31 Aralık 2010 Cuma

Yeni kararlar

Adete uyuyorum ben de... Konuya ortasından bir giriş yapıyorum.

Sevmiyorum aslında böyle şeyleri. Doğum günlerini, yıl dönümlerini ya da yıl başı kutlamaları, yazıları ve sözlerini... Sen bunları bilmiyorsun tabii. Neden sevmediğimi bilmiyorum yalanına sığınmayacağım! Biliyorum aslında. Beni görürsen bir gün, belki o zaman açıklarım nedenini.

Geçen yıl şunu yaptım, öncekinde bunu diye sıralamayacağım. Bunda da yalana sığınmayacağım. Sevmediğimden değil. Herkesin aynı şeyi yapmasından dolayı. Ama farklı olmak için değil kesinlikle!

Dostum, ben zamanı bölüp parçalayıp ölçüler tanımlayıp sonra bir sürü beklentiye girmeyi sevmiyorum. Şu vakitten sonra bunu, bundan sonra şunu yaparım gibi şeylerden sıkıldım. Yapmadığımdan değil, sürekli bunları yaptığımdan, bu şekilde yaşadığımdan.

Hayatımı ikiye bölüyorum sanki. Gitmeden öncesi ve döndükten sonrası diye.

Gitmek?

Nereye?

Dönmek?

Nasıl?

Ben yalan söylemeyi de söyleyeni de sevmem. Aslında söyleyeni değil de bunu yaparken çok belli edeni sevmem. Ben yalan söylemem mi? İşte bu ilginç bir soru benim için. Söylerim, çok sık mı değil mi bilmiyorum. Ama ben yoksam bile resimlerime bakıp anlarsın. Biraz önce yalan söylemiş dersin. Çünkü küçük bir çocuk gibi hala yanaklarım allaşır benim yalan söylerken.

Bunlar ne mi?

Senin beni belki de benden çok sonra bulup okuyacağını düşündüğüm için. (Hayır intihara eğilimim yok. Ama evet, ölümümden sonrası genel olarak kastım. Ne bileyim belki daha farklı bir gün gidişim ve teknoloji denen tek dişi kalmışa tamamen sırtımı dönüşümden sonrası.)

Yine mi olmadı?

Bunlar benim kendi kendimle konuşmalarım. Kendime itiraflarım!..

Dostum, seneyi devriye vakti, çok kısa bir süre sonra 2010'u 2011'e devir edeceğiz. Gün, saat, dakika ve sonrasında bir ana sığacak şu devire ne çok anlam yüklüyorlar! Ve ben bunu niye anlamlandıramıyorum?

SEVMİYORUM! Belki ondandır...

Ama yine de yeni yıl bir vesile öyle değil mi? İyi dilekler için.

2011'de değil, tam şu andan sonra herkes için iyiliklerle dolu, mutlu ve umut dolu anlar olsun. İçten sürekli ettiğim kendi bencil duamın kabul olması için bir kez daha amin diyorum. Allah hakkımızda hayırlı olan tüm dileklerimizi gerçek kılsın. Sağlıklı bir yaşam tüm sevdiklerimizle olsun.

Dostum, yeni kararların arefesini çoktan geçtim. Bazılarını da uygulamaya koydum bile. Bir tanesini de pazartesi günü yapacağım. Bir diğeri içinde şeklini belirlemeye çalışıyorum. Herkesin yaptığı gibi -sevmediğim halde- ben de yeni kararlar aldım ve uygulama kararında ve kararlılığındayım.

24 Aralık 2010 Cuma

Karakter analizi

Kısa ve öz...

Benim yıllarımı alan kendimi tanıma yolculuğum başkaları için bir an sürmüyor mu? İşte buna bayılıyorum... Hayır, bir ima falan yok. Gerçekten bayılıyorum.

Hoş gerçi benim kendimi ne kadar tanıdığım da ayrı bir tartışma konusu ya... Neyse...

Haklısın dostum, benim hakkımda ne düşünüyorsan haklısın.

Kısa ve öz...

19 Aralık 2010 Pazar

Anti-fenerlilik

Uzun "fenerbahçelileştirme" çabalarının sonucunda dün Şükrü Saracoğlu stadında Fenerbahçe - Sivas maçını izlemeye gittik (Suat sağ olsun, yerimiz çok iyiydi.) Anlattıkları kadar varmış; santra esnasında stada girdik, iki dakika bile sürmedi. Çıkışta da 5 dakika da çıktık stattan.

Maçta hiç ruh yoktu. Ancak yaklaşık 15 sene sonra seyrettiğim ilk stat maçında seyircinin etkisini ilk kez yerinde fark ettim. Tabii bu arada uyuyan seyirciyi uyandırmanın en iyi yolunun basit bir iki tane hakem hatası olduğunu da...


Alex olmasa maç benim için tam keyif olacaktı! Ama neyse o kadar da olur... (Yukarıdaki kare 77. dakikadaki Alex’in serbest vuruşu esnasında çekildi.)

Not: Bir maçla “anti-fenerlilikten” “fenerliliğe” geçmem tabii ki mümkün değil! (Gerçi böyle bir ihtimal olduğunu dahi sanmıyorum.)

16 Aralık 2010 Perşembe

Kendi kendini tekrar

Dostum, hani ben buraya işle ilgili şeyler yazmayacağım dedim ve bu kararıma uymaya çalışıyorum ya. İşte tam da bu noktada dönüp dolaşıp öyle şeylere saplanıyorum ki çıkış noktası yine mesleğe dayanıyor. Ama bu işle ilgili konu sayılmaz değil mi?

Uzun süre uzak kaldığım konulara çalışıyorum son bir aydır. Örneğin programcılık konusu. Şimdi bilen bilir program yazarken kendi kendini çağıran kodlar (recursive functions/procedures) yazılabilir. Hatta bazı durumlarda sadece bu yöntem seni istediğin sonuca ulaştırır. (En basit örneğiyle faktöryel hesapları ve Fibonacci sayıları bu yöntemle oluşturulabilir.)

Hayatım da böyle bazı zamanlarda. Kim ne derse desin, hangi yollardan geçersem geçeyim sonuçta bazen tek çözüm içimden geliyor. Kendi yaşadıklarımın şekillendirmediği ve benlik süzgecimden geçmemiş hiçbir sonuç doğrulanmıyor ya da eğreti duruyor. İşte bu durumlarda geçmiş çok büyük önem kazanıyor. Kendi kendini çağıran bu yapıda eğer bir mantıksal hata ya da yapısal bir bozukluk varsa ya ulaştığım sonuç çarpık bir gerçeklik oluyor ya da daha da kötüsü geçmişte yapılmış küçücük hatalar bir çığ gibi insanın önüne ve hatta üstüne yığılıyor.

Dostum, aklım tam bunlardan sıyrılmışken, önüme başka bir kitapta yine programcılıkla ilgili olarak bir güvenlik önerisi çıkıyor. Öneri diyor ki; kullandığınız tüm değişkenlerin boylarını önceden belirleyin ve sonrasında kullanıcılardan bu değişkenler için veri toplarken sizin istediğiniz şeyi size sunduklarından emin olun. Eğer bu değişkenlerin boyları ve kullanıcı bilgilerini kontrol etmezseniz istenmeyen sonuçlarla karşılasabilirsiniz. (Hafıza taşması/buffer overflow) Ben bunu da pat diye hayatıma uyguluyorum. "Bunu şöyle yapsaydım, şu sınırı şöyle çizseydim ve onu söylemesine izin vermeseydim." tarzında düşünceler hava da uçuşuyor.

Ya dostum işte böyle, bir programcılık kitabındaki eski bir kelime beni kendi içimde sorgulamalara götürüveriyor. Veri tabanı bileşenleri ile gönderdiğim sorguların cevapları yanlış tarih kodlamasına takılıyor. Şimdi kendini tekrarlayan alt fonksiyonlardaki hatalar bir bir ortaya çıkıyor. Ve en önemlisi ne biliyor musun? Hayat bir bilgisayar programı yazarken kullandığın gibi; yaz, derle, çalıştır, hatayı bul ve düzelt mantığıyla işlemiyor.

Dostum, şu son günlerde kendimi hani şu Matrix filmindeki geri dönüp hiçbir şey hatırlamak istemeyen hain vardı ya aynen öyle hissediyorum. Hiçbir şey anlmadığını söyleyeceksen dostum, üzülme. Anlaşılmaz ve karmaşık olan şeye hayat diyorum ben.

Bana senden bahset

Hadi sende bana kendinden bahset
Cümlelerine virgüller ekleyerek
"ben de" lerle tanıtayım kendimi sana
Hadi sende bana kendinden bahset
Bahset ki gösterebileyim sendeki beni sana

11 Aralık 2010 Cumartesi

Yük taşıyanlar

Son günlerde işle ilgili bir kitap okuyorum. Orada sürekli olarak bir örnek kullanılıyor bir konuyu anlatmak için; “Elinize ağır gözüken ve büyükçe bir koli alın, içeri girmek istediğiniz binanın (korumasız olduğunu düşündüğünüz) kapısına doğru yürüyün. Göreceksiniz ki birileri size kapıyı açmak için orada olacak.”

Bunu hayatlarımıza da uygulayabiliriz değil mi? Ne zaman üzgün birini görsek buyur ederiz özelimize. Omuzlarında taşıyabileceğinden fazla yük olduğunu düşündüğümüz birini gördüğümüzde yardım etmek isteriz. İstersin sen de değil mi? Hiç değilse o biraz daha az ağlasın diye biz de biraz gözyaşı dökeriz değil mi? Dökersin sen de değil mi?

Yok! Yok böyle bir şey artık, belki önceden vardı. Evet evet vardı önceden. Ben dahi hatırlıyorum. Yani o kadar da eski olmamalı. Ama şimdi ağlıyorsa biri, sebebi kendi derdini unutmak için başkasına ağlıyormuş gibi yapması. Yükü paylaşmak dedikleriyse iki omuzda dengede olan şeyin dengesini bozmaktan başka bir şey değil. Ayrıca o kutunun içi boş dostum. Aldanma… Hala varsa senin gibiler, söyle onlara onlar da aldanmasınlar.

İstersen bir dene bakalım; hangi gönlün kapısı sana açılacak elinde, omuzlarında ya da yüreğinde taşıyamayacağın kadar ağır bir yük var diye…

10 Aralık 2010 Cuma

Sen ne anlarsın öğrencilikten!

Bildiğin gibi ben müzmin bir öğrenciyim. Beş yaşında başlayan okul ve öğrencilik hayatım hala devam ediyor. İşte bu yüzden bu konuda ahkâm kesme hakkımı kullanabileceğimi düşünüyorum. Ayrıca başka bir yönüyle daha bu konu üzerinde hakkım var. (Sonuna kadar okumayacaksan lütfen burada bırak!)

Hakkım var öğrencinin nasıl olması gerektiğini söyleyebilmek için. Daha ilkokul sıralarında okuldan atılmamak için zekâ testi yaptırılıp, doktorun yazılı isteği ile beni oraya yollatanları hastaneye geri yollatanda benim. Çünkü ben bugün üç beş satır okuyup da ben oldum diyenlerin aksine ömrümün son günün de dahi bir şeyler okuyabiliyor, birilerini dinleyebiliyor ya da -belki- yatalak yatağımdayken; elim - ayağım tutmaz, gözüm görmez, kulağım duymaz dahi olsa bir şekilde bir yerlerden ders çıkarmaya çalışıyor olmayı dileyen kişiyim. Çünkü böyle gördüm ve öğretildim…

Okumanın -öğrenciliğin- önemini beni hiç zorlamayan ailem öğretti öncelikle bana. Sen bunu bilmezsin. Bilmezsin babamın beni nasıl motive ettiğini; ben ders çalışayım, okulumdan geri kalmayayım diye Üsküdar’dan Fatih’e sırtında yakmak için taşıdığı sebze kasaları olduğu halde nasıl yürüyerek geldiğini. Bilmezsin o zamanlarda dahi iki lakabının olduğunu; biri “Aptal Laz” diğeri “Büyük Şef”. Sen bilemezsin neden “Büyük Şef” yerine “”Aptal Laz” lakabını gurur duyarak anlattığını, bugün dahi. Aklın almaz neden “Büyük Şef” diye çağrıldığında hala yanaklarının kızardığını. Anlayamazsın tüm arkadaşları lüks içinde yüzerken, onun mevkiindeki bir adamın neden altmış kiloluk çuvalların altında ezildiğini. Sen bilmezsin rüşvet olarak teklif edilen iki daire ve bir arabayı reddettiğinde, ölümle tehdit edilmesine rağmen neden kabul etmediğini. Ya da yine anlayamazsın çalıştığı kurumu zarar ettireceklerini anladığı ve önlemeye çalıştığı için senelerce mahkeme kapılarında nasıl süründürüldüğünü ve sonunda davayı kazanıp da tazminata hükmedildiğinde onu dahi almayacak bir adamın oğlu olmanın ne demek olduğunu anlayamazsın sen. Belediye başkanının karşısına dikilip ben hırsızlarla çalışmam diyebilecek kadar yürekli bir adamın oğlu olmanın nasıl bir şey olduğunu ben anlatmış olsam da anlamazsın. Daha sayılamayacak onlarca hikâyesi olan bu adamın sen oku diye neler yaptığını görerek büyümenin ne demek olduğunu kavrayacak akıl da yok sende.

