27 Şubat 2010 Cumartesi

Bekleme Salonu

Tiyatro sezonunu pek takip edemedim bu sene. Gerçi bunda gitmek isteyip bilet bulamadığım oyunlarında bunda etkisi var. Bugün, sezon kapanmadan birkaç oyun daha izleyeyim diye biletimi alıp Reşat Nuri sahnesine gittim. Burada seyrettiğim oyunlarda hep bir enteresanlık oluyor.

Bekleme Salonu’nu seyrettim bugün. Oyun bir iş görüşmesi öncesinde bekleme salonunda olan iki erkek ve bir kadın arasındaki olayları anlatıyor. Başlangıcından sonunu tahmin etmek mümkün. Ancak yine de oyun izlenmeye değer. Bir de arkamda oturan üç bayan arkadaş tüm oyun boyunca yaptıkları yorumlarla sıkılmamı ve oyundan kopmamı engellemeseydiler! Oyun bitiminde dönüp kendilerini de alkışlayıp, tebrik ettim. Nedense çok şaşırdılar ve “Rahatsız mı oldunuz? Keşke söyleseydiniz.” diye kibarlıklarını da gösterdiler! Bir kez daha teşekkür ediyorum.

Oyun güzeldi. Tavsiye edilir...

25 Şubat 2010 Perşembe

Limon Ağacı*

Sonunda bitti. Evet, bunu dedirtecek kadar kötü bir başlangıç ve çeviri ile ite kaka, epeyce bir zamandan sonra Limon Ağacı’nı okumayı bitirdim. Şimdiye kadar yarıda bıraktığım kitap sayısı oldukça azdır. Ancak bir ara bunu bıraksam mı diye düşünmedim değil.

Bir akşam iş çıkışı metroda giderken İrfan sordu, “Hayırdır, uzun zamandır bu kitap elinde?” diye. Ben de, “Sorma, sanırım okuduğum en kötü kitap sıralamasında ilk üçe oynuyor” demiştim. O anda yandan hiç tanımadığım biri, “O kadar da kötü değil hakkını yemeyin” gibi bir şeyler söyledi. Garip kitap, garip kişiler, garip yorumlar.

23 Şubat 2010 Salı

Geometri

Üç köşe
Yıldız
Üçgen, köşeleri yıldız şeklinde

Dört köşe
Yıldız
Kare, köşeleri yıldız şeklinde

...

Gök kubbe
Yıldız
Gökyüzü, her köşe sen şeklinde

20 Şubat 2010 Cumartesi

Canım Ülkem

Yine fırtınalar kopuyor. Ama bir bardak suda değil. Ülkemin her karışında ayrı bir kaos durumu var. Hani diyorum ya ben; "Kâinatta mutlaka bir düzen hâkim olmalı. Eğer öyleyse bu düzen neden “Kaos” olmasın..!” Galiba canım ülkem de bu kurama uymaya çalışıyor (Bu durum “Kaos” teoremiyle açıklanamaz. Bu sadece bir benzetme...)

Genelkurmay Başkanı’nı dinlemişler ve internet sitelerine de servis etmişler. Tamam, en üst düzeyde güvenlik bilgilerine sahip birinin dinlenmiş ve bunun internete servis edilmiş olması ayrı bir gariplik. Tamamda arkadaş, adama sormazlar mı: “Memleket meselesini neden Brüksel’de konuşuyorsun?”  diye. Konuşmanın içeriğine de bir bakmakta fayda var. Var da ben hiç girmeyeceğim o konulara…

Şimdi biraz dürüst olalım. Hadi memleketimin kadın nüfusunun büyük çoğunluğu ordu içindeki uygulamaları bilemez. Ama askerlik görevini tamamlamış herkes askere gönderilmiş yirmili yaşlarındaki delikanlıların orada nasıl ezildiğini, nasıl eşya gibi muamele gördüğünü görmüştür. Evet, memleketim insanının çoğunluğu cahil. Ancak ben yüksek lisanslı kişilere de aynı şekilde davranıldığını gördüm (Yanlış anlaşılmasın cahil – okumuş ayrımı yapmıyorum. İki duruma da karşıyım.) Gidilecek, git… Gelinecek, gel... Astsubayın evi taşınacak asker yollayın. Komutanın oğlu tıraş olacak, asker koş. Askeri memurun uydu cihazı değiştirilecek, asker koş… Boyacı timleri bile gördüm ben. Şimdi diyeceksiniz ki onlar sadece senin gördüklerin. Toplayın etrafınızdakileri dürüstçe anlatmalarını isteyin, askerlik görevini askerlik öğrenerek ve uygulayarak tamamlamış kaç tane bulacaksınız bakalım.

