30 Temmuz 2010 Cuma

Vatansever mi? Vatan haini mi?

Üst not: Bunu yayınlamakta oldukça tereddüt ettim. Sonra şu el bombaları olayı da patlak verince hiç şüphem kalmadı artık (Bu yazı ‎27 ‎Temmuz ‎2010 ‎Salı günü yazıldı.)

Üst not II: Birinci üst notu yazmıştım ki yazıyı yayınlayamadan bir de Gediktepe baskınının emniyet tarafından günler öncesinden bildirildiği istihbaratı dönmeye başladı haberlerde.

Ülkede erkler ayrılığı, hukukun üstünlüğü, adaletin tarafsızlığı ve bilumum doğru dürüst uygulama varmış. Asker demokrasi yanlısıymış, şu anki komuta zinhar planlamak/hazırlık yapmak, darbeyi aklının ucundan bile geçirmezmiş. Zaten bu ülkede ne darbe ne de darbe girişimi olmuş.

Terörle mücadele denen ucubede, ne sivil ne asker kimse ihanet etmemiş. Ne asker, görüp teröristi görmemezlik/vurmamazlık edermiş ne de sivil otorite bunların kamplarına gidip ellerini sıkmazmış, karanfil uzatmaz, onlara eğitim falan vermezmiş. Bir ordu terörist sınırımızdan geçip uçak savarlarla birlik basıp onlarca cana kıyarken çoban sanılmaz, kekik toplayan seksenli yaşlarındaki köylüler ise vurulup öldürülmezmiş. Canım ülkem bunların hiçbirinde art niyet aramazmış... Hepsi vatana hizmetmiş…

Memleketimde adalet önünde herkes eşittir ilkesi çok düzgün bir şekilde uygulanırmış. Mesela siz beş kuruşluk (5 Kr.) borcunuzu ödemediğinizde size işlemesi gereken adalet dakika şaşmazmış. Aynı zamanda bir asker herhangi bir suçla itham edilip, tutuklama kararı çıktığında hemen teslim olurmuş canım ülkemde. Muvazzaf yani görevde olması ve hatta general/amiral olması hasebiyle masumiyet karinesi ayaklar altına alınmazmış. Hapishanelerde yatanların %55’den fazlasının hükümlü değil tutuklu olması ancak eski – yeni bir asker veya üst sınıftan biri tutuklandığında hatırlanmazmış.

Kendisi dahi kabul etse, ben bu konuşmayı yaptım, bu seminerde böyle bir senaryo konuşuldu dese eski bir komutan, masumiyet karinesi gereği suçsuz ve vatanına şerefle hizmet etmiş bir subay olurmuş. O yüzden suçlu olamazmış. Güney sahillerinde bir yerlerini yayarak otururken kalp krizi riski olmayan çok değerli eski komutanımız, tutuklamayı duyar duymaz bir anda yüksek kalp krizi riski ile hastaneye yatsa da bunda hiçbir sorun görülmezmiş. Kimse de çıkıp “lan” arkadaş sen o sıcakta ne yapıyordun diye sormazmış.

Bir “tane” albay, terfi edemediği için kızıp bir plan hazırlar, altına kendi imzasını atarmış. Bir cemaatin evlerine silah, bomba koyma sonra da bunları yakalatma planları yapar, suikastlar tasarlar, ayaklanma planları yaparmış. Bunu kendisi dışında herkes kabul ederken, o bir “tane” albayın çalıştığı birimdeki bilgisayarların tamamının bir gece yarısı operasyonuyla neden silindiği hiç merak edilmezmiş. Hatta paçavra tanımları yapılan kâğıt bir anda bir belgeye dönüşür, kendi teknik ve adli makamları eliyle. Ama canım ülkemin yöneticisi sözlerimin arkasındayım dermiş hala.