Eve ek gelir olsun diye tornavida elinde çalışan bir annenin çocuğun halini görmemişsindir. Silginin ne olduğunu ve nasıl yapıldığını annesinden öğrenen kaç kişi var aranızda. Sırtında elli kiloluk çay bezleri taşıyan bir annenin siz tutmayın çocuklar ellerinize bir şey olur, okuyamazsınız, ders çalışamazsınız düşüncesinin en büyük korkusu olduğu bir anneniz de olmamıştır belki. Belki komşuma haksızlık yapmıştır, hakları geçer diyerek kendi çocuğunu azarlayarak içeri alan annen de olmamıştır senin. Mahallendeki diğer annelerden birinin kızım hemşire olsun diye sabahtan akşama kadar nasıl dantel dokuduğunu, tespih dizdiğini ne duymuşsundur ne de görmüş. Kalp hastası kocasına rağmen kızım ebelik okuyacak diye ülkenin bir ucuna gönderdiği kızını okutabilmek için bir annenin kaç apartmanın merdivenlerinde bel fıtığı olduğunu anlayacak kapasite de yok sende. Yarının anne adayları olan ablalarının, o öğrenci çocuğa destek olmak adına neler yaptığını, nasıl çırpındığını bilemezsin. Buraya sığmaz o ayaklarının altında cennet olan kadınların fedakârlıkları… Kendi çocukları için nasıl didindiklerini de göremezsin. Karnında bir bebek taşırken merdivenleri tek tek inen bir annenin narinliğini de anlayamazsın. Her gördüğümde neden büyülenmiş gibi baktığımı da…

İşte bu yüzden sen üniversiteye ya da benzer bir ortama girdiğinde eline yumurta, taş, sopa ve hatta molotof kokteyli alıp çıkarsın ortaya. Üniversite kampüsünde silah çeker, o anne ve babaların çocuklarına ateş edersin. Solcu olduğun için namaz kılan arkadaşını dövmeye giden “vatan hainisin” sen. Ev arkadaşı eski kız arkadaşınla çıktı diye, geçen gün selam verdim almadın diyerek tanıdığın polis eşliğinde ev basan ülkücü “şerefsizsin” sen. Bırak karşındakini, aileni ve geride kalanların ne durumda olacağı hiç aklına gelmez; okuldan atılır, uzaklaştırılır ya da en kötü ihtimalle uzatırsan ne olacağı umurunda olmayan vurdumduymazsın aynı zamanda. Devletin karşılıksız verdiği kredileri bildiğin halde parasız eğitim diye yırtınırsın. Karşılıksız olmayan kredilerde de sen çalışmaya başlayıncaya kadar geri istenmediğini de ortaya koymayan “yalancı” da sensin. İşte, sen sosyal adalet kavramından yoksun solcusun, ışık ilkelerinden bihaber sağcısın. Dinin “d” sinden anlamayan dincisin. Tarihinde o kadar örneği olmasına rağmen başkalarına maşa olan “geri zekâlısın” sen. Anadolu’dan kopup gelmiş, benim gibi İstanbul’da yaşayıp Anadolu’da okumak zorunda kalmış ve şehrine döndüğünde sırtındaki borcu ödemek ilk vazifesi olacak insanları anlayamazsın sen. Anlayamazsın bizim bir şeyleri değiştirmek için nasıl çırpındığımızı. Muhalefet olmanın bağırıp çağırmak olmadığını, senin karşındaki polisinde bir insan olduğunu ve sen sopayla ona vurduğunda, küfrettiğinde, itip kaktığında onun da sabrının bir sınırı olabileceğini düşünemezsin. Tüm arkadaşların masum dahi olsa araya karışacak bir kışkırtıcının nelere neden olabileceğini bildiğin halde hem de hamile bir kadın olarak oraya gittiğinde ülkeyi sallayacağını sanırsın ancak. Bir annenin sevgisini bilemezsin ve anlayamazsın sen. Anadolulu babanın, “Benim evladım onlara karışırsa kafasını kırarım” serzenişinin altındaki acıyı duyacak kulak ya da akıl da yok sende. Sen ne anlarsın öğrenci olmaktan!..

Son tahlilde, Allah’ım beni böyle büyüten, eğiten, öğreten annem, babam, ailem ve bana katkısı olan herkes için sonsuz şükrediyorum. O annelerin ve babaların hepsinin ellerinden öpüyorum. Hepiniz haklarınızı helal edin bizlere…

7 Aralık 2010 Salı

Fırsatçılar

Hiç hoşlanmıyorum şu fırsatçılardan. Zorda kalmış insanların durumundan faydalanan insanları sevmiyorum. Hani şu birkaç bin liralık yeni "oyuncaklara" verilen paralara dahi bu kadar acımıyorum. Ama onun da bir ala vere dala veresi var. Dışarıdaki üç kuruşluk cihazları kakaliyorlar bize. Neyse beni esas irite eden şey şu sağlık sektöründeki şerefsizlik; söyle ki basit bir medikal ürünü hem de aynı marka aynı modeli için biri 75 lira bir başkası 55 lira, internette 35 lira ve pazarlıkla medikalciden 37 liraya alabiliyorsunuz. Alacağınız yeri bilmiyorsanız, durumunuzda acilse "giydiriyor" şerefsizler. 

Geçtiğimiz senelerde babamın ameliyatı için lazım olan iki platin çivi için bizden on katına yakın para istemişlerdi. Durum acil olduğu için ben de vermiştim. Doktorumuz tanıdık olduğu için medikalciyi geri çağırıp bir güzel "sıvadıktan" sonra, özür dileyerek farkı geri iade etmişlerdi.

Bu sene kurban bayramı için kurbanlık bakarken satıcının teki "Abicim ne kasıyorsun ibadet bu. Bunun pazarlığımı olur, sevap için keseceksin sonuçta." deyince. "Peki sen ne için satıyorsun?" demiş ve eklemiştim, "Sen bu fahiş fiyat uygulamasıyla benimle aynı amacı taşıdığını iddia ediyorsan. Ne ben senin inandığına ne de sen benim inandığıma inanmıyorsun demektir." diye çıkışmıştım. (Üçe beşe bakmaktan bahsetmiyorum. Olması gerekenin iki katından bahsediyorum.)

Bana garip geliyor bu ticaret anlayışı. Zor durumda kalmış birinin sattığı herhangi bir şeyi fiyatından aşağıya satın almakta bana tam olarak aynı şeymiş gibi geliyor.

Kısacası insanların zor durumdan faydalananları hiç sevmiyorum. Hak, hukuk ve ahireet inancı olan kimsenin bunu yapabileceğine inanmıyorum.

Not: Garip bir adamım vesselam; sağ dizimin doğuştan iki diz kapağı olduğunu öğrendim dün.

5 Aralık 2010 Pazar

Bir Adam Girdi Şehre Koşarak

Uzunca bir zaman, karşılaştığım ve karşılaşabileceğim her soru için bir cevabım olmasını önemsedim.

Şimdi kendime ait soruların varlığıyla yetinmeyi öğreniyorum. Anlıyorum ki bu dünya, cevap verebileceğim türde açık ve anlaşılır sorular barındırmıyor.

Vazgeçtim cevaplardan.

Ellerimi cebime koyup, yerdeki çizgilere basmamaya gayret ederek yürüyorum.

Cevaplar için sürekli başkalarının yardımına ihtiyaç duyuyordum, oysa kafamda o kadar çok soru var ki artık etrafımda kimsecikler olmasa da olur.

Kutsal bir yalnızlığa yürüyorum şimdi.

* Tarık Tufan'ın Bir Adam Girdi Şehre Koşarak adlı eserinden.

1 Aralık 2010 Çarşamba

Samimiyet

Yüzüne yakından bakın gülen kişinin, gizlemeye çalışmadığı kırışıkları ne kadar sık güldüğünü size söyleyecektir ya da ne kadar içten olduğunu.

28 Kasım 2010 Pazar

Haydarpaşa Garı

Hani anlatırlar ya romanlarda ve filmlerde bir şehrin simgesini. Böyle çok etkilendiğim simgesi yoktur benim İstanbul'umun. Tarihi eserler konusunda da çok hassas sayılmam aslında. Belki de tarihi bir semtte ve evde yaşıyor olmam bunda ki en büyük etkendir. Bilmiyorum! Ancak biraz önce haberlerde Haydarpaşa Garı'nın yandığını görünce içim cız etti. 

İlk üniversite yıllarımda Kütahya'dan İstanbul'a dönmek müthiş bir zevkti. Sırf denizin kokusunu içime çekebilmek ve o güzelim manzarayı görerek şehrime dönebilmek için trenle gider gelirdim. -Daha çok gelirdim diyelim.- Trenden indiğimde Haydarpaşa'nın merdivenlerinde durup o tuz ve yosun kokulu havayı ciğerlerime çeker ve vazgeçilmezim olan o manzaraya uzun uzun bakardım. Sonra vapura biner Haydarpaşa'nın uzaktan görünen gotik yapısı eşliğinde boğaza uzanır ve evime giderdim. Bu ritüel o kadar iyi gelirdiki bana Haydarpaşa'nın merdivenlerinde kendimi yenilemiş olurdum, daha evime bile gitmeden. Hala öylemi bilmiyorum. Ama benim kullandığım dönemde trenin on saat rötar yaptıgı bile olurdu. Ama dediğim gibi daha merdivenlere adım atar atmaz geride kalırdı hepsi.

Bir iki sene önce Haydarpaşa'yi etkileyebilecek bir proje atılmıştı ortaya.  Ona da şüphe ile yaklaşmıştım. Biraz inceledikten sonra ikna olmuştum Haydarpaşa'ya dokunulmayacağına. Şimdi yangın haberini duydugumda yine fevri bir şekilde küplere bindim. "Kesin bilerek yaktılar!" diye geçirdim aklımdan. Öyle eylemlere çok katılan biri olmasamda orayı korumak için yapılacak eylemleri desteklemek için elimden geleni yaparım. (Çok fazla böyle anım kalmadı sanırım...)

Bina yanarkenki ve söndürüldükten sonraki görüntüleri gerçekten canımı yaktı. Baya baya üzüldüm. Sanırım o yılları çok özlüyor olmam da önemli bir faktör. Umarım bir an önce onarılıp yeniden hizmete açılır. Tren seferlerinin iptal edilmesini de istemiyorum. Ne olursa olsun Anadolu'nun İstanbul'a açılan kapısı Haydarpaşa olmalı bence...

23 Kasım 2010 Salı

Bir şeyleri değiştirebilmek (Toyota Türkiye)

Çok uzun bir dönem uğraştım, didindim. Yazmadığım veya konuşmadığım mecra kalmadı. Burada da yer vermiştim. Çok canımı sıkmışlardı. Hala daha sıkkın ama en azından bir şeyleri değiştirebildim diye düşünüyorum. (Aldığım tüm tepkilere rağmen.) Tüm konuşma ve yazışmalardan sonra Toyota Türkiye'den gelen mesaj aşağıda;

"Sayın Erkan ŞEN,

...

Diğer taraftan başvuru sürecinizin değerlendirmesi yapılarak yaşanan gecikmelerin sebepleri araştırılmış ve sonuç olarak Toyota İletişim Merkezinde personel adedinde artışa gidilmiş olup ayrıcaMüşteri Başvuru Yönetim Sistemimizin 2011 senesinde yenilenmesine karar verilmiştir.


Sayın ŞEN,

Başvuru sürecinizde yaşanan gecikmelerden dolayı üzgün olduğumuzu belirtmek ister, operasyonumuzun gelişmesine yaptığınız katkılardan dolayı ayrıca teşekkür etmek isteriz.


Toyota dostluğunuzun devam etmesi dileklerimizle.


Saygılarımızla,


Toyota Müşteri İlişkileri"

Not: Biz suizan değil hüsnüzan ederiz. Yani biz de söylenen söze güven önde gelir.

19 Kasım 2010 Cuma

Aşk

Öğrendiklerim ve öğretildiklerinden kolay kolay vazgeçebilen biri olmadım hiçbir zaman. Hele bir de hafızamda pekişmişse bir bilgi onu oradan kazıyacak çok şey yoktur dünya da. Benim için bu kadar zor olan şey yine de imkânsız değildir. On yılda bir dahi olsa benim de görüşlerimin değiştiği olur. Hatta bazen bir silindi mi o ilk bilgi yeni doğrumu bulana kadar birçok kez değişir. Bunun son örneği de “aşk”.

14 Kasım 2010 Pazar

En basit matematik kuralı

Birbirinin aynı olan iki sayıyı dahi toplasanız tamamen farklı bir sayı elde edersiniz.

8 Kasım 2010 Pazartesi

Yara döngüsü

Yaralar kabuk bağlar, sertleşir, dökülür ve iyileşir. Peki, ya içerimizdeki yaralar. Onlarda aynı döngüye tabiler mi? Göğsümde bir yara var! Uzunca bir süredir kanıyordu ve kanadıkça acıtıyordu. Son dönemde o yara kabuk bağladı. Sertleşti! Ama dökülmedi. Sem sert, kemik gibi olduğu yerde duruyor. Dokunduğumda hissedilebilecek gibi artık. Oturduğumda, uzandığımda veya yürüdüğümde ben buradayım diyor sürekli. Varlığını hissettikçe unutması daha da zor bir hal alıyor. Bir cerraha başvursam acaba alır mı o sertliği göğsümden? Peki, aldığında iyileşir mi o yara yoksa kanamaya devam mı eder usulca?

2 Kasım 2010 Salı

The Fratellis - Whistle for the Choir



Well, it's a big, big city and it's always the same
Can never be too pretty, tell me your name
Is it out of line if I was to be bold
And say, "Would you be mine"?

Because I may be a beggar and you maybe the queen
I know I maybe on a downer I'm still ready to dream
Though it's 3 o'clock
The time is just the time it takes for you to talk

So if you're lonely why'd you say you're not lonely
Oh, you're a silly girl, I know I hurt you so
It's just like you to come and go

And know me, no, you don't even know me
You're so sweet to try, oh my, you caught my eye
A girl like you's just irresistible

Well, it's a big, big city and the lights are all out
But it's as much as I can do, you know I'll figure you out
And I must confess
My heart's in broken pieces and my head's a mess

And it's 4 in the morning, and I'm walking along
Beside the ghost of every drinker here who's ever done wrong
And it's you, woo hoo
That's got me going crazy for the things you do

And so if you're crazy, I don't care you amaze me
But you're a stupid[Incomprehensible], oh me, oh my, you talk
I die, you smile, you laugh, I cry

Only a girl like you could be lonely
And it's a crying shame, if you would think the same
A boy like me's just irresistible

So if you're lonely why'd you say you're not lonely
Oh, you're a silly girl, I know I hurt it so
It's just like you to come and go

And know me, no, you don't even know me
You're so sweet to try, oh my, you caught my eye
A girl like you's just irresistible

31 Ekim 2010 Pazar

Eşek Arılarının Kovanını Tekmeleyen Kız (The Girl Who Kicked the Hornets’ Nest)

Milenyum (Millennium) serisinin son kitabını da bitirdim. Diğer kitaplar hakkında değerlendirme yaparken geniş bir şekilde özetini ve canım ülkeme olan benzerliklerini de yazacağımı söylemiştim. Şöyle ki;

İlk kitap olan Ejderha Dövmeli Kız (The Girl with the Dragon Tattoo)’ı yazarken, yazar Stieg Larsson konuyu buraya bağlamayı düşünmüş müydü, bilmiyorum. Ancak konu, çok yakından tanıdığımız bir derin devlet hikâyesine dönüşüyor. İkinci kitap olan Ateşle Oynayan Kız (The Girl Who Play with Fire)'ın tam anlamıyla bir sonu olmadığını ve üçüncü kitabın konuyu doğrudan devam ettirdiğini söylemiştim daha önce.

28 Ekim 2010 Perşembe

İntiharın genel provası*

Bir dolu insan toplanmış seyrediyor. Uç bir örnek çıkıp bağırmıyor, “hadi atlasana” diye, son zamanların aksine. Ama yine de seyrediyor kalabalık. Belki de merak ediyor sonucu. Atlarsa ne olur yorumları havalarda uçuşuyor belki de. Kimi bu kadar yakından şahit olmasına şaşırıyor böyle bir şeye.

Polis, bir yandan etraftaki kalabalık bir yandan trafikle uğraşıyor.

İtfaiye, ön hazırlıklarını yapmış, daha iyisini yapmak için çırpınıyor.

Cankurtaran, “olay” yerinde çoktan...

Olay?

Olay, çatıda bir adam olması!

Olay, kalabalığın orada olması!

İtfaiye, polis ve cankurtaranın aynı anda aynı yerde olması!

Olay, bir intiharın genel provası!

Olay, çatıda bir adam olması..!

Çatıdaki adam son bir bakış atıyor etrafına ve bırakıyor kendini boşluğa. Yok, hayır atlıyor aslında. Bırakmıyor kendini. Uzmanlar bunu analiz ettiklerinde böyle mi algılarlar acaba? Bir kararlılık göstergesi! Ya da açılan brandaya doğru bilinçli/bilinçsiz bir yöneliş mi?

Olay, çatıdaki bir adam ve bir intiharın genel provası..!

Sonuç mu? Sonunda herkesin gördüğü; bir intiharın genel provası!

*Dün birkaç bina ötemizdeki bir binanın çatısından biri atladı. Hem de ne için..!
Metallica, Mama Said’de çok güzel söylüyor aslında; “Oğul, hayatın açık bir kitaptır, bitmeden kapatma.”


Metallica - Mama Said

19 Ekim 2010 Salı

Günün getirdikleri

Kendime not: Başkaları çaktırmadan karşısındakini suçlamayı marifet sayıyor. Sen kimsenin ne dediğiyle ilgilenmeyip doğru bildiğini yap.

9 Ekim 2010 Cumartesi

Modern Yanılgı

Sevmiyorum bu modern zamanları
Telefonların biz olmayan yanlarını
Ben, "Bu akşam ölürüm kimse tutamaz" diyorum,
Demek istiyorum.
Karşımdaki okuyor; "Bu aksam olurum..."
Sevmiyorum bu modern zamanları

5 Ekim 2010 Salı

Atesle Oynayan Kiz (The Girl Who Play with Fire)

Stieg Larsson’un Milenyum("Millenium") serisini okumaya devam ediyorum. İlk kitabı bitirdiğimde diğerlerini ara vererek okurum diye düşünmüştüm ki öylede yaptım. Araya birçok kitap girince ikinci kitap daha yeni bitti. Ancak üçüncüyü ara vermeden okumak elzem oldu. Bir ön uyarıda bulunayım; eğer ikinci kitaba başlamadıysanız ve Türkçesinden okumayı düşünüyorsanız üçüncü kitabın çevirisi çıkmadan başlamayın. Zira sonra çok canınız sıkılabilir beklerken.

3 Ekim 2010 Pazar

Toyota Pazarlama Ve Satış Anonim Şirketi

Türkiye’nin en kötü müşteri memnuniyetine sahip firma: Toyota. Onlarca telefon görüşmesi, sayısız yazılı başvuruma rağmen, haksız olduğumu düşündüklerini söylemek için dahi tarafıma dönmemiş bir firmadan bahsediyorum.

Japonya ve Avrupa bölgesine dahi şikâyetlerimi ilettim. Ancak Türkiye’de farklı bir firma olduğunu ve tüm şikâyetlerle ilgilenmesi gerekenlerin onların olduğunu öğrendim. (Satışı başka firma, üretimi başka firma yapıyormuş Türkiye’de) Onları kime şikâyet edeceğimi sorduğumdaysa hiçbir cevap alamadım. Bu Toyota'nın dışarıda da berbat bir müşteri memnuniyeti anlayışı olduğunu gösteriyor.

Eğer Türkiye’de araç almayı düşünüyorsanız listenizden Toyota’yı hemen silin. Firmaların kalitesi sorunlu zamanlarda ortaya çıkar. Sorununuz yokken tüm firmaların müşteri memnuniyeti üst sınıftır. SAKIN Toyota  ALMAYIN!

Toyota Pazarlama Ve Satış Anonim Şirketi’ndeki herkes çok acil müşteri memnuniyeti eğitiminden geçmeliler. İçyapılarını sorgulamalılar.

*Internette arayanlar bulsun diye etiketler: Toyota, Corolla, şikayet, memnuniyet, sorun, alınır mı alınmaz mı, satılık, karşılaştırma.

Siz siz olun alacağınız aracın fiyatına bakarak iyi hizmet alacağınızı sanmayın.

Not: Merak eden olursa bana eposta atsın tüm detayları paylaşırım. Bir kişiyi bile Toyota almaktan kurtarabilirsem sevaba girerim.

Not 2: Allah'tan benim babam Toyota gibi adam değil!

2 Ekim 2010 Cumartesi

Gündoğdu, Rize'de aslında ne oldu?

26 Ağustos günü Gündoğdu’da bir felaket senaryosu gerçek oldu. Yörenin en yaşlı insanı bile buna benzer bir şey hatırlamıyordu; bir tek ona da babasının anlattığı benzer bir olay vardı. Tam bir asır önce…

26 Ağustos günü Rize’de metrekareye 166 kilogramdan fazla yağmur düştü. Ancak bu ölçümler Gündoğdu’da ki yağışı değerlendirmek için doğru bir istatistik sunamaz. Orada olanlar 2 metre ötesini göremeyecek kadar yoğun ve kuvvetli bir yağış olduğunu söylüyorlar. Hatta hayatta ki hiç kimse böyle bir yağışı hatırlamıyor. Tabii bu normal bir yağmursa! Aşağıda neden böyle söylediğimi de anlatacağım.
Rize’ye gitmeden önce ben de çay ekimi ve arazi yapısının bu felakete yol açtığını düşünmüştüm. Evet, bunun da etkisi var mutlaka. Tarım politikaları, yöre halkının cahilliği, ağaçsızlaşan araziler bunların hepsi bu felakette etken. Ancak bu kadar da basit değil.

Bu felakette Gündoğdu deresi taşarak 130’dan fazla aracı önüne katıp sürükledi ve hepsini kullanılamaz hale getirdi. Bizim evimizin önündeki köprünün altından yedi tane araç çıkarıldı. Ancak şükürler olsun ki, araçların içinde bir tek kişi dahi yoktu. Heyelanlar yarım saat önce veya bir saat sonra yani iftar veya teravih vaktinde olmuş olsa sonuçlarını düşünmek bile istemiyorum. O yolda çalışan minibüslerin, araçların tıklım tıklım dolu olarak yolda olduğu saatler bunlar.

Gündoğdu deresinin sicili epey kalabalıktır. Normal zamanında suyun yüksekliği bir karışı geçmez. Ama biraz yağmur görmeye görsün. Hemen metrelerce yüksekliğe ulaşır. Bu sefer yağmurlarla birlikte her yüz metrede bir yukarılardan kopup gelen heyelanlarla birlikte küçük barajcıklar da oluşturdu. Onlarca metre uzunluktaki senelik ağaçlarda kopup bu barajları destekledi. Tüm bu bileşenler derenin siciline bir taşkın daha ekledi. Ancak dere taşması hiç kimsenin canına mal olmadı.

İşin aslında ne oldu kısmı çok karışık. Ben orada değildim. Ancak ikinci günü gidebildim. Evet, yukarıda saydıklarımın hepsi etken. Bunun yanında da bazı görgü tanıkları bir hortumun Gündoğdu vadisine girdiğini görmüşler. Kıyıdan epey içerilerde de balıklar bulunmuş. Bu her yüz metre de bir çaprazlama olarak oluşan toprak kaymalarını, yarım asırlık ağaçların yerlerinden nasıl söküldüğünü açıklayabilir. Meteoroloji neden bunları açıklamadı derseniz. Devletimin Türkiye’nin en çok yağış alan bölgesinde tam teşekküllü bir istasyonu yok cevabını alabilirsiniz. Hiç şaşırmayın!
Resim: bu resmi seçmemin sebebi ağaçlık alanlarında aynı akıbeti paylaştığını göstermek.
Tüm olanlardan sonra devletten işini yapan bir tek Kızılay vardı ya da en azından ben sadece onları gördüm. Başbakan bölgeye geldiğinde tek cümle söylemiştim; “Umarım siz gittikten sonra da bu çalışmalar devam eder!” Kendisi geldiği gün çalışan 70 makineden o gittikten sonra yalnızca 3 tane kaldı. Gerçi zaten onlarında bir şey yaptıkları yok. Tüm odaklarını dereye ve onun kenarlarını duvar yapmaya yöneltmiş durumdalar. Ki, bunun yaşananlarla çok fazla ilgisi de yok. Evet, yapılması gerekiyor ama ilgisi yok. Sonuçta ülkemde yine otoritenin gözü boyandı ve gerisi boş verildi.

Biz mi? Ailemde sağlık açısından hiçbir problem yok çok şükür. Yaşanan stres ve ölenlerin üzüntüsünden başka bir derdimiz yok.

26 Ağustos günü Rize’de ne oldu? Validemin sözleriyle; “Kıyametin bir provası yaşandı.” Tıpkı 17 Ağustos depreminden sonra depremi yaşayanların söyledikleri gibi…

29 Eylül 2010 Çarşamba

Dönüş

Bu senenin başından beri Rize'ye gitmek için planlar yapıyordum. Orada neler yapacağım, nasıl kafamı dinleyeceğim, her şeyi planlamıştım. Ama malum evdeki hesap çoğu zaman çarşıya uymuyor. Hele ki benim hesaplarım...

Tatil yerine yardım için gitmiş oldum bu sene. Gerçi iyi oldu, ailemin yanında olmam. Oralarda olmam...

Uzun uzun anlatacaklarım var; Rize'ye, yaptığı son şeyden sonra babama, Türkiye'nin en kötü müşteri memnuniyeti olan firmaya, fiyatın kaliteyi getirmediğinin kanıtına dair yazacaklarım olacak. 

Hayat ve ölümün yanında daha kötülerinin de olduğuna dair de söyleyeceklerim var.

Neden bu haldeyiz sorusuna cevaplarım da var. Ama son sözüm hala geçerli o yüzden hiç girmeyeceğim o konulara.

Gittim. Gördüm. Geldim. Bir kez daha... Büyük depremden sonra bölgede dolaşırken hissetiklerimle aynı şeyleri hissederek.

27 Ağustos 2010 Cuma

151° den 182° ye

Son birkaç senedir Ramazan aylarını ya tamamen ya da büyük bir çoğunluğunu yalnız geçiriyorum. Bunun da etkisi vardır mutlaka ama artık İstanbul’daki oruç zamanları eski tadı vermiyor. Etrafta Ramazan ayının geldiğine dair neredeyse hiçbir ibare yok. (Ramazan eğlencesi denilen şeye sonuna kadar karşıyım. Ramazan ayı eğlence ayı değil, fakir ve fukaranın halinden anlamak ve Allah’a yakınlaşmak demektir.) Bu sene iftar çadırları da kurulmayınca ortam iyice bozuldu.

Neyse benim esas olayım bu değil. Olay şu ki gidiyorum. En azından kalan kısmında eskisi gibi vakitler geçirebileceğim ve bayramda da ailemin yanında olacağım. Hem yakınlardan sesler hem de manzaralar için… Gidiyorum yüzümü 151° den 182° ye çevirmeye… Haydi, kalın sağlıcakla…


Dün yukarıdakilerdi aklımdan, kalbimden geçenler. Şimdiyse geçen sene sıkıldım dediğimden on kat daha kötü durumdayım. Memleketimde can kayıplarıda olan, bilinen en kötü doğal afeti var ve ben yarın oraya gidiyorum. Tek tesellim aliemin mahsur kalmak dışında bir sıkıntısı olmaması, sıhhatlerinin yerinde olması. Umarım yarın evime ulaşabilir ve ailemin yanında olurum. Allah'ım, şüphesiz sen tüm zor durumdakileri gören yardım edensin oraları da gör ve yardımını esirgeme.

26 Ağustos 2010 Perşembe

Bakış açısı

Kanatlara ihtiyacı yok her uçmak isteyenin
Gökdelenlerin çatıları var, çıkılması zor

Kanatlara ihtiyacı yok her uçmak isteyenin
Asma köprüler var, çılgın denizlerin üstünde

Kanatlara ihtiyacı yok her uçmak isteyenin
Ölüm var be gözüm, ölüm bile var

Kanatlara ihtiyacı yok her uçmak isteyenin
Aşk var be gözüm, sonunda aşk var

Ne yüksek gökdelenlere ne de asma köprülere ihtiyacı yok
Her ölmek isteyenin, aşk var be gözüm sonunda aşk var

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Siz bilirsiniz manifestosu

Şu son dönemde burada çok fazla siyasi içerikli yazı yer aldı. Çevremde de çok fazla tartıştım. Sürekli olarak bir şeyler anlatmaya çalıştım. Kendi bakış açımı anlatmak ve bir de buradan bakın demek için çok çaba sarf ettim. Ama sonunda anladım ki bu yaptıklarımın günlük yaşamın hoşça vakit geçirilen zaman dilimleri olmaktan öteye anlamı yok! Ben de vazgeçtim. Bu da buraya yazacağım son siyaset ve ülke gündemi içerikli yazı olacak. Sırf ben demiştim ya da siz demiştiniz diyebilmek için yazıyorum bunları.

Çokça Ak Parti hükümetinin politikalarını savunurken buldum kendimi. Açılım politikası dışında yapılanlardan neredeyse hiçbirine karşı çıkmadım. Hatta açılım politikasında da sadece yönteme karşı çıktım. Aşağıda bazılarını ve görüşlerimi son kez özetlemeye çalışacağım.

• Evet, bana göre bu ülkenin günümüzde bir Kürt sorunu yoktur, terör sorunu vardır. Ancak bazıları bu sorunun olduğunu inatla söylüyorsa ve geçmişte gerçekten böyle bir sorun varsa; bu, çözümlendi şeklinde rafa kaldırılmalıdır. Herkesin ağzının kapanması ve teröre bahane üretilmesine son verilmelidir (Terör sorunu da 30 senedir bildiğimizden farklıymış ya neyse.)

• Dış politikadaki bazı şeyleri de onayladığım söylenemez. Özellikle son bir seneye kadar olan İsrail politikasını. (Bir taraftan Filistin diye bağırıp bir taraftan askeri - ekonomik işbirliği yapmak gerçekten komik oluyor. En güzel örneği ise Heronlar ile ilgili sıkıntılar.) Ama son zamanlarda kim ne derse desin. Herkesin sustuğu bir konuda konuşabilmek bile şereftir.

• Ekonomi yönetiminin çok kötü olduğunu söyleyenlere karşı inatla rakamlar üzerinden konuşarak, örneklerle algılatılmaya çalışanın ötesinde durumumuzun hiçte kötü olmadığını anlatmaya çalıştım. Hükümetin ekonomi yönetimi mükemmel mi? Tabi ki değil. Ama yine rakamları bir inceleyin, sonuç sizi sandığınızdan daha çok şaşırtabilir. Aşağıda ki tablo sanırım en iyi özet:

             Asgari Ücret            Ekmek fiyatı                Aylık ekmek sayısı
2002     222.000.750 TL     200.000 TL (200gr)    1.110 adet(200gr)
2010     760,50 TL              80 Kr (300gr)             1.408 adet(200gr olarak)

• İrtica denilen şeye hiçbir zaman inanmadım. Hele bu hükümetin irticacı olduğuna hiç inanmadım ve inanmayacağım. (Onların bakış açısından ben de irticacıyım.)

• Ülkenin çok iyi yönetildiğini düşünmüyorum. Ama “alternatifler” içindeki en iyi yönetimin maalesef bu olduğunu düşünüyorum.

• “Ergenekon!” İsim olarak bunun seçilmiş olması bence de acı. Ayrıca ben böyle bir “terör örgütü” olduğuna inanmıyorum. Ancak ülkede öyle bir zihniyet var ki bunlar tam olarak onları yansıtıyor. Halka rağmen halkı yönetmek ya da “bürokratik oligarşi” olarak isimlendiriyorum ben bu yapıyı. Bu yapıda ki bir oluşumda bir lider bulmak ya da örgüt çökertilmesi gibi bir şey yapılabileceğine inanmamakla birlikte bu soruşturmanın yapılacak kötü niyetli eylemleri engellemek için başlı başına yeterli olduğunu düşünüyorum (İçeride tutulan masum olabilecek insanlar adına ben de üzülüyorum. Sadece bunlarla ilgili değil, hapishanelerde tutuklu olan %60 civarındaki insanlar içinde. Malesef hala bir takım eylemlerin devam ediyor olmasını da üzüntüyle izliyorum.)

• Demokrasinin bir amaç değil araç olduğuna inanıyorum. Bana göre amaçsa insanın daha hür olarak yaşaması. Ancak bu yukarıda bahsettiğim zihniyetinki gibi benim gibi olmayan ya da benden olmayan yaşamasın veya karar hakkı olmasın şeklinde değil. (Bunu da çoğunlukla hükümetin yaptığını söylemekle bunu söyleyenler alasını yapıyorlar.)

• Ülkemiz ordusunda bir problem olduğunu kabul etmeyenleri anlamıyorum. Tamam, diyelim ki hiçbiri bu ülkenin kötülüğünü istemiyor. Peki, neden kendi işlerini düzgün yapmamalarını sorgulamıyorsunuz? Karakollarımız basılıp askerlerimiz ölürken ve bir de üstüne üstlük daha önceden istihbari bilgi olduğu da ortaya çıktıysa… Bu görevlerde bulunanlar için ihmal de bir suç değil mi? Diyelim ki, askerleri kötülemek için birileri askerlerin envanterinde olması gereken silahları önce toprağa gömüp sonra da onları polise ihbar ediyorsa ve hatta bizzat bunu yapan polisse… Bu, ordu içinde birilerinin işini eksik yaptığı anlamına gelmez mi? En son yapılan Han Tepe açıklamasını okuyun mutlaka, işte burada. Sonra bir de aşağıdaki teknik bilgilere bakın:



3. Heron, insansız casus uçak (30.000 ft = 9.144 m)


Şimdi yukarıdaki bilgileri birbiriyle bir kıyaslayıp bana haksızsın deyin. Heronun görüntü aldığı yer ve yüksekliğe ne helikopter ne de savaş uçağı gidemezdi, o askerlere kimse yardım edemezdi deyin. Asker elinden geleni yapmıştır, sen “halt” ediyorsun deyin. Lazer güdümlü füzeler, bilgisayar destekli obüs topları v.b. silahların hepsini es geçiyorum. Orada ölen askerlerin pisipisine ölmediğini birileri anlatsın bana. (Heron denilen meret nokta pozisyon verir. Yani güdümlü silahlarla oraları vurmak pekte zor olmasa gerek. Peşin cevap: Asker değilim ve hiçbir askerden iyi bildiğimi iddia etmiyorum.)

• Askerlerin iki de bir siyaset yapmaları (karışmaları değil) sizi de rahatsız etmiyor mu?

• Yargı mensuplarının iki de bir siyaset yapmaları (karışmaları değil) sizi de rahatsız etmiyor mu?

• Bürokratların iki de bir siyaset yapmaları (karışmaları değil) sizi de rahatsız etmiyor mu?

Bu liste uzayıp gider. Maalesef, Türkiye’de kötü şeylerin listesi iyiler kadar kısa olmuyor. Her neyse şimdi önümüzde iki seçenek var. Artık uzun uzun dua ediyorum; etrafımdakilerin arzuladığı hükümet ya da hükümetler kurulur diye. Ondan sonra ne mi olacak? Etrafımdaki herkes iki şeye hazır olmalı; birincisi, “benim bir ben demiştim seansıma” daha hazır olmalılar. Çünkü en kötü ihtimalle ben çiftçilik yapıyor olacağım. Ancak bu şehirde kalmak isteyenlerin ne yapacağı ya da yapabileceği bugün umurumda olduğu kadar ilgilendirmeyecek beni o zaman. İkincisi, bunları okumuş ya da günlerce benim boşboğazlığımı ve kıt görüşümü çekmiş herkes gelip bana “halt etmişsin” diyecek. Sonra o günlerin tadını beraber çıkartacağız ve ben de herkesten özür dileyeceğim.

12 Eylül’de oy kullanmıyorum/kullanamıyorum ve “hayır” çıkması için dua ediyorum. Ayrıca en kısa zamanda yapılacak olan seçimlerde umarım “çok sayın değerli selefinin nasıl gittiği ortada olan muhterem insan büyük kurtarıcı” Sayın Kemal KILIÇDAROĞLU’nun CHP’si büyük çoğunlukla birinci parti olup bu ülkenin başına geçer. Sonrasını da çok beklemeyiz diye düşünüyorum. Malum, hazır paraya dağlar dayanmaz. (Peşin cevap: Kimse bu dileklerim ve sonuçları konusunda benden vebal soramaz.)

Bu benim ülkem de olan bitenler hakkında yazdığım son siyasi içerikli yazı olacak. Ta ki, “ben demiştim” ya da “özür dilerim” demem gerekene kadar…

20 Ağustos 2010 Cuma

Zamanı eğip, bükmek

Zaman, fiziki boyutların sanal olan dördüncüsü, elle tutulamayan.

Zaman, içinde olayların ardı ardına gerçekleştiği boyut…

Bilim adamlarına göre, aynen ışığın bükülebilmesi gibi zaman da eğrilip, bükülebilir ve eğer doğru koşullar gerçekleşirse yani yeterli hız yakalanırsa önce geleceğe ve daha sonra da geçmişe sıçramak mümkün olabilir. Bunu zaman yolculuğu gibi basit kavramlarla karıştırmayın. Bu şu “an” ın da içinde olduğu bir kavram. Öyleyse ne demek bu?

Bu soruya cevap verebileceğimi pek sanmıyorum, haddime de değil zaten. Ama bu soru etrafında dolaşıldığında dahi çok farklı yerlere çıkan kapılar bulabiliyor insan.

Çok sevdiğim bir çizgi dizide bir keşiş (“Avatar”) hava, su, toprak ve ateşi bükebiliyordu. Tüm dünyayı kurtaracak kişi olan keşişin bile zaman üzerinde böyle bir gücü yoktu. Sonra “Matrix” ve “Neo” var. Ancak o da olaylara hükmeder gibiydi, zamana değil ya da ben öyle algılamıştım. “Aslında bir kaşık yoktu!” ve “Kırmızılı kadın da bir ajandı.” değil mi? Ya “Hiro” için ne diyeceğiz “Hero” da ki? Peki, hepsi güzel de “Zamanı eğip, bükmek” ne demek?

Zaman elle tutulamayan bir kavramdı benim için. Nasıl olurda eğrilip, bükülürdü? Yaş ilerledikçe fark etmeye başlıyor belki de insan. Evet, zaman eğrilip bükülüyor. Ama bizim isteğimiz dışında oluyor bu. Ve ne zaman bu gelse aklıma, gözümde eski usul saatler canlanmaya başlıyor. Hani şu sarkaçları bir sağa bir sola sallanan ve ayarlamak için gerçek bir saatçi gereken saatler.

Hayatlarımız aynı bu sarkaçlı saatlerdeki gibi. Ağırlığın yeri hayatımızın hızını etkiliyor. Kimi zaman hızlı kimi zaman olması gerekenden çok daha yavaş akıyor zaman. Yaşanmışlar, yaşanacaklar ve beklentiler ama en çok o an yaşanıyor olanlar ağırlığı yukarı veya aşağı hareket ettiriyor. Ayar şaşıyor ve “Saatçi” en ince ustalıkla yeniden rayına oturtuyor akışı. Çok geçmiyor ardından ve biz yine bozuyoruz hayatın dengesini. Zaman yine eğrilip bükülmeye başlıyor, ya çok hızlı ya çok yavaş. Hatta bazen donup kalıyor. Hiç artık şu an geçsin diye dakikalar ve saatlerce içinizden dua ettiğiniz oldu mu? İşte tam o an…

Evet, farkındayım. Zaman sürekli ve düzenli olarak akıyor, bizim dışımızdaki evrende. Bizim ona ölçüler tanımlamamız da çok önemli değil. Üzerinize hızla gelen bir arabanın şoförü ve sizin için zaman aynı kavramı ifade etmiyor ya da aynı ölçü birimiyle ölçülmesi pekte mantıklı gelmiyor. Yavaşlık, hız ve tam durgunluk hepsi bireysel evrenlerimizde olan şeyler. Evet, farkındayım ve sanırım zamanın eğilip bükülmesi de bu. Ben saniyeleri saatler gibi yaşarken, bir başkası için aylar saat ölçüsünde akıp gidiyor olabilir.

İçinde bulunduğumuz durum ve ruh hali de bunda belirleyici rol oynuyor. Ama inanın denge o kadar bariz ki… Sanki hızlı ve yavaş geçen zamanlar birbirini dengeliyor gibi. Bazen çok hızlandığımızda durup beklememiz, bazense birileri daha doğrusu zamana yetişmek için hızlanmamız gerekiyor. Yine aynı örnekte –üzerimize hızla gelen bir araba olduğu örneği- bizim için zaman duruyor, hareketlerimiz yavaşlıyor. Tüm ömrümüz boyunca kurduğumuz hayaller bir bir gerçek oluyor. Hayatımız film şeridi gibi gözlerimizin önünde. Ya da tam tersi biz aşırı hızlanıp tüm hatıraları ve belki de gelecekte yapmak istediklerimizi bile bir çırpıda önümüzde buluyoruz. Zaman eğrilip, bükülürken mekân aynı kaldığı için bunlar atomik seviyede gerçekleşiyor beklide… Yani sadece hissediyoruz veya düşünüyoruz. Hepsi bu…

Acaba süper bir bilgisayar olsa ve atom saati ile hayatlarımızdaki farklı anları her biri için uygun ölçekle ölçse kaç yaşında olurduk ya da nasıl ifade ederdik zamanı? Yaşımızı, “bana göre otuz sana göre elli” şeklinde mi ifade ederdik?

Hayatlarımızın kontrolü gibi zamanı eğip bükebilme kontrolü de bizde olsaydı nasıl olurdu acaba? “Neo” gibi kurşunları havada tutabilir ya da “Hiro” gibi istediğimiz anda zamanı dondurabilir veya farklı bir zamana atlayabilir miydik?

Sahi, geri dönüp dönüp aynı hataları yapar mıydık yine de?

Bu soruların yanıtlarını bilmiyorum. Ama zamanın eğrilip bükülmesine kısaca “Hayat” diyebiliri< sanırım, herkesin kendi evreninde ki hayat. Ne dersiniz?

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Beyhude

Be hey beyhude nefsim
Hep ait olacak bir kapı aradın.
Gece oldu havada,
Gün oldu karada baktın.

Be hey beyhude nefsim
Başkalarının kapısına kul olmak istedin.
Kurtuluşun yolu ayrı,
Varacağın yer ayrı gezdin.

Be hey beyhude nefsim
Aidiyetini sunacak bir us aradın durdun.
Us'lu üstatlar geldi,
Us'lar üstatlarla gitti.

Be hey beyhude nefsim
Bir gün kapıda kul,
Öteki gün köpek oldun.
Oldun da unuttun.

Be hey beyhude nefsim
Aidiyeti sunulacak olanı unuttun
Bidate daldın.
O'na aracılar aradın.

Be hey beyhude nefsim
Her hayrın başı değil mi adı?
Değil mi ki O, Ekber?
Düştün, sarılacak kimi ararsın?

Be hey beyhude nefsim
Aradığın aidiyet, kurtuluş işte tam burada.
Ne havada ne de karada
Yakın, doğru baktığında senden de sana.

9 Ağustos 2010 Pazartesi

Bunlar "Elit" değil..! Vatansever..!

...
...

Git kebabına devam et sen yine. Şerefin yüzünden hiç eksik olmasın. Benim OKS, ÖSS, KPSS'yi kaçıran gencim/vatandaşım raporla hayatını kurtaramazken. Sen yat yumurtalarının üstüne kebap yap, başında da doktor/hemşire beklesin. Şeref ve haysiyetini sergilemeye devam et… Hipokratmış, doktormuş, yeminmiş, yüksek kalp krizi riskiymiş, karar bozulmasıymış, iyeleşmiş, miş, miş, şerefsizmiş...

Sonra seni bulup deliğe tıkamayan adalet bu yazdıklarımdan sonra beni bulsun. Bulmazsa da…

Bazıları da Ak Parti’ye, hatta bırakın partiyi bu şerefsizlerden sıkıldığı için refarundumda "Evet!" oyu verdi veya verecek diye insanlara hakaret/küfür etmeyi kendine hak ve hatta görev saysın (Ak Partili =! Ak Partiye oy veren [=! : Eşit değil] değildir. Neden mi? 2007 seçimlerinde, bu memleketteki seçmenlerin %46,58’i yani 16.321.291 –On Altı Milyon Üç Yüz Yirmi Bir Bin İki Yüz Doksan Bir- kişi Ak Parti’ye oy vermiş. Geçerli oy toplamı: 35.048.691 –Otuz Beş Milyon Kırk Sekiz Bin Altı Yüz Doksan Bir. “Beğenmeyen okumasın/dinlemesin” demek kimsenin hakaretlerini/küfürlerini ortadan kaldırmıyor.)

Şeref yoksunu insanlardan bu ülke arınacak mı? Bilmiyorum. Ama bazı arkadaşların yazdığı gibi bunun bir “öteki tarafı” var. İlahi adaleti var. Zerre kadar hakkım varsa hepsine haram zıkkım olsun. Tattırdığınız acıların kat kat fazlası peşinizden ayrılmasın. Hantepe, Gediktepe acılarının ne demek olduğunu, burada değilse bile, öteki tarafta en acısından tadın. "…Ebedî azabı tadın! Siz ancak vaktiyle kazanmakta olduğunuzun cezasına çarptırılıyorsunuz..." denilenlerden olun inşallah. Vatanını korumaya gidip sizin pis ayak oyunlarınızda can verenlerinde benim de iki elim yakanızda olsun. (Beddua döner dolaşır edeni bulurmuş ya, eğer ben onların binde biri kadar acı tattırdıysam -herhangi birine- Allah benim de belamı versin.)

4 Ağustos 2010 Çarşamba

Neden?


Hadi şimdi başlayın yine küfür etmeye Türk Hükümetine, İHH'ya, Hamas'a. Sırf ezilenin yanında olmak gerektiğini düşündüğüm için bana ve benim gibi düşünenlere...

Vatan sevgisinin sövgüden geçtiğini sananlar, başlayın yeniden saldırmaya. Ama bir tek soruma cevap verin:

Halit büyüdüğünde, babası yanında değilse, yaptığı herhangi bir eylemden sorumlu tutulabilir mi?

Doğruya Hamas bir terör örgütü ve İsrail devletine karşı yaptığı eylemlerde terörist eylemler.

Halit'in babası neden götürüldü? Bana değil, biri bunu Filistinli Halit'e anlatsın. Ama onun anlayabileceği dille...

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Bin Dokuz Yüz Seksen Dört (1984) - George Orwell

Aşağıdakilerin tamamı Bin Dokuz Yüz Seksen Dört (Yazar tarafından verilen orijinal ad Avrupa'daki Son Adam -“The Last Man in Europe”, yayıncı tarafından değiştirilmiştir.) adıyla 1949 yılında yayınlanmış George Orwell’in ünlü romanından sırasıyla alıntıladım. Roman 1947 – 1948 yılları arasında yazılmış. Tarihler çok önemli çünkü yukarıdaki “tek parti” iktidarının icraatlarının anlatıldığı ve birçoğunun Türkiye’ye de uyduğunu düşündüğüm kişiler, uygulamalar ve eylemlerinin doğrudan ve sadece günümüze uyarlanmasını istemiyorum.

“Örneğin, 'iyi’ gibi bir sözcük varken, 'kötü' sözcüğüne neden gereksinimimiz olsun? 'İyi değil' işimizi daha iyi görür. Ya da örneğin, 'iyi'den daha kuvvetli bir sözcüğü ele alalım; harika, olağanüstü ve benzerleri gibi, bir sürü saçma sapan sözcüğe ne gerek var, 'artı iyi' aynı anlamı verir ya da 'çift artı iyi', daha kuvvetli bir sözcük istiyorsak eğer.”

30 Temmuz 2010 Cuma

Vatansever mi? Vatan haini mi?

Üst not: Bunu yayınlamakta oldukça tereddüt ettim. Sonra şu el bombaları olayı da patlak verince hiç şüphem kalmadı artık (Bu yazı ‎27 ‎Temmuz ‎2010 ‎Salı günü yazıldı.)

Üst not II: Birinci üst notu yazmıştım ki yazıyı yayınlayamadan bir de Gediktepe baskınının emniyet tarafından günler öncesinden bildirildiği istihbaratı dönmeye başladı haberlerde.

Ülkede erkler ayrılığı, hukukun üstünlüğü, adaletin tarafsızlığı ve bilumum doğru dürüst uygulama varmış. Asker demokrasi yanlısıymış, şu anki komuta zinhar planlamak/hazırlık yapmak, darbeyi aklının ucundan bile geçirmezmiş. Zaten bu ülkede ne darbe ne de darbe girişimi olmuş.

Terörle mücadele denen ucubede, ne sivil ne asker kimse ihanet etmemiş. Ne asker, görüp teröristi görmemezlik/vurmamazlık edermiş ne de sivil otorite bunların kamplarına gidip ellerini sıkmazmış, karanfil uzatmaz, onlara eğitim falan vermezmiş. Bir ordu terörist sınırımızdan geçip uçak savarlarla birlik basıp onlarca cana kıyarken çoban sanılmaz, kekik toplayan seksenli yaşlarındaki köylüler ise vurulup öldürülmezmiş. Canım ülkem bunların hiçbirinde art niyet aramazmış... Hepsi vatana hizmetmiş…

Memleketimde adalet önünde herkes eşittir ilkesi çok düzgün bir şekilde uygulanırmış. Mesela siz beş kuruşluk (5 Kr.) borcunuzu ödemediğinizde size işlemesi gereken adalet dakika şaşmazmış. Aynı zamanda bir asker herhangi bir suçla itham edilip, tutuklama kararı çıktığında hemen teslim olurmuş canım ülkemde. Muvazzaf yani görevde olması ve hatta general/amiral olması hasebiyle masumiyet karinesi ayaklar altına alınmazmış. Hapishanelerde yatanların %55’den fazlasının hükümlü değil tutuklu olması ancak eski – yeni bir asker veya üst sınıftan biri tutuklandığında hatırlanmazmış.

Kendisi dahi kabul etse, ben bu konuşmayı yaptım, bu seminerde böyle bir senaryo konuşuldu dese eski bir komutan, masumiyet karinesi gereği suçsuz ve vatanına şerefle hizmet etmiş bir subay olurmuş. O yüzden suçlu olamazmış. Güney sahillerinde bir yerlerini yayarak otururken kalp krizi riski olmayan çok değerli eski komutanımız, tutuklamayı duyar duymaz bir anda yüksek kalp krizi riski ile hastaneye yatsa da bunda hiçbir sorun görülmezmiş. Kimse de çıkıp “lan” arkadaş sen o sıcakta ne yapıyordun diye sormazmış.

Bir “tane” albay, terfi edemediği için kızıp bir plan hazırlar, altına kendi imzasını atarmış. Bir cemaatin evlerine silah, bomba koyma sonra da bunları yakalatma planları yapar, suikastlar tasarlar, ayaklanma planları yaparmış. Bunu kendisi dışında herkes kabul ederken, o bir “tane” albayın çalıştığı birimdeki bilgisayarların tamamının bir gece yarısı operasyonuyla neden silindiği hiç merak edilmezmiş. Hatta paçavra tanımları yapılan kâğıt bir anda bir belgeye dönüşür, kendi teknik ve adli makamları eliyle. Ama canım ülkemin yöneticisi sözlerimin arkasındayım dermiş hala.

Askere giden herkes bilirmiş; her atıştan sonra boş kovanlar bile toplanırmış. Canım memleketimin her karış toprağından lav silahları, roket atarlar, plastik patlayıcılar, el bombaları fırlarken; değerli yöneticimiz gözünde bunların bazılarının kullanılmış olması önemli değildir ve bu aşamadan sonra “değerli” yöneticimiz için tuvalet borusundan tek farkı renginin yeşil olmasıdır. Nerede kullanıldığı ve ordunun envanterinde olması gereken silahların toprağın altında ne işi olduğu sorusunun hiçbir önemi yokmuş.

Canım ülkemde erkler ayrılığına göre bir mahkeme bir tutuklama/yakalama emri verdiğinde, ülkenin yöneticisi, yönetmesi gereken diğer bir kişiyle mahkeme kararını tartışabilirmiş gece yarısına kadar. “Adaletsizlik” bakanı koşarak başşehre dönermiş, ne yapsak acaba diye. Yeri belli yurdu belli adamlar hakkında alınan kararlar bir türlü uygulanamazmış. Ne önemi varmış! “Çişleri” bakanı aynı sanık ile törenlere katılır timsahlaşırmış. Vatana hizmetmiş..!

Diğer tüm içeriğini unutabilsek bile, teröristi “bizimkiler” diye tanımlayan bir telefon konuşması tespit edildiğinde soruşturma üç yılda tamamlanmayabilirmiş ve bunda hiçbir beis yokmuş. Olamazmış..! Ayrıca masumiyet karinesi gereği bu adamlar görevinin başında kalmalıymış. Bu soruşturmayı olumlu veya olumsuz sonuca erdiremeyenler en büyük vatanseverlermiş.

“Babayasa” mahkemesi anasının belli olmadığı hasebiyle kanunları iptal etmek yerine kendi nüfusuna geçirmeyi hak görürmüş. İsmini aynı bırakıp kendi soyadını yazarmış. Ama olsun… Canım ülkemde erkler ayrılığı ilkesi varmış..! Demokrasi varmış..! Cumhuriyet varmış..! Vatanseverlik varmış..! Var oğlu varmış…

Hadi lan… İşkembeden sallamayın…

Bu askerler ve siviller vatanını seviyorsa ve vatan sevdası buysa ben vatan hainiyim…

Referandumda oyumun rengi beyaz bir “EVET” olacak. Bundan ötesi yok…

Peşin cevap: Bana sivil dediklerin de şöyle, bu parti de şunu yaptı diye sıralamayın. Onların güven indeksi zaten en sonlardaydı. Siz en güvenilen kurumların haline bakın. Onlar bu haldeyse diğerlerini düşünmeye gerek bile kalmıyor. Ayrıca bunların hiçbiri son on senenin ürünü de değil, çok daha eski… Son olarak ister kabul edin ister etmeyin sivil otoriteyi göndermek tek bir seçim dönemine bakar.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Fısıltı

Gürültüler içinde yorgunum
Sessizlik arıyorum kendime
Dinginlikte duymaya çalışıyorum
Bir fısıltı kulaklarımda

Senin adın mı o şarkıdaki
Yoksa sesin mi beni çağıran
Sessiz bir yere ihtiyacım var
Bir fısıltı kulaklarımda

Kendimi dinlemeliyim biraz
İç sesimi de duymalıyım
Seni çağıran biri var içimde
Bir fısıltı kulaklarımda

Çığlık çığlığa bağırıyor adını
Sessiz sedasız karanlıklara
Senin şarkını mırıldanıyor
Bir fısıltı kulaklarımda

Haykırıyor sessizce gecelere
Çığlıklar atıyor karabasanlara
Seni çağırıyor gecelerime
Bir fısıltı kulaklarımda

Gündüzleri de uyuyor olmalıyım
Hep bir ses kafamın içinde
Ne yöne dönsem orada işte diyen
Bir fısıltı kulaklarımda

18 Temmuz 2010 Pazar

Frenk üzümü

Geçen sene Ekim gibi Rize’den dönerken getirdim yanımda. Tam 1200 km toprağını dahi dökmeden arabanın en güvenli yerine yerleştirip getirdim, görüşümü engellemesine aldırmadan. Buraya ilk getirdiğimde tek yaprak dahi yoktu üzerinde. Ben pek anlamadığım için babam sağ olsun saksını değişti, yeni toprak ilave etti, gübresini ayarladı, budadı. Epeyce ilgilendi yani kısacası. Onlar gittiğinden beri de ben ilgileniyordum. Bir iki kez dışında sulamama bile gerek kalmadı, yağmurlar sağ olsun.

Hemen ki bir sene bekledikten sonra ilk salkımlarını vermişti bir ay kadar önce. Ancak İstanbul’da ve balkonda böyle bir meyve yetiştirmek hiç kolay olmuyormuş onu anladım. Nerdeyse hafif belirginleşen her taneyi kumrular ve serçeler afiyetle yediler (Keşke onlar da benim kadar sabırlı olsaydılar. Yine yeseydiler ama olgunlaşmasını bekleseydiler.)

Geçen haftaki aşırı sağanaklar nedeniyle balkonun kenarından sızıntı olmuş alt komşuya. O da balkonun üstünü kapatmış. Tabii ben de “Keşke saksıyı içeri alsaydın, en azından orada kavrulmazdı.” diye serzenişte bulundum. Ama fidanın üstünü açınca bir baktım ki birkaç tane bizim misafirlerden kurtulmuş ve olgunlaşmışlar. Tabii hemen fotoğrafladım (Normalde böyle bir fidan sürekli olarak bir eve yetecek kadar meyve verir. Öyle ki gövde ve yaprakları göremezsiniz meyvelerden.)

Sonuç mu? İlgilenilen, sevilen ve üstü örtülen fidanlar dahi bazen meyve verebiliyor, güneşten ve sudan olan tüm esirgenmelerine rağmen. Sabır her zaman işe yarıyor. Siz ne kadar ilgi gösterseniz de çabalarınız yetersiz kalabiliyor. Herkes sizin gibi olmuyor. Her şey sizin düşlediğiniz kadar çabuk olgulaşmayabiliyor. Olgunlaşmış olsa dahi bir şeyler onu yerinden edebiliyor. Bazen yanlış gözüken şeyler aslında gözüktüğü gibi olmayabiliyor. Sonuç mu? Sahi konu neydi? Frenk üzümü değil mi?!

17 Temmuz 2010 Cumartesi

Mojitea (Romsuz Mojito)

Son haftalardaki favori mekânım oldu Cevahir’deki Schiller. Servis elamanları güler yüzle ve hizmette kusur yok. Gerçi konu bu değil. Konu orada tanıştığım bir içecek; “Mojitea”.

“Mojitea”, aslında romsuz bir “mojito” (mohito). İçinde; soda, lime*, yeşil nane ve esmer şeker var (Bence şekersiz ya da az şekerli çok daha güzel oluyor.) Hazırlamak da oldukça basit; havan gibi bir şeyde esmer şeker ile birlikte nane ve lime biraz ezilir, tatlarının birbirine karışması için. Daha sonra bardağın dibine yerleştirip bunları soda ve buz ile servis edilir. (Tekrardan hatırlatma; İçine rom konulursa “mojito” olur.) Kişisel tercih olarak bardağın içine bir dilim yeşil elma da hoş olur. Ayrıca hoş gözükmesi içinde, bardağın kenarına bir dilim lime ve bir iki yaprak nane de hoş olur. Afiyet olsun…

Efendim, Cevahir’deki Schiller güzel vakit geçirip, arkadaşlarla muhabbet ederken birşeyler yiyip, kaliteli ve çeşitli içecekler tüketilebilecek güzel bir yer. Tavsiye edilir… Ayrıca “mojitea”, bu sıcak havalarda serinlemek için tüketilebilecek ideal bir içecek. Tavsiye olunur…

*Lime, limon değildir ya da limonun yeşil hali, başlı başına ayrı bir meyvedir. (Ben de maalesef lime bulamadığım için limon kullandım. Tat farkı kesinlikle inanılmaz.)

Not: Lime ya da limon ne kullanırsanız kullanın oranını abartmayın. Sonuçta limonata yapmıyoruz. :)

16 Temmuz 2010 Cuma

Ejderha Dövmeli Kız (The Girl with the Dragon Tattoo)

İsveçli yazar Stieg Larsson’un çok ilgi görmüş üçlemesinin ilk kitabı, "Ejderha Dövmeli Kız". Orijinal dilinde adı “Kadınlardan nefret eden adam” (“Män som hatar kvinnor” -"Men who hate women”-) olan kitap İngilizceye “The Girl with the Dragon Tattoo” olarak çevrilmiş ve oradan da bize bu isimle gelmiş.

Stieg Larsson’ın ilk adı aslında Stig. Yirmili yaşlarındayken aynı zamanda arkadaşı ve ondan önce şöhrete kavuşmuş olacak olan diğer Stig Larsson ile karıştırılmamak için isim değişikliği yapmaya karar veriyorlar. Bunun için de aralarında yazı tura attıklarında üçlemenin yazarı olan Stig ismini değiştirerek Stieg ismini alıyor. (İki isminde okunuşu aynı.) Gerçekten bu kadar ünlü olabileceğini düşünmüş müydü bilmiyorum. Ama öngörülü bir hareket olduğu kesin.

