28 Nisan 2010 Çarşamba

Gideceğim, gidiyorum ve sonunda gittim!

Aylardır uğraştığımız bir iş için sonunda yurt dışına çıkıyorum birazdan. Umarım sorunsuz bir şekilde halolur ve keyifli zamanlar geçirmiş şekilde yurda döneriz.

22 Nisan 2010 Perşembe

Bedelli Askerlik mevzusu

Malum son günlerde yine ortaya bir bedelli askerlik mevzusu atıldı. Temcit pilavı gibi sürekli aynı mevzularda tartışıp, konuşup duruyoruz. Bizim halk kendi başına ne geldiyse, diğerlerinin de o belayı yaşayarak öğrenmesini ister. Çoğunluklada, “Bir musibet bin nasihatten evladır.” sözü hem musibet ile karşılaşmış hem de karşılaşmamış olan için yaşayarak öğrenilecek bir şeydir.


Benim askerliğim biteli bir buçuk sene oldu neredeyse -Yandaki resimden de anlaşılacağı üzere -her askeri birlik gibi- bizde de mutfakta, tuvalette, bahçede çalışan asker yoktu. Herkes tüfek, kasatura ve bilumum askeri teçhizat ile yatıp kalkıyordu… :) - Çok zor bir askerlik yapmadım. Hatta bazı dönemlerinin oldukça eğlenceli geçtiğini bile söyleyebilirim. Birazda bir kaçış olduğu için benim açımdan, askerlik çabucak bitti. Ancak herkes benim kadar şanslı olamayabiliyor. Malum ben sadece beş buçuk ay askerlik yaptım. Mesleğimin de sağlamış olduğu avantajlarla göreceli olarak iyi denebilecek bir yerdeydim aynı zamanda.


Haber sitelerinde bedelli haberlerine yapılan yorumlardan da hareketle hemen belirteyim. Ben kesinlikle parası olanın askerden kaçabileceği bir yöntem olarak bunu benimsemiyorum. (Askerden kaçmak isteyen zengin kesimin elinde sınırsız olanak var zaten. Özel üniversitelerden alınma beleş diplomalar, yurtdışında çalışmış gibi gösterilerek yaptırılabilecek dövizli askerlik gibi.) Benim derdim otuz yaşını aşmış, bir şekilde işini kurmuş, iş hayatında oldukça başarılı olmuş ve hatta kimi evli ve çocuklu olanların askerlik durumlarıyla ilgili. Bu insanların 15 ay boyunca hayattan kopartılması bana çok mantıklı ve akıllıca gelmiyor. Makul bir bedel ödeyerek bu insanları iş hayatlarının kesintiye uğramaması, aile yaşantılarında olumsuzluk yaratacak uzunca bir dönemden kaçınmaları hem onlar hem de ülke adına zarardan çok yarar sağlayacaktır diye düşünüyorum.

Etrafımda bu durumda olan iki kişiden biri on beş gün önce birliğine teslim oldu. Grostonluk tankerler, kuru yük gemileri kullanmış, telsiz, sağlık v.b. bir sürü ehliyete sahip bir uzun yol kaptanını Ankara’da karacı olarak askere aldılar. Hem de on beş –rakamla 15- ay. Koskoca on beş ay boyunca bir denizciyi denizden alıkoyarak. Maalesef o gitti ve tamamlamaktan başka çaresi yok artık. Diğer arkadaşımsa bizim sektörün parmakla gösterileceklerinden biri. Onun da sonu denizci olan arkadaşımdan çok farklı olmayacak biliyorum. Yazık değil mi bu yetişmiş iş gücüne? Askerde ülkeye faydalı şeyler yapacak olsalar, bilgi-birikimlerini milletimizin-ordumuzun hizmetine sunacak olsalar gam yemem. Ama nerde? Giden herkes biliyor. Asker boş kalmasın diye ne kadar saçma salak iş varsa yaparsın orada! Sen yapmasan da verirler yanına körpecik ana kuzularını(Her ne kadar ana kuzuları istisnayı teşkil etse ve birçoğu burada zikredemeyeceğim derecede eğitime muhtaç olsa da) onlara senin elinle yaptırtırlar. Neyse bu mantığı eleştirmeye bir başlarsam ucunu başını kaybederim.