Sakın bana terörle mücadele ederken ölenlerde mi senin dediğin gibi demeyin. Onlara da adam gibi eğitim verilmediği için oluyor bunlar. O tazecik insanlar tam da bu yüzden ölüyorlar (Terörle savaşmayalım demiyorum. Savaşalım ama bu şekilde mi?) Terörist yıllarca o coğrafyada bir dağ keçisi gibi dolaşmış, sen tut üç aylık eğitim verdiğin ve beklide ömründe eline ilk defa silah almış adamı onun peşine yolla. Bu mudur askerlik? Bu mudur vatan sevgisi?

Bugün yaşadığımız hiçbir şey sadece askeriyeyle ilgili de değil. Türkiye’nin bürokratik bir krallık olmasından kaynaklanıyor hemen hepsi. Hiç devlet dairesine gittiğinizde örgü ören bir memurun sizi terslediği oldu mu? Bir memuru işini savsakladığı için amirine şikâyet etmeyi denediniz mi? O amirin, “Şimdi beni kime şikâyet edeceksin?” sorusu karşısında dona kaldınız mı? Arabanız çalındıktan sonra bir yöntemle buldurduğunuz arabanızı teslim etmek için bir karakol dolusu polisin içinde, amir size elinizi cebinize atmanızı ama bir yeşillikten aşağı çıkartacaksanız çıkartmamanızı söyledi mi? Bu bürokratik krallık yıllarca insanları fişledi, gözaltlarında dövdü, öldürdü. Şimdi aynı şey onlara yapıldığında bas bas bağırıyorlar “Adalet! Hukuk!” diye.

Yanlış anlaşılmasın hükümetin böyle her şeyi bir kargaşa, kaos haline çevirmesinden kesinlikle memnun değilim. Ancak ülkemin başbakana bağlı olması gereken genelkurmay başkanının da tehdit eder gibi elimde belgeler var çok zorlarsanız açıklarım diye tehdit etmesinden de o derece nefret ediyorum. Açıkla, tutukla, vur. Ama tehdit etme. Sen devletsin! Sözde vatan sevdalısı asker, sözde hukukçu, sözde doktor ve hatta sözde demokrat siyasetçi vesayetinden bıktım artık. Bırakın bu ülkeyi de insanlar biraz soluk alsınlar.

“Adalet” in ırzına geçilmiş. Hatta parayla çalıştırılmaya başlanmış. Adalet sarayları paranın rengine boyanmış. Ama şimdi değil çok daha eskilerden. Şimdi sadece duvarların rengi değişiyor ve “Adalet” ile birlikte olmak isteyen bedelini ödüyor. "Adalet" viziteye çıkıyor...O yüzden bu kadar bağıranlar dün yaptıklarını bir daha düşünsünler. “Adalet” ensest sonucu intihara yöneliyor şimdi. Geçmişte bu suçu işleyenlerde ya kendin atlarsın Munzur çayına ya da biz vururuz tekmeyi diye tehdit ediyorlar.

Hep ettiğim bir dua var. Bu "halinden şaşmışların" hepsine aynı duayı salık veriyorum; Allah’ım bana kaldıramayacağım güç, mevki ve parayı yükleme…

14 Şubat 2010 Pazar

Ufuk Cizgisi

Normal bir insanın dünya üzerindeki görüş uzaklığı -ufuk çizgisi -dünyanın yuvarlak yapısından dolayı oldukça kısıtlıdır. Deniz kenarında duran bir insan için bu görüş mesafesi sadece 5-6 kilometre civarındadır (En iyi koşullarda.) Bu rakam, dünyanın çapının 12 bin kilometreden fazla olduğu düşünülürse oldukça küçük bir rakamdır. Yüksek bir binanın üstüne çıktığınızda bu rakamı en fazla birkaç katına çıkartırsınız. Hatta uçaktan baktığınızda dahi dünyanın görebileceğiniz kısmı birkaç yüz kilometrenin üstüne çıkamaz. Uzaya çıkma şansı bulmuş insanların görüş açısı her ne kadar daha geniş olsa da dünyanın tamamını –aynı anda- görmek o kısıtlı sayıdaki insana bile nasip olmamıştır. Bu yönüyle bakıldığında insanoğlunun hayatı ile üzerinde yaşadığımız dünya büyük benzerlik gösterir.