Stieg Larsson, üçlemesini tamamladıktan hemen sonra kalp krizi geçirerek hayatını kaybediyor. (2008)

15 Temmuz 2010 Perşembe

İnsan...

Karşısındakini tanıdıkça terk etme isteği duyan tek canlı insan olsa gerek!

5 Temmuz 2010 Pazartesi

Ben bir "lümpenim"!

İtiraf ediyorum; ben bir lümpenim. Neden mi? Ünlü, herşeyi bilen şovmenimiz, bir kaç hafta önce, "Survivor" izleyen herkesi lümpen ilan etmişti de ondan. 

Bu akşam Hakan'ın kolunu kanadını kırdılar. Oradaki kumpaslar, ayak oyunları akıl almaz boyutta ya... Hani para için hepsinin yapmayacağı şey yok ya... Bu aksam ben Hakan'ın yerinde olsam Gizem'i yazan herkese tutar okkalı bir küfür eder, sevgilimin elinden tutar evime dönerdim. Ama ne ben o adadayım ne de Hakan, ben. 

Bu arada hani Acun Ilıcalı lümpen ya ve hani onu izleyen ben de lümpenim ya... O büyük şovmenimizin programında Türk televizyonlarındaki en seviyesiz adam konuktu ve onun yeni programının tanıtımını yapıyordu aynı saatlerde. O ne bilmiyorum ama eğer ben lümpen olarak ondan farklı bir sınıftan olacaksam bunu seve seve kabul ederim. 

Evet, ben bir lümpenim. 

1 Temmuz 2010 Perşembe

Kayip Sembol ("The Lost Symbol")

Bazen gözümüzün önünde olanı göremeyiz. Basit işleri zorlaştırırız hep. Konu bilişsel aydınlanma olduğunda da önümüze yüce gurular, hocalar, hacılar çıkıp durur. Basit bir şekilde okuyup anlayacağınız konu, bu kendini “beğenmişlerin” elinde içinden çıkılamaz bir durum yaratır. Burnumuzun dibindeki basit gerçekten bihaber derin araştırmalara dalıp, çıkamayız. Bu evrenin en basit olması gereken yasasında da böyledir, yüce yaratıcıyı ararken de aynıdır. Bazen kendimiz bazen de başkaları tarafından ketler vurulur düşünce ve görüşlerimize.

Ben hep insanın doğası gereği kötü olamayacağını savunurum. Ama insan iyi bir öğrencidir. Hele ki söz konusu doğasını bozmak ve kötüye ulaşmaksa… Yine de ben “Su, yolunu bulur” kavramına inanıyorum.

28 Haziran 2010 Pazartesi

Ben ve "biz"

Ben ve biz, iki zamir… Birinci tekil ve birinci çoğul şahıs zamiri…

Uzun zamandır ne yapıyorsam “biz” için yapıyorum. Bir iş varsa eğer yapılacak ve benden başka biri bunu yapabiliyorsa bunu, ona bırakıyorum. Yok, eğer kimse yoksa ben yapıyor ve “biz” olarak imliyor ve o şekilde yoluma devam ediyorum. Özel ilişkilerimde de aynı yolu izlemeye çalışıyorum. Bencil, ben merkezli istekler yerine “biz” zamirinden hareket eden ve sonuçta ortaya herkesin hoşlanacağı sonuçlar çıkartacak şekilde hareket etmeye çalışıyorum. (Kişisel olarak yapmam gereken hiçbir şeyi hiçbir zaman başkalarına yaptırmadım bugüne kadar. Bundan sonra da yaptıracağımı sanmıyorum. O yüzden bunu benim yapmam gerekenlerle karıştırmamanızı rica ediyorum.)

Bunları yaparken de “biz” zamirinin dışında kalan herkese bunu “biz” kavramı içinde sunmaya çalışıyorum. Bu bazen bir adım geride kalıp izlemek anlamına geliyor, bazense ufak bir geri destekle işlerin benim dâhil olmadığım halde yürümesi anlamına geliyor. Kesinlikle bunun aldatmaca ya da öyle bir şey olduğunu düşünmedim bugüne kadar. Hatta son zamanlara kadar bunu bilinçli bir şekilde yaptığımı bile söyleyemeyeceğim. Sonuçta işlerin bir bütün yani “biz” tarafından ele alındığı ve ortak bir karar ve uygulamayla hayata geçirilmesi, benim için hayat felsefesi gibi bir şey. Bu daha güçlü durabilmek adına bildiğim en iyi yol.

Ancak önceleri de farkında olmakla beraber, artık iyice ayrımına varmış olarak, başkalarının olaylara böyle yaklaşmadığını görüyorum. Benim tüm çabalarımla “biz” kavramı içine sokmaya çalıştığım şeyler dönüp dolaşıp başkalarının üzerinde ve yaptıklarında “ben” kavramında hayat buluyor. Kendi yaptıklarım adına bundan rahatsız olmamama rağmen, artık kendimi Don Kişot (Don Quijote) gibi hissetmeye başladım. Ben tek başıma oturmuş bir “biz” sonucu inşa etmek isterken diğerlerinin bireysellikleri yapmaya çalıştığımız şeye zarar vermekten başka bir işe yaramıyor. Elbette, benim istemem bunu doğru yaptığım anlamına gelmiyor. Sadece doğru şeyi istediğim ve bunun için çaba harcadığım anlamı taşıyor.

Şimdi? Şimdi tüm yapıyorum, ediyorum fiillerini yapıyordum, ediyordum fiilleriyle baştan okuyabilirsiniz. Buna bireysel çabadan yoksunluğu da ekleyip beni bulursunuz; eskisinin tam tersi kendinden ve yaptıklarından pekte haz etmeyen bir Erkan! Benim için “biz” zamiri, birkaç şey dışında neredeyse tüm hayatımı terk etmek üzere…

13 Haziran 2010 Pazar

Serkan ve Figen evlendi.

Dostum, arkadaşım ve ortağım Serkan AKCAN bugün evlendi. Figen ve Serkan, ikinizide zamansız ve kısıtsız mutluluklar diliyorum.

Bugünü özetleyecek uzun uzun cümleler yazamayacağım. Yüreklerindeki tüm iyi dileklerin gerçekleşmesini diliyorum sadece.

Birbirinize sevginiz, saygınız ve mutluluğunuz hiç eksik olmasın.

7 Haziran 2010 Pazartesi

Duruş

Geçen hafta başından beri etrafımdaki insanlar beni şaşırtmaya devam ediyor. Sadece etrafımdakilerde değil güvendiğim insanlardan da akıl almaz sözler duyuyorum. İsrail denen terörist devletin son yaptıklarından sonra insanlar haklı olarak tepki verdiler. Tepki verdiler vermesine ama hep sonuna bir “ama” iliştirerek ya da akıl almaz öneriler ortaya atarak. Biri, “Bu yapılan akıl almaz, terörist devletten izin almak gerekirdi. Ben benim yardım kuruluşum böyle bir taleple geldiğinde hep aynı şeyi salık veriyorum.” diyiverdi.(Burada “Söz gümüşse sükût altındır.” Deyişi geliyor aklıma. Söylenme amacı iyi dahi olsa sonuçları berbat bence.) Bir başkası, “Hadi topyekûn savaşalım, intikamımızı alalım.” diye savaş çığlıkları atıyordu.

Bu ikisi de aklına ve mantığına, zekâsına güvendiğim insanlardı. Bu konuda artık ikisine de olan saygımı yitirmiş bulunuyorum. Ülkemin başbakanıysa ondan bu sefer beklediğim şeyleri yapıyor. (Her zaman ki gibi yapmaması gerektiğini düşündüğüm bir ton şey de yapıyor.) Tüm bunların peşinden beklediğim terörist devletin yapacağı son hamleyi görmek. İnanın bu hamleyi gözlerimle görmek istiyorum. (Sırf hadlerinin bildirilmesi için.)

Ancak bu olaylardan sonra bir iki konu beni inanılmaz rahatsız etti/ediyor. Birincisi insanların ikiyüzlülüğü, düne kadar hiçbir tepki vermeyenler, binlerce insan kadın-çocuk demeden öldürülürken sesleri çıkmayanlar, şimdi intikam çığlıkları atıyorlar ve bunlar hadlerini aştılar diye çığırtıyorlar. (Özellikle medya ve siyasiler.) İkinci konu, inanın bu hafta benim sesimin kısılmasına sebep oldu. İş yerinde sürekli tartışır olduk. İsrail ve yandaşlarının bize dayattığı tarih bilgileriyle akıl almaz (en azından benim aklımın almayacağı) benzetmelerle beni çıldırttılar. Bir arkadaşım Hamas’ı PKK ile aynı kefeye koydu. Bir diğeri, terörist devletin bizi havada karada yeneceğini öne sürdü. Bir başkası, ya bize atom bombası atarsa ne olur diye sorguladı.

Yukarıdakilerin hepsine cevap vermeye çalışıyorum/çalışıyordum. Ancak bu esnada sinir katsayım o kadar yükseliyor ki çoğunlukla kendimi doğru ifade edemiyorum. Kızıyorum çünkü kendi gücümüzün farkında olmadığımıza inanıyorum. Terörist devlet bizi vururmuş! Ne vuruyor? Kuş mu? Biz gidip neden onları vurmuyor muşuz? Ne vuruyoruz, kuş mu? Gidip askerlerini vurmalıymışız! Nasıl?

Verilmesi gereken tepkileri tek tek anlattım geçen hafta boyunca. Hükümet, sadece bir tanesini gerçekleştirmedi benim yapılması gerekenler listemin başında olan. O da büyükelçiyi istenmeyen adam ilan etmekti. Eğer o aşamaya gelirsek çok mutlu olacağım. Onun dışında BM’den, NATO’dan gerekli kararlar çıkartıldı. Ambargo olayı ilk olarak su satışı projeleri iptal edilerek başlatıldı. Tüm askeri ortaklıklar askıya alındı.

Şimdi yine etrafımdaki insanlar bas bas bağırıyorlar bu hükümet değil miydi bunlara işler veren. Evet, bunlardı. Sayın Kılıçdaroğlu’nun TİM toplantısında söylediği bir şey vardı; “Bozuk bir saat bile günde iki sefer doğruyu gösterir.” Belki tam tersinden de bakabiliriz. Bu hükümetin tüm işleri elbette doğru değil. Özellikle İsrail politikasını ben kesinlikle onaylamıyordum. Tüm tatbikatların bu “şerefsizlerle” yapılıyor olması beni de rahatsız ediyordu. Bazı ihalelerin bunlara veriliyor olmasından ben de nefret ediyordum. Ama bu süreç bitmiştir artık diye umut ediyorum. Daha eleştirilecek bir ton şey yapıyorlar. Örneğin, bu meseleyi iç siyaset malzemesi yapıyorlar. En kızdığım şeylerden biri de bu. Ama konu bu değil. Esas konu sizin bireysel olarak “duruşunuz”.

Geçtiğimiz hafta etrafımdaki hemen hiç kimsenin benim gibi düşünmediğini gördüm. Bu benim haksız olduğumu göstermiyor. En azından ben böyle düşünmüyorum. Ben parçası olduğum bu milletim başı dik bir şekilde hak ve hukuktan yana tavır almasını istiyorum. Bunu bazen ne pahasına olursa olsun ama akıllıca hareket ederek yerine getirmesini istiyorum. Çok şey mi?

4 Haziran 2010 Cuma

İnanmamak!

Türk basını bende bir inanmama sendromu başlattı. Bu yüzden yurtdışı kaynaklı olarak yayınladıkları haberler gerçekten o gazetelerde ya da televizyonlarda yayınlandı mı, yayınlandıysa da içeriği gerçekten doğru aktarıldı mı diye kontrol etme ihtiyacı duyuyorum. Bu yüzden gidip orijinal dillerinden okumaya çalışıyorum. Maalesef bunu yapmamın haklı olduğunu gösteren çok fazla örnek gördüm.

Yine bugün Hürriyet ve Radikal’de gördüğüm bir haber üstüne “The Wall Street Journal” gazetesinin sayfasını kontrol ettim. Dürüstçe söyleyeyim ki yalan ya da çarpıtılmış haber olmasını umduğum şey gerçek çıktı. (Hala yazarın söylemleri çarpıtmış olmasını diliyorum, önyargı ve sempatimden dolayı.)