İşin özü şu ki; bence şu bedelli askerlik olayı bir an önce çıkartılmalı ve insanların bu yöndeki ihtiyaçları giderilmeli. Bunca insan da bir an önce rahata ermeli. Sırf ben yaptım diye onlarda yapsın diyemiyorum ben ve bu durumda olup da askerliğini uzun dönem olarak yapan herkese gerçekten üzülüyorum.

18 Nisan 2010 Pazar

Şeref

Şu maçtan sonra Bursa'dan en az 3 tane yemeyen Beşiktaş şerefsizdir.

14 Nisan 2010 Çarşamba

Dün gece

Dün gece oturdum uzun uzun yazdım sana
Cümlelerin bir sonundan çektim bir başından
Sana benzemedi hiç biri

Dün gece uzun uzun düşündüm sana dair
Kâh yüzündü gözlerimin önünde kâh duruşun
Hayal dahi edemedim
Sana benzemedi hiç biri

Dün gece attım kendimi sokaklara
Her yanımdan geçen kişide seni aradım
Aradım da bulamadım
Sana benzemedi hiç biri

Dün gece gittim oturdum bir meyhaneye
Rakı bardaklarının diplerine baktım
Meyci doldurdu ben boşalttım
Oralarda da yoktun

Dün gece bir kalem aldım elime
Seni karalarım da karşımda kılarım diye
Hep kızgın bir yüz çıktı karşıma
Sana benzemedi hiç biri

Dün gece düşler sokağında uyandım sonunda
Yalnız yürüyordum, parke taşlarının çizgileri yoktu
Pencerelerin perdeleri, kuşların kafesleri yoktu
Tabi bir de sen, sen yoktun
Rüyalarımdan bile gitmiştin
Sabah yalnız uyandığımda fark ettim

Dün gece üç vakit olmuş
Daha ben farkına dahi varamadan
Sen benden gitmişsin
Beni benimle bırakarak

12 Nisan 2010 Pazartesi

Galatasaray taraftarı - İsyan

Dün Galatasaray güçsüz Diyarbakır karşısında sezonun en iyi maçlarından birini çıkarttı. Dördüncü golden sonra bilerek yavaşladılar ve maç 4 – 1 bitti. Ama benim esas ilgimi çeken tribünlerin isyanıydı. İlk 5 dakika çıt çıkarmadılar. Bu çok güzeldi. Ayrıca Galatasaray ile ilgili tüm pankartlar da tersten asılmıştı. Bu da takdire şayan bir protestoydu. Hele Jo’ya yapılan protesto kesinlikle ve kesinlikle en güzeliydi (Jo’nun kaybedilen maçtan sonra evde parti yapıp nispet yaparcasına eğlenmesi bence de çirkindi. Tam bir ruhsuzluk örneğiydi.) Tribünlerin “Size değil renklere aşığız!” diye bağırması da hoşuma gitti. Kısacası dün Galatasaraylılar en medeni protestolarını gösterdiler. Tebrik etmekten başka bir şey söylenmez sanırım. Ruhsuz oynayan bilumum sporcuya güzel bir örnekti dün gece…

Not: Keşke her zaman böyle olsalar. Koltukları kırıp, pet şişeleri sahaya fırlatmasalar.

9 Nisan 2010 Cuma

Boş Kutu

Hayat çok kötü gidiyordu. En az üç bacak üstüne oturması gereken hayatın tüm bacakları sakattı. Bir iskemle gibi dört bacaklı hayatları olanlar bile varken, onun hayatı zorluklar, eksiklikler ve üzüntülerle örülmüştü sanki. Her ne kadar hayatından şikâyet ederken görülmese, duyulmasa da zordu hayatı. Hem de dışarıdan bakıldığında acınacak kadar zor.