Dünyanın şeklinden kaynaklanan görüş kısıdı, insanlarda da kendini gösterir. Kişilere ve olaylara ne kadar yakınsak bakışımız o kadar kısıtlıdır. Yakın ilişkilerde, dışarıdan bakıldığında problem olması gereken birçok şeyin sorun edilmemesinin de sorunların zamanında fark edilmeyip daha büyük hale gelmesinin sebebi de budur.

Aynı şekilde kişilerden ve olaylardan uzaklaşmamızla birlikte daha iyi bir görüş elde etmemize rağmen detayları kaybederiz (Aynı dünyaya yukarıdan bakan bir astronot gibi. Diğer bir ifadeyle makro ve mikro görüş arasındaki fark…) Kimi zaman bu dengeyi kurmak oldukça zor olur. İnsanlarla aramıza mesafe koyarak bu sorunu ortadan kaldıramayız. O halde…

O halde bizim de görümüzün dışında olanlar için bir yöntem bulmamız gerekir. Peki, yolumuzu kaybetmemek için ne yapmamız gerekir? Çok basit aslında insanlar bunu kendi ezellerinden beri yapıyorlar. Kimi zaman güneşi, kimi zaman yıldızları kullandı atalarımız. Yakın zaman da pusula diye bir cihaz icat ettiler. Çok daha yakın zamandaysa uzaydaki uydular vasıtasıyla yollarını bulmaya, kararlarını vermeye başladılar. Kısacası kendilerine bir pusula edindiler hep.

Açık denizde ki pusulasız bir gemi gibi olmamak için kişisel bir yerimiz, duruşumuz ve yönümüz olmalıdır. Nasıl açık denizde kendi konumunu, hızını, akıntıları ve yönünü bilmeden bir yere ulaşmak mümkün değilse, bunlar olmadan biz insanoğlunun da yolunu bulabilmesi ve gideceği yere varabilmesi –olayları değerlendirmesi ve kararlar alabilmesi- neredeyse imkânsızdır. Kendinize bir pusula bulduğunuzda, nereye gideceğinizi biliyor ve ne kadar sürede de varacağınızı biliyorsanız tüm sorunları aşmışsınız demektir. İşte o zaman etrafınızda olanlara belirli bir bakış açısıyla bakabilmeye başlarsınız, mesafe dengesini kurmuş olursunuz yani.

Önce kendi özel yerinizi belirleyin, bir duruşunuz olsun. Sonra kendinize bir pusula edinip yönünüzü de belirledikten sonra öngörünüz hazır. Ne hayatın yuvarlak yapısı zorlayabilir sizi bundan sonra ne de görüşünüzün kısıdı bir önem arz eder. Ufuk çizgisinin görünüşü de size ayrı bir keyif verir bundan sonra…

13 Şubat 2010 Cumartesi

Sonunda başardım...


Hafif şekilsiz de olsa ilk ekemğimi yapmayı başardım. Uzunca bir deneme sürecinden sonra... :) Tarif istemeyin vermem... :)