Haber ne mi? M. Fettulah Gülen tarafından WSJ’a verilen mülakatta İHH’nın yardım filosunun İsrail’den izin alması gerektiği ve almadığı için hatalı olabileceği gibi bir kavram vardı. Okuduğumda, İngilizce yani orijinal dilinde de bu böyleydi. Yine bir açık kapı bırakarak söylüyorum. Eğer bunu söylediyse M. Fettulah GÜLEN’in bu görüşlerini* –Ona olan tüm sempati ve görüşlerine duyduğum saygıya rağmen- KINIYORUM.

31 Mayıs 2010 Pazartesi

Kınama

Ne "Allah belalarını versin!" diye bela okuyacağım. Ne de Kur'an'dan, İncil'den ya da Tevrat'dan ayetler alıp dersler çıkartacağım. Ne de bunun bir de öteki tarafı var diyeceğim.

İnsan canına kast eden İsrail, 20'li yaşlarındaki ana kuzularına kast etmiş cani şerefsizler hepinizden bu dünya üzerinde intikamı, yarın değil şimdi, sorulacaktır. Kana kan dişe diştir bunun adı. Ne sakin olun telkinlerine açığım ne de insan insanı öldürür mü tarafındayım. Artık yeter..!

"BİRİ" HADDİNİ AŞANLARIN HADDİNİ BİLDİRMELİ ARTIK!

30 Mayıs 2010 Pazar

Eurovision - Oslo 2010

Bu tatlı kız kazandı dünkü yarışmayı. İlk çıktığında bu kız kazanır demiş ve oyumu ondan yana kullanmıştım. Bu güzellik, sevimlilik, sempatiklik ve güzel sese şarkıda eklenince hakketti. Lena ve “Satellite” şüphesiz dün gecenin en iyi şarkısıydı. Bu da bir kez daha gösterdi ki tüm oylama saçmalığına, komşuların birbirini oylamasına ve siyasi müdahalelere rağmen hak eden kazanabiliyor. Bu çırpı bacaklı güzel kız kesinlikle hak etti bu birinciliği. (Bu arada Lena'nın sonuç karşısındaki inanamaz tavrına TRT yorumu müthişti; "Sanki Fenerbahçe sendromu yaşıyor gibi" :) )


Tabii bu arada Manga'nın hakkını da yemeyelim. Dün gece Lena ve "Satellite" olmasaydı Manga ve "We could be the same" kesinlikle birinciydi. Yani ikinciliği sonuna kadar hak ettiler.



Not: Sabah sırf "Eurovision" seyredeceğim diye sınava sarhoş gibi gittim. :)

27 Mayıs 2010 Perşembe

Son Mektup* - 27 Mayıs'ın ardından

"Sizlere dargın değilim. Sizin ve diğer zevatın iplerinin hangi efendiler tarafından idare edildiğini biliyorum. Onlara da dargın değilim. Kellemi onlara götürdüğünüzde deyiniz ki, Adnan Menderes hürriyet uğruna koyduğu başını 17 sene evvel almadığınız için sizlere müteşekkirdir. İdam edilmek için ortada hiçbir sebep yok. Ölüme kadar metanetle gittiğimi, silahların gölgesinde yaşayan kahraman efendilerinize acaba söyleyebilecek misiniz? 

Şunu da söyleyeyim ki, milletçe kazanılacak hürriyet mücadelesinde sizi ve efendinizi yine de 1950’de olduğu gibi kurtarabilirdim. Dirimden korkmayacaktınız. Ama şimdi milletle el ele vererek Adnan Menderes’in ölüsü ebediyete kadar sizi takip edecek ve bir gün sizi silip süpürecektir. Ama buna rağmen duam (bu kelimenin üzeri çizilip merhametim yapılmıştır) sizlerle beraberdir."


*Adnan Menderes tarafından idamından önce yazılan son mektupdur.

25 Mayıs 2010 Salı

“Lost” - altı sezonun özeti!

Evet, 6 -Yazıyla ALTI- senedir insanları peşinden sürükleyen dizi geçen gün bitti. Son bölümüne kadar insanlar “Lost” dizisindeki olayların “Neden?”, “Nasıl?” ve “Kim kimdir?” gibi onlarca hatta yüzlerce sorunun cevabını beklediler. Hatta herkes kendine göre yorumlar ortaya koydu. “Lost” ile ilgili siteler açıldı, sözlüklerde tartışma konuları en çok içerik girilen ve okunanlar arasında yer aldı.

Peki, sonra ne oldu? “Lost” denilen şu dizinin sonunda ne oldu? (Yanlış anlaşılmayı engelleme notu: 3. Sezonundan başlayarak yani ilk üç sezonu seri şekilde izleyip, son 3 senedir ben de takip edenlerdenim. O yüzden izleyenlere laf çakmaya çalışmıyorum.) “Lost” dizisin ne olduğunu söyleyeyim hemen. İrfan’ın dediği gibi “ ’Lost’ diziyi izlerken kaybettiğin zamandır. ”

Dizinin sonunu da söyleyeyim de bari tam olsun. Bir şekilde dizi kahramanlarının hepsi ölü veya ölüyor ve son sezonda normal dünya/zaman diye düşündüklerimizin hiçbiri gerçek değil. Bir de adanın bir tıpası var -hani şu küvetlerde olanların bira daha büyüğü- onu çekerseniz ada batıyor. Aman dikkat...

…ya da aşağıdaki gibi kısa bir özet de düşünebiliriz. (Özellikle "pamuk" kısmına dikkat!)

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Tehlikenin farkında mısınız?

Yukarıdaki başlığı hatırlayanınız var mı? Hani aylarca bir gazete bu manşetle ve ilk sayfası simsiyah şekilde çıkmıştı. Akla hayale gelmeyecek, getirilemeyecek çalışmalar yapılmıştı. Sahi o dönemleri hatırlayanınız var mı? Yok, unuttuk, biz bilmiyoruz diyorsanız, aşağıda bir iki örnek görsel bulabilirsiniz.

İşte size en çarpıcı örneklerinden biri. Tersten yazılması ve fontların farklı bir dilin yazımına benzemesi ne kadar enteresan değil mi?

Buyurun yandaki resimde farklı bir “Tehlikenin farkında mısınız?” resmi daha var. Bunda çarşaflı bir kadın tehlikenin öbeğini oluşturuyor. Cumhuriyeti tehdit ediyor ve bağırıyor: “Şeriat!”

Şeriat istiyor ki yönetimi ele geçirsin. Tehlikenin farkında mı? Hiç sanmıyorum. Farkında olsa ya “burka” giyerdi ya da peçe takardı ne de olsa.

Neyse ben esas konuma geleyim. Bu kadar eski bir konuyu niye açtığımı söyleyeyim; Sayın Kemal Kılıçdaroğlu Geçen hafta sonu yapılan CHP 33. olağan kurultayında genel başkanlığa seçildi. Hem de tüm delegelerin desteğini alarak. Oylar kullanılmadan önce yaklaşık 2 saatlik bir konuşma yaptı Sayın Kılıçdaroğlu. O konuşmadan bazı başlıklar şunlar diyerek burada sıralamak çok isterdim gerçekten. Ama öyle bir konuşma olmadı maalesef. Selefi olan Deniz Baykal’dan farklı hiçbir şey söylemedi neredeyse. Bir farkla Sayın Baykal, en azından ülkenin başbakanına “Başbakan” diye hitap ediyordu. Sayın Kılıçdaroğlu “Recep Bey” demeyi tercih etti.

Ne söyledi? Şunu böyle kötü yaptılar. Bunu şöyle kötü yaptılar. Şu yasayı değiştirdiler, biz Anayasa Mahkemesine götürdük. Bunu yaptılar şuraya götürdük. Bir de CHP ve diğer birçok partinin parti programında senelerdir bulunanları tek tek tekrar etti. Elle tutulur söylediği tek şey bir bütçe denetim mekanizması kuracağı ve bunun başına da ana muhalefeti geçireceğiydi (Eğer bir CHP iktidarı görürsek ve bunu yaparlarsa bu gerçekten müthiş bir gelişme olur.) Yoksulluğu bitireceği, yolsuzlukları önleyeceği, ilk işinin dokunulmazlıkları kaldırmak olacağı vaatleri artık o kadar pişmiş bir aş ki, yanık yemek olmaktan bile öteye geçti, kömürleşti.

İşin bir de parti yönetimi kısmı var. Parti yönetiminde bu-şu var edebiyatı hiç yapmayacağım. Sadece bir tek isme değineceğim: Önder Sav. Sayın Sav, eski parti yönetiminin en güçlü ismi değil miydi? Selef, “Ben Ergenekon’un avukatıyım.” diye bağırırken sağ tarafında durmuyor muydu? O malum komplo patlak verdiğinde de ilk “satan” o değil miydi? Şimdi bunda nasıl bir iyi niyet arayabiliriz.

Parti yönetimine öyle isimler girdi ki aylardır televizyon ve gazetelerde bas bas bağırıyorlardı. Sizce ne diyorlardı? Ben cevaba hiç gerek duymuyorum.

Peki, ben ne olsun isterdim? Mesela, şöyle olamaz mıydı? Sayın Kılıçdaroğlu çıksa ve şöyle bir konuşma yapsaydı: “İktidar partisi hep tek yönlü çalışıyor. Her şeyi tek başına yapmaya kalkıyor ve yaptıkları veya yapmaya çalıştıklarında da bir çok hatalar ortaya çıkıyor. Bunun farkındayız. Ancak bu biraz da onların bize kapıyı kapatmaları kadar bizim de onlara kapılarımızı kapatmamızdan kaynaklanıyor. Onlar bizim kapımızı çalmasa da bundan sonra biz her konuda onların kapısını çalacağız. Bizi dinlemeleri için elimizden geleni yapacağız. Değiştirebileceğimiz görüşleri ve uygulamalarını değiştirteceğiz. Değiştiremediklerimizde de elbette yine anayasanın bize vermiş olduğu hakları kullanarak yanlış gördüklerimizi düzeltmek için her türlü hukuki yolu deneyeceğiz. Bu gerekirse halk oyu dahi olacak. Bunların ötesinde bizim iktidarımızda kapılar asla kapalı olmayacak. Tüm muhalefet tüm çalışmalarımızda yer bulabilecek. Bizim eskiden yaptığımızı dahi yapsalar kapıları çalınacak, görüşleri alınacak. Bunun dışında tek bir söz verebilirim. Parti programımızda yazıp da bugüne kadar yapmadığımız her şeyi gerçekleştirmek adına elimizden geleni yapacağız. Önümüzdeki süreçte göreceğiniz olumlu muhalefetimiz iktidarımızın aynası olacak.” Dese ve bitirseydi konuşmasını ne düşünürdünüz. Bence iki saatlik konuşmadan çok daha etkili olurdu.

İşte o zaman benim umutlarım yeşerirdi. İşte o zaman ben canım ülkemin artık büyükler liginde olacağına, canım vatandaşlarımın da artık refah içinde yaşayacağına inanırdım. Ama olmadı! Olamadı! Sayın Kılıçdaroğlu yine var olan düzenden yana biri gibi ezberden konuştu. 

Şimdi aklıma başlıktaki soru takılıp duruyor. %30’luk bir CHP, %30’luk bir AK Parti ve %20’lik bir MHP meclisi düşünüyorum ve korkuyorum. Koalisyon hükümetleri aklıma geliyor. Daha kötüsü bu CHP’nin ülkeyi yönetebileceği geliyor. İşte o yüzden soruyorum: “Tehlikenin farkında mısınız?” Bu sefer o malum gazetenin söylediği gibi yalandan “şeriat” tehlikesi değil. Daha farklı bir şekilde… Daha gerçek bir şekilde…

Tehlikenin farkında mısınız?

Not: Ümit ederim Deniz Baykal’a yapılan komplonun altından yeni parti yönetiminden birileri çıkmaz. Gerçi bir sonuç çıkacağını da sanmıyorum ya, neyse! Tüm bunlara rağmen benim hala umudum var. Daha olumlu, daha ılımlı insanlar-siyasetçiler ile daha iyiye gideceğimiz yönünde.

Bir peşin cevap: Ak Parti ve Sayın Başbakan için de aynı şeyleri düşünüyorum. Daha önce Hıncal Uluç’un bir yazısının altına imzamı atmıştım ve hala aynı düşünüyorum. İşte burada…
Yanılsama / 2009 -2013