Askere giden herkes bilirmiş; her atıştan sonra boş kovanlar bile toplanırmış. Canım memleketimin her karış toprağından lav silahları, roket atarlar, plastik patlayıcılar, el bombaları fırlarken; değerli yöneticimiz gözünde bunların bazılarının kullanılmış olması önemli değildir ve bu aşamadan sonra “değerli” yöneticimiz için tuvalet borusundan tek farkı renginin yeşil olmasıdır. Nerede kullanıldığı ve ordunun envanterinde olması gereken silahların toprağın altında ne işi olduğu sorusunun hiçbir önemi yokmuş.

Canım ülkemde erkler ayrılığına göre bir mahkeme bir tutuklama/yakalama emri verdiğinde, ülkenin yöneticisi, yönetmesi gereken diğer bir kişiyle mahkeme kararını tartışabilirmiş gece yarısına kadar. “Adaletsizlik” bakanı koşarak başşehre dönermiş, ne yapsak acaba diye. Yeri belli yurdu belli adamlar hakkında alınan kararlar bir türlü uygulanamazmış. Ne önemi varmış! “Çişleri” bakanı aynı sanık ile törenlere katılır timsahlaşırmış. Vatana hizmetmiş..!

Diğer tüm içeriğini unutabilsek bile, teröristi “bizimkiler” diye tanımlayan bir telefon konuşması tespit edildiğinde soruşturma üç yılda tamamlanmayabilirmiş ve bunda hiçbir beis yokmuş. Olamazmış..! Ayrıca masumiyet karinesi gereği bu adamlar görevinin başında kalmalıymış. Bu soruşturmayı olumlu veya olumsuz sonuca erdiremeyenler en büyük vatanseverlermiş.

“Babayasa” mahkemesi anasının belli olmadığı hasebiyle kanunları iptal etmek yerine kendi nüfusuna geçirmeyi hak görürmüş. İsmini aynı bırakıp kendi soyadını yazarmış. Ama olsun… Canım ülkemde erkler ayrılığı ilkesi varmış..! Demokrasi varmış..! Cumhuriyet varmış..! Vatanseverlik varmış..! Var oğlu varmış…

Hadi lan… İşkembeden sallamayın…

Bu askerler ve siviller vatanını seviyorsa ve vatan sevdası buysa ben vatan hainiyim…

Referandumda oyumun rengi beyaz bir “EVET” olacak. Bundan ötesi yok…

Peşin cevap: Bana sivil dediklerin de şöyle, bu parti de şunu yaptı diye sıralamayın. Onların güven indeksi zaten en sonlardaydı. Siz en güvenilen kurumların haline bakın. Onlar bu haldeyse diğerlerini düşünmeye gerek bile kalmıyor. Ayrıca bunların hiçbiri son on senenin ürünü de değil, çok daha eski… Son olarak ister kabul edin ister etmeyin sivil otoriteyi göndermek tek bir seçim dönemine bakar.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Fısıltı

Gürültüler içinde yorgunum
Sessizlik arıyorum kendime
Dinginlikte duymaya çalışıyorum
Bir fısıltı kulaklarımda

Senin adın mı o şarkıdaki
Yoksa sesin mi beni çağıran
Sessiz bir yere ihtiyacım var
Bir fısıltı kulaklarımda

Kendimi dinlemeliyim biraz
İç sesimi de duymalıyım
Seni çağıran biri var içimde
Bir fısıltı kulaklarımda

Çığlık çığlığa bağırıyor adını
Sessiz sedasız karanlıklara
Senin şarkını mırıldanıyor
Bir fısıltı kulaklarımda

Haykırıyor sessizce gecelere
Çığlıklar atıyor karabasanlara
Seni çağırıyor gecelerime
Bir fısıltı kulaklarımda

Gündüzleri de uyuyor olmalıyım
Hep bir ses kafamın içinde
Ne yöne dönsem orada işte diyen
Bir fısıltı kulaklarımda

18 Temmuz 2010 Pazar

Frenk üzümü

Geçen sene Ekim gibi Rize’den dönerken getirdim yanımda. Tam 1200 km toprağını dahi dökmeden arabanın en güvenli yerine yerleştirip getirdim, görüşümü engellemesine aldırmadan. Buraya ilk getirdiğimde tek yaprak dahi yoktu üzerinde. Ben pek anlamadığım için babam sağ olsun saksını değişti, yeni toprak ilave etti, gübresini ayarladı, budadı. Epeyce ilgilendi yani kısacası. Onlar gittiğinden beri de ben ilgileniyordum. Bir iki kez dışında sulamama bile gerek kalmadı, yağmurlar sağ olsun.