11 Şubat 2010 Perşembe

Erdoğan'ın kaçırdığı fırsat!..*

Ah benim Sevgili Başbakanım ah!.. Bu kaçıncı fırsattır kaçırdığınız.. Bu ülkede, gelişmekte olan, demokrasi kavgası veren bu ülkede, başbakanın bir "Davranış Danışmanı" bir Mentör"ü olmaz mı?.. Tüm dünya liderlerinin var.. Bir Acar Baltaş.. Bir Turgay Biçer!..
Şimdi bakın. Başbakan Meclis'te, AKP Gurubu'nda konuşuyor.. Nükleer Enerji santralinden söz ediyor.. Tam bu sırada, balkondan, dinleyici koltuklarından aşağı bir pankart sarkıyor..
"Mersin, Sinop Nükleer enerji istemiyor.. Greenpeace.."
..Ve başbakan her zaman olduğu gibi çıldırıyor..
"Açın kapıları.. Medya gelsin.. Bunu çeksin. Mal bulmuş magribi gibi yayınlasınlar" gibisinden önce medyaya, sonra pankartı asanlara sallıyor.. "Ellerine paçavra sıkıştırılmış adamlar.. Bu memleketi bunlara teslim edemeyiz.. Beğenmiyorsanız çekin gidin.. Falan filan.."
Bu sırada Meclis TV yayında.. TRT, NTV başta pek çok haber kanalı canlı yayın yapıyor. Ekran başında olanlar öfkeden deliye dönmüş bir başbakan seyrediyorlar..
Bu mudur?..
Politika bu mudur?.. Liderlik bu mudur?..
Demokrasi önderliği bu mudur?.
Pankartı asanlar, dünya çapında bir evrensel çevre gurubu Greenpeace'in temsilcileri.. Bu eylemler, sadece Türkiye'de değil, dünyanın her yerinde yapılıyor.. En çok da nükleer enerji aleyhine yapılıyor.. Bu yüzden Greenpeace'in arkasında petrolcülerin olduğu söylentisi yaygın.. Ama kim ne derse desin, prestijli bir gurup..
Şimdi böyle bir gurubun protestosuna, demokratik yaklaşım fırsatı kaçırılır mı?..
"Bakın arkadaşlar.. Bakın medya mensupları.. Bu ülkede demokrasi hem de nasıl var?.. AKP'nin gurup salonunda başbakanı protesto eden bir pankart açılabiliyor ve biz onları saygıyla karşılıyor, sevgiyle kucaklıyoruz.. Protestocu dostlarım.. Haklı olabilirsiniz.. 'Tarihi eserler, doğal güzellikler su altında kalıyor' diye hidro elektrik santraları protesto edenler de haklı.. 'Doğayı, havayı kirletiyor' diye ülkemizde bol bulunan düşük değerli kömürleri değerlendiren termik santralarla karşı çıkanlar da haklı.. 'Dışa bağımlı' diye doğalgaz ve petrol santrallarına 'Olmaz' diyenler hem de nasıl haklı.. Bugün Enerji Bakanım açıkladı.. Gelecek on yıl içinde gaz ve petrol için dışa ödememiz gereken para 460 milyar dolar.. Nükleere, dünyanın en büyük uranyum rezervlerine sahip Türkiye'de hem de Nükleer enerjiye karşı çıkan sizler de haklısınız.. Peki ülke elektriksiz kaldığında, enerji sıkıntısına düştüğünde, evlerde kısıtlamalar, fabrikalarda zorunlu tatiller ve işten çıkarmalar başladığında protesto edenler haksız değiller mi?.. Bu ülkeye enerji lazım.. Nasıl, nerden bulacağız?. Her türlü enerjiye karşı çıkanlar haklıyken, nerden bulacağız?.
O pankartı asan arkadaşım.. Hemen gel.. Seni Enerji Bakanlığı'na yollayayım. Orada uzmanlara anlat niçin karşı olduğunu.. Onlar da sana anlatsınlar, Avrupa'da kaç nükleer santral olduğunu.. Sıkıntı yıllarında bize enerji satan Bulgaristan'daki, hem de kontrolümüzde olmayan santralin sınırımıza, Edirne'ye kaç kilometrede olduğunu göstersinler.. Nükleer enerjinin artık Çernobil demek olmadığını anlatsınlar.. İkna edemezlerse seni.. Sen onları ikna edersen, enerjiden vazgeçip, Taş Devrine dönmeye.. Olur.. Demokrasi, halkın rejimi.. Halk, Taş Devri isterse döneriz, ne yapalım" deseydi eğer, o gece televizyonların ana haberleri nasıl başlar, ertesi sabahın gazeteleri hangi manşetlerle çıkar, hatta dünya medyası, Türkiye'den nasıl alıntılar yapardı bir düşünün..
Ağzından "Demokrasi" lafı düşmeyen bir liderin, "Nasıl demokrat olunur" dersini hepimize kendi eylem ve söylemleri ile göstermesi gerek..Erdoğan'ın eline bu fırsat her gün, hem de birkaç kez geçiyor.. Ama her defasında tepkisi "Kasımpaşa Delikanlısı" öfkesi oluyor..
Yazık oluyor!..