Çocukluğunda hiç eksiklik çekmemişti. Daha doğrusu ailesi öyle bir büyütmüştü ki eksikliğin ne olduğunu bilmiyordu. Bir oyuncağı varsa ikincisinin olması gerekir miydi? O biriyle oynuyordu ve eğleniyordu ya. Daha ne isteyebilirdi. Ayrıca arkadaşları vardı, etrafından hiç eksik olmayan. Oyuncaklarda neydi ki! Karınları doyuyordu. Varsın pastırması, kaymağı eksik olsundu kahvaltı sofrasının. Kuru fasulyenin yanında ortada ev yapımı bir turşu varsa insan daha ne isteyebilirdi ki! Hiç eksiklik hissetmemişti. Daha doğrusu eksikliğin ne olduğunu bilmiyordu. Öğretilmemişti ki!

Gençlik yılları zor muydu? O da bilmiyordu. Hep etrafında daha kötü durumda olanlara bakıp şükretmeyi öğrenmişti çünkü. Bu şekilde hep iyi olmuştu hayatı, göreceli de olsa. Şikâyet edecek şeyleri olduğunu bile bilmiyordu.

Hayatının önemli bir kısmı kalabalıklar içinde geçti. Hiç kendini öne çıkartmak ve “Ben” demek ihtiyacı duymamıştı, ta ki onu görünceye kadar. Onu ilk gördüğünde “Ben” dedi aslında “O” derken. Biz derken de kastettiği “Ben” di. Ben! Her şey bu şekilde başladı onun için.

4 Nisan 2010 Pazar

Geçen Hafta

Uzun süredir bir şeyler karalayamadım buraya, biraz işte uğraştıklarımdan biraz da sınavlar dolayısıyla. Bu hafta sonu sınav stresinden kurtuldum (Bu yaşta ne işim var diye düşünmüyor da değilim.) Neyse kısaca bir iki tavsiye ve uyarıda bulanayım.

Birincisi, her ne kadar burada işle ilgili konuları paylaşmak istemesem de “Google Chromium” işletim sisteminden bahsetmek. Tam iki gün boyunca milyonlarca satır koddan oluşan işletim sistemini indirmek, derlemek ve bilumum zahmete girdikten sonra, fark ettim ki basit bir Linux çekirdeği üzerinde çalışan “Chrome” tarayıcı grafik arabirim olarak ayarlanmış saçma bir işletim sistemi olmuş. Uygulama diye yükleyebileceğiniz şeylerde normalde kendi tarayıcınızda “Sık kullanılanlar” olarak kullandığınızdan başka bir şey değil. Denemek isteyen olurda ararsa diye belirteyim; “Değmez!” Kurun “Ubuntu” Linux’unuzu onunda üzerine “Chrome” tarayıcı olsun bitsin. Hem hızlı çalışmış hem de canınızı sıkmamış olursunuz. (Bunu yazıya eklemek gerekir diye düşündüğüm için yazıyı güncelledim. Eğer HTML 5 düşünüldüğü kadar hızlı yayılırsa biraz daha kullanışlı olur Chrome OS. Ama yine de herhangi bir işletim sistemi üzerinde çalışan Chrome tarayıcı tercihim olur. HTML 5'in ne kadar hızlı yaygınlaşacağı pek de umrumda değil.)

İkincisi, geçen haftanın en güzel olayı olarak Emre Aydın’ın yeni albümünün çıkmış olması. Uzun süredir ne zaman çıkacak diye bekliyordum.  Sonunda Kâğıt Evler ismiyle piyasada albüm. Albümdeki bütün söz ve müzikler Emre Aydın’a ait. İlk dinlememde beğendim albümü ve bu demek oluyor ki ileride daha da çok seveceğim. Herkese tavsiye edilir. Hele albümün ikinci parçasının sözleri müthiş olmuş. “Alıştım Susmaya” özel ilgi bekler… Özellikle susmaya alışmış olanlardan…



Bu arada en kısa sürede bir yurt dışı işi gözüküyor, pasaport ve vize işlemlerini halledebilirsem. Sanırım bir sürede daha uzaklarda olacağım.