Hemen ki bir sene bekledikten sonra ilk salkımlarını vermişti bir ay kadar önce. Ancak İstanbul’da ve balkonda böyle bir meyve yetiştirmek hiç kolay olmuyormuş onu anladım. Nerdeyse hafif belirginleşen her taneyi kumrular ve serçeler afiyetle yediler (Keşke onlar da benim kadar sabırlı olsaydılar. Yine yeseydiler ama olgunlaşmasını bekleseydiler.)

Geçen haftaki aşırı sağanaklar nedeniyle balkonun kenarından sızıntı olmuş alt komşuya. O da balkonun üstünü kapatmış. Tabii ben de “Keşke saksıyı içeri alsaydın, en azından orada kavrulmazdı.” diye serzenişte bulundum. Ama fidanın üstünü açınca bir baktım ki birkaç tane bizim misafirlerden kurtulmuş ve olgunlaşmışlar. Tabii hemen fotoğrafladım (Normalde böyle bir fidan sürekli olarak bir eve yetecek kadar meyve verir. Öyle ki gövde ve yaprakları göremezsiniz meyvelerden.)

Sonuç mu? İlgilenilen, sevilen ve üstü örtülen fidanlar dahi bazen meyve verebiliyor, güneşten ve sudan olan tüm esirgenmelerine rağmen. Sabır her zaman işe yarıyor. Siz ne kadar ilgi gösterseniz de çabalarınız yetersiz kalabiliyor. Herkes sizin gibi olmuyor. Her şey sizin düşlediğiniz kadar çabuk olgulaşmayabiliyor. Olgunlaşmış olsa dahi bir şeyler onu yerinden edebiliyor. Bazen yanlış gözüken şeyler aslında gözüktüğü gibi olmayabiliyor. Sonuç mu? Sahi konu neydi? Frenk üzümü değil mi?!

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Mojitea (Romsuz Mojito)

Son haftalardaki favori mekânım oldu Cevahir’deki Schiller. Servis elamanları güler yüzle ve hizmette kusur yok. Gerçi konu bu değil. Konu orada tanıştığım bir içecek; “Mojitea”.

“Mojitea”, aslında romsuz bir “mojito” (mohito). İçinde; soda, lime*, yeşil nane ve esmer şeker var (Bence şekersiz ya da az şekerli çok daha güzel oluyor.) Hazırlamak da oldukça basit; havan gibi bir şeyde esmer şeker ile birlikte nane ve lime biraz ezilir, tatlarının birbirine karışması için. Daha sonra bardağın dibine yerleştirip bunları soda ve buz ile servis edilir. (Tekrardan hatırlatma; İçine rom konulursa “mojito” olur.) Kişisel tercih olarak bardağın içine bir dilim yeşil elma da hoş olur. Ayrıca hoş gözükmesi içinde, bardağın kenarına bir dilim lime ve bir iki yaprak nane de hoş olur. Afiyet olsun…

Efendim, Cevahir’deki Schiller güzel vakit geçirip, arkadaşlarla muhabbet ederken birşeyler yiyip, kaliteli ve çeşitli içecekler tüketilebilecek güzel bir yer. Tavsiye edilir… Ayrıca “mojitea”, bu sıcak havalarda serinlemek için tüketilebilecek ideal bir içecek. Tavsiye olunur…

*Lime, limon değildir ya da limonun yeşil hali, başlı başına ayrı bir meyvedir. (Ben de maalesef lime bulamadığım için limon kullandım. Tat farkı kesinlikle inanılmaz.)

