31 Aralık 2009 Perşembe

2010 - Tüm iyi dilekler için...

Zaman akıp gidiyor ve bizler dur diyemiyoruz. Aynı doğum günlerini olduğu gibi akıp giden zamanı gösterdiği için yılbaşlarını da sevmiyorum.Geçen sene Ankara’nın o soğuk havasında geçen o güzelim gece daha dündü sanki.

Tüm durduramadığımız zamana rağmen güzel dilekleri çağırmak adına iyi bir vakit. Başta sağlığın, tüm iyilik ve güzelliklerin peşimizden ayrılmadığı, mutluluğu aramak yerine mutluğun bizi bulduğu bir zaman dileğimle…

Tüm güzellikler bizimle olsun.


Senenin son gününde İstanbul tepelerinin üstünde güzel bir manzara...

28 Aralık 2009 Pazartesi

Dönüş yolu


Lefkoşa - KKTC

İstanbul - Türkiye*

* İniş sırasında ışıkları kapatmayarak şu güzelim manzarayı fotoğraflamama mani olan pilotu esefle kınıyorum... :)

24 Aralık 2009 Perşembe

Kıbrıs ellerinde

Senin dilinde konuşulsa, insanları senin milletinden de olsa başka memlekette olmak zor. Kıbrıs topraklarındayım iki gündür. Her şey bir garip geliyor. Direksiyonlar sağda, trafik sağda, insanlarla sağda –ne onlar beni ne ben onları anlıyorum-, sokaklar bomboş (İstanbul’a göre değil gerçekten bomboş). Hatta otel bile bomboş. Gerçi bu akşam otelin neden –daha doğrusu neresinin- boş olduğunu anladım. Tüm millet kumarhanede yatıp kalkıyor sanırım. İğne atsan yere düşmeyecek. Sadece bir göz atmak için girdim ve girdiğim gibi de çıktım. Terasta ki yemek katında sadece iki - üç kişi vardı. Kafeteryaya indim sadece bir kişi var o da bilgisayar önünde internette.  Dedim çıkıp biraz dolaşayım. İnanın İstiklal caddesinin arka sokaklarında kimselerin olmadığı sokaklarda dolaşıyormuş gibi hissettim kendimi. Neyse uzun lafın kısası insanın memleketi gibisi yok… Bülbül altın kafeste ama ille de vatanım diyor yani…

19 Aralık 2009 Cumartesi

Hayatımın rengi

Sonbaharda kaybolması gibi
Yaprakların renginin
Hayatımın rengi de kayboluyor yavaş yavaş
Oysaki ne güz ne de kış mevsim
Dalların yapraksız çıplaklıkları gibi
Eksiltiyor hayatımın yok diyen yanı
Yok, olmadı ki hiç zaten

Çam iğneleri gibi kalıcı
Bazı hatıralarım
Hayatımın sertliğinde kastına batan
Oysaki rengi yeşil en azından
Çam ağaçlarının
Yılbaşında kesip saklamak için belkide
Yok, daha çok ertesi sabah ısınmak için

Kapkara bir dumanın sarması gibi şehri
Kış, güz olması gibi mevsimin
Kararıyor git gide hayatımın rengi
Oysaki renklendirme çabasıydı tüm anlamı
Hayatımın eksik yanları
Yan gelip yatmaya alışmış yorgunsuz
Yok, daha çok tembelsiz

Hiç anlamadığım modern sanat gibi
Karga burga hayatın dışı
Hayatımın şekilsiz yanı
Şekillerin şekilci tasası
Hayatımın boşluğu
Boşluğun şekilsizliği
Yok yok, daha çok şekilsizliğimin yalnızlığı

Bulanık görüşün yüzülür hali
Halin kovalanmış isteksizliği
Hayatımın rengi
Renksiz, kargacık, burgacık
Yalnızlığım
Dalların çıplaklığı gibi
Çıplaklığın rengi hayatım

15 Aralık 2009 Salı

Bulmaca; Resimdeki özürlüyü bulun..!

Yer: Istanbul metrosu Taksim istasyonu özürlü asansörü önü. Zaman: Dün akşam saatleri



Not: Bu resim çekildikten sonra farkeden 3-4 kişi "Aaa resmimizi çekiyorlar, hadi el sallayalım" diye aralarında şakalaşıyorlardı.

11 Aralık 2009 Cuma

İnanç

İnanç, tüm körlüğüne rağmen güneşin varlığını gösteren kanıtları anlayabilmektir.


3 Aralık 2009 Perşembe

Yabancı

Köyün girişinde durmuş suyun başında oturan yaşlı adama bakıyordu. Dayanamayıp yüzü o topraklarda yaşadığını kanıtlarcasına derin çizgi ve çatlaklarla dolu olan adama yaklaştı. Şehirden getirdiği kuru mizah anlayışıyla "Kredi kartı geçiyor mu amca?" diye sordu, bir sohbet başlatabilmek amacıyla. Yüzündeki sertlik bir anda ürkütücü gelen yaşlı adam gülümseyerek cevap verdi; "Güzel kız bu hangi diziden?" O ana kadar nerede olduğunu anlamamışçasına bakan kız bir anda irkildi ve geri çekildi. Yakıştırılan bu dizi karakteri maskesi onu rahatsız etmiş, bugüne kadar eleştirdiği o karakterlerden birine benzetilmek incitmişti. Sonra kendiside bunun iyi bir yöntem olmadığına hak verip tekrar denemek istedi.

Ancak çeşme başındaki sandalye boştu. Nasıl olurdu; daha şimdi buradaydı ve "ince esprisine" sağlam bir cevap almıştı o adamdan. Yine başladığı yere mi dönüyordu? Her şeyden kaçmasına neden olan o sinsi, kaba, kabul edilemez illet yeniden mi sarmıştı etrafını? Etrafında döndü usulca, kimselerin olup olmadığına bakmak için. Ama köyün girişi adeta Amerikan filmlerindeki terk edilmiş çöl kasabalarına benziyordu; ıssız ve çorak. Neyse ki köyün girişindeki çeşme sessizliği dağıtıp her şeyi değiştiriyordu. Düşüncelerinden sıyrılıp yeniden o ana döndü. Eski günlerini hatırlamak bile acı veriyordu artık. Terk edilmişliğin, yalnızlığın ve sonra onsuzluğun ruhunda bıraktığı izler biraz önce gördüğü yaşlı adamın yüzündeki çatlaklar kadar derindi. Ne zaman biri ona sarılsa, dokunsa sanki bu derin izleri hissedecek ve ondan tiksinecekmiş gibi korkardı...

26 Kasım 2009 Perşembe

İşine geldiği yerden bakmak

Yarın Kurban bayramı. Haftalarca öncesinden yine başladı insanlar katliam, hayvanlara işkence ediliyor. Etler uygunsuz koşullarda kesiliyor. Din böyle bir şeyi emretmez, yapmayalım. Bir kötülemedir gidiyor. Bu bayramların hiç mi iyi bir yanı yok? Bayram denince akla ilk gelen şey tatil olmak zorunda mı?

Malum bizde birçok şeyin anlamını değiştirip, içini boşaltıp sadece şekle indirgeme hastalığı var. Eleştiride de had, sınır tanımamayı da ekleyin bunun üstüne. Bayramların esas manasından, hikmetinden çok yine o bunu yaptı bu bunu söyledi diye tartışıyorlar. Televizyonlar, gazeteler, radyolar ve hatta günlükçüler şekle takılıp avazı çıktığı kadar bağırıyor. İnsanlar bazen kendilerine gösterileni görmezden geliyor (Bunu anlayan anlar.) Hep kötