22 Ocak 2010 Cuma

Senden konuşmuyorum

Senden konuşmuyorum yalnız kalmadıkça
Benimle değil bedenim sensiz oldukça
Sensizliği suçluyorum, gitme diyemeyen benken
Bensizliğini kutluyorsun sense, kalmayan senken

Yapamadıklarımız ve yaptıklarımızı tartıyorum
Kesenin bir tarafı hep ağır basıyor
Senin yaptıkların dibe çekerken bizi
Benim yapamadıklarım pişmanlıklarım oluyor

Ölçüler tanımlıyorum kendimce
Benim kalarak giden olmama neden olacak
Senin terk ederken kahraman
Severken terk edince ortaya çıkan ölçüler

Boşluğa çiziyorum yüzünün kıvrımlarını
Nefesinin kokusunu arıyorum derin sularda
Hep kendimleyken yapıyorum tüm bunları
Senden konuşmuyorum yalnız kalmadıkça

17 Ocak 2010 Pazar

Dün ve Yarın

Daha dün “Bugün askere gidişimin üzerinden bir yıl geçti” diyordum. Daha dün askerdeydim zamanın kıymetini bilmeyenlerin öğrendiği yerde. Dün olmuyordu bugünler bir türlü. Daha dün “Serkan askerden gelecek bugün” diyordum. Daha dün “Kendi yerimizi açalım.” diyordum, diyorduk.

Bu dünlerin hepsi  dündü. Bugün o günlerin üzerinden altı ay, bir, iki, ve beş yıl geçti sırasıyla. Bugün tam bir yıl oldu askerlik görevini tamamlayıp döneli. Bugün tam iki yıl oldu Serkan’ın askerliği biteli. Son olarak bugün tam beş yıl oldu Sinan YILMAZ ve Serkan AKCAN ile Nebula’yı kurup, çalışmaya başlayalı. Bir de tam bir yıl oldu bu günlüğü tutmaya başlayalı...

Dünler için şükrediyor ve teşekkür ediyorum. Yarınlarımız hep dünümüzden daha güzel olur umuduyla…

Not: Evet, yıldönümlerini sevmiyorum. Ancak 17 Ocak tarihi de o kadar ilginç bir tarih oldu ki değinilmeden geçmek ayıp olur.

16 Ocak 2010 Cumartesi

Kendini bilmek

Başkasının gözündeki yansımanızı görmeye başladığınızda kendinizi tanımaya başlamışsınız demektir.

13 Ocak 2010 Çarşamba

Lâ - Sonsuzluk Hecesi*

Lâ!

Yok!

Lâ… illâ..!

Başka yok..!

“Yok” ile başlayan bir hikaye öyle bir aşk hikayesine dönüşüyor ki, okuyacağınız en güzel kitaplardan biri olup çıkıveriyor. “Başka yok” diyememenin sıkıntısında biraz boğuluyor, bocalıyor. Biraz uzaklaşıyor başlarda başlanmış olandan. Ama hikayenin aslında, kökünde de zaten bu yatıyor. Uzaklaşıyor insan. Uzaklaşarak cezalanıyor, cezasını ilaç sanıyor.

10 Ocak 2010 Pazar

"Adalet", herkes için…


Yandaki resim Metallica’nın dördüncü albümü yani “… And Justice For All” un kapağı. “Herkes için adalet…” Evet, herkes için adalet ama nasıl bir adalet! Malum adalet figürünün gözleri kapalı, karşısındakileri görüp de kişiye göre karar vermesin, tarafsızlığı bozulmasın diye. Hatta belki de güçlünün gücünden korkmasın, çekinmesin diye biraz da. Terazisi suçlu ile masumu ayırıyor malum. Elindeki kılıç da hükmü ve hatta hükmün hızını temsil ediyor. Ancak tüm bunların yanında adil olması gereken “Adalet” tam da bu özellikleriyle adaletten uzaklaşıyor. Gözleri kapalı olduğu için güçlü zayıfı ezerek terazinin kefeleriyle oynuyor. “Adalet” hanım göremiyor, malum gözleri kapalı. Kimi zaman nasıl oluyorsa oluyor ve “Adalet” adil bir karar veriyor. Kılıç kalkıyor tam suçluya hak ettiği cezayı verecek. Yine güçlü güçsüzü itiveriyor hışımla inen kılıcın önüne. Gücü yeten yetene bu  dünyada -ülkede. Ancak bu kadarla da kalmıyor. Adaletsizlerin arasına “Adalet” de katılıyor. Paran var mı? O zaman istediğin suçu ilersin. Güçlü müsün? O zaman istediğini ezip geçersin. Bunları yaparken yakalandın mı? Yavuz hırsız oluverirsin. “Adalet” mi? Masum, mahzun ve mağrur... Ne var ki yapılacak bir şey yok.  Terazi ve kılıç “Adalet” hanımın elinde. Peki ya adalet… Şarkı çok güzel anlatıyor aslında. Hem de ilk cümlesiyle; “Halls of justice painted gren / Adalet salonları yeşile boyalı.” Sadece canım ülkemde değil. Tüm dünyada…