Not: Lime ya da limon ne kullanırsanız kullanın oranını abartmayın. Sonuçta limonata yapmıyoruz. :)

16 Temmuz 2010 Cuma

Ejderha Dövmeli Kız (The Girl with the Dragon Tattoo)

İsveçli yazar Stieg Larsson’un çok ilgi görmüş üçlemesinin ilk kitabı, "Ejderha Dövmeli Kız". Orijinal dilinde adı “Kadınlardan nefret eden adam” (“Män som hatar kvinnor” -"Men who hate women”-) olan kitap İngilizceye “The Girl with the Dragon Tattoo” olarak çevrilmiş ve oradan da bize bu isimle gelmiş.

Stieg Larsson’ın ilk adı aslında Stig. Yirmili yaşlarındayken aynı zamanda arkadaşı ve ondan önce şöhrete kavuşmuş olacak olan diğer Stig Larsson ile karıştırılmamak için isim değişikliği yapmaya karar veriyorlar. Bunun için de aralarında yazı tura attıklarında üçlemenin yazarı olan Stig ismini değiştirerek Stieg ismini alıyor. (İki isminde okunuşu aynı.) Gerçekten bu kadar ünlü olabileceğini düşünmüş müydü bilmiyorum. Ama öngörülü bir hareket olduğu kesin.

Stieg Larsson, üçlemesini tamamladıktan hemen sonra kalp krizi geçirerek hayatını kaybediyor. (2008)

15 Temmuz 2010 Perşembe

İnsan...

Karşısındakini tanıdıkça terk etme isteği duyan tek canlı insan olsa gerek!

5 Temmuz 2010 Pazartesi

Ben bir "lümpenim"!

İtiraf ediyorum; ben bir lümpenim. Neden mi? Ünlü, herşeyi bilen şovmenimiz, bir kaç hafta önce, "Survivor" izleyen herkesi lümpen ilan etmişti de ondan. 

Bu akşam Hakan'ın kolunu kanadını kırdılar. Oradaki kumpaslar, ayak oyunları akıl almaz boyutta ya... Hani para için hepsinin yapmayacağı şey yok ya... Bu aksam ben Hakan'ın yerinde olsam Gizem'i yazan herkese tutar okkalı bir küfür eder, sevgilimin elinden tutar evime dönerdim. Ama ne ben o adadayım ne de Hakan, ben. 

Bu arada hani Acun Ilıcalı lümpen ya ve hani onu izleyen ben de lümpenim ya... O büyük şovmenimizin programında Türk televizyonlarındaki en seviyesiz adam konuktu ve onun yeni programının tanıtımını yapıyordu aynı saatlerde. O ne bilmiyorum ama eğer ben lümpen olarak ondan farklı bir sınıftan olacaksam bunu seve seve kabul ederim. 

Evet, ben bir lümpenim. 

1 Temmuz 2010 Perşembe

Kayip Sembol ("The Lost Symbol")

Bazen gözümüzün önünde olanı göremeyiz. Basit işleri zorlaştırırız hep. Konu bilişsel aydınlanma olduğunda da önümüze yüce gurular, hocalar, hacılar çıkıp durur. Basit bir şekilde okuyup anlayacağınız konu, bu kendini “beğenmişlerin” elinde içinden çıkılamaz bir durum yaratır. Burnumuzun dibindeki basit gerçekten bihaber derin araştırmalara dalıp, çıkamayız. Bu evrenin en basit olması gereken yasasında da böyledir, yüce yaratıcıyı ararken de aynıdır. Bazen kendimiz bazen de başkaları tarafından ketler vurulur düşünce ve görüşlerimize.

Ben hep insanın doğası gereği kötü olamayacağını savunurum. Ama insan iyi bir öğrencidir. Hele ki söz konusu doğasını bozmak ve kötüye ulaşmaksa… Yine de ben “Su, yolunu bulur” kavramına inanıyorum.