) Bize de şehirde gezmek için epeyce bir zaman kaldı.


Hemen belirteyim Minsk ve Belarus hakkında internetten okuduklarınızın hemen hepsi yalan (Ne ironi değil mi? Bunları da internetten okuyor olmanız.) Bir kaç konu doğru, ilki sokaklarda gördüğünüz neredeyse tüm kızların manken gibi -dikkat edin güzel demedim manken gibi dedim- oldukları (Bu birçoğunun çok güzel olduğu gerçeğini dedeğiştirmez.) Biraz Belarus - Minsk hakkında doğrular ve yalanlardan bahsedelim.

Yanılsama / 2009 -2013