* Hıncal Uluç'un Sabah gazetesindeki 11 Şubat tarihli köşe yazısıdır

10 Şubat 2010 Çarşamba

Üzgünüm...

Yalnızlığı teklik sandım
Yanıldım
Kalabalıklar dahi yalnız olabilirmiş
Bilemedim

Yeni yaralar açtım karşımdakinde
Canım acıdı
Kapatmaya çalıştım
Eskileri de kanadı

Aklım sıra akılsız başım akıl dağıttı
Kendi yetersizliğinde
Mutluluk veririm sandığım
Acı çıktı

Pişmanlıkları kovalarken hayattan
Şimdi evet, yarın hayır.
Şimdi ki belki yarın ki keşke ile
Yenilerini yarattım , farkına bile varamadan.

Üzgünüm...

8 Şubat 2010 Pazartesi

İnsaf !

İstanbul barosunun kararıyla Danıştay bir kez daha YÖK’ün yaptığı katsayı düzenlemesini iptal etti. Gerekçeli kararı okumadım. Açıkladılar mı onu da bilmiyorum. Hiç tartışmalara imam hatip – meslek lisesi olayından bakmıyorum. Daha tepede daha yukarıda bir hata var.

Bu düzenlemenin tam tersini düşünün. Hani tüm lise mezunlarının aynı katsayı oranlarıyla tercih yapabildiği dönemlerde yine bir karar çıkmıştı değil mi? Meslek liseleriyle diğerlerinin farklı olduğunu söyleyen. O zaman bu uygulama yanlış değildi de şimdi mi yanlış oldu?

Şu yaptıklarıyla tüm meslek eğitimi veren okulların önünü tıkıyorlar. Daha kötüsü ne biliyor musunuz? Hani esas önünü kesmek istedikleri imam hatip liseliler ya. Eğer onlar gerçekten tehditse onları daha da karanlığa itiyorlar. Bunu görmemek için aptal olmak lazım. Belki aile baskısıyla gitti, belki kendisi çok isteyerek gitti o okula. Hiç fark etmez. Önemli olan kişinin istediği an istediği kararı verip kimseye zarar vermiyorsa uygulayabilmesidir.

Toplumlar suç işleyip cezalarını çekenlere bile ikinci bir şans verirken sadece bir okul tercihi yüzünden insanların hayatlarının karartılması ne kadar kötü bir şey. Bir insana sen bunu seçtin o halde ömrünün sonuna kadar bu yolda yürüyeceksin demekten ne farkı var bunun. O zaman bir doktor asla şarkı söylemesin. Bir mühendis gidip kitap yazmasın. Üniversitede hoca olan biri özel sektöre geçmesin ya da tam tersi asla olmasın.

Daha tepede ne mi var? Yargının siyasallaştığını, hükümetin yargıyı ele geçirmeye çalıştığını söyleyenler. Bırakın hükümetin yargıyı ele geçirmeye çalışmasından yakınmayı da önce zaten başkaları tarafından ele geçirilmiş olan yargıyı bağımsız kılın. O zaman ben de gelir sizle aynı safta yürür. Bu sefer de hükümete “El-insaf!” diye bağırırım.

“El-insaf!”

5 Şubat 2010 Cuma

Bu hafta

Artık yorulmaya başladım. Hem özel hem de iş dolayısıyla hafta başından beri ayakta geçirdiğim 4. gece. Birazdan uyumak için yatarım. Ama malum bir cezamız var çekeceğimiz ki güneş doğduktan sonra uyku haram bu bünyeye.

De javu demiştim ya geçenlerde. Bu işler bitmeden ve özeli biraz daha düzene sokmadan sanırım bana rahat uyku yüzü yok. Ama bu yorgunlukla nereye kadar onu da bilmiyorum.

Neyse… Birazdan sabah ezanı okur. Ben de upuzun ve derin bir uykuya dalarım sonrasında. Upuzun, huzurlu…

Yine, yine de sevgilerle sevgili günlük…
Yanılsama / 2009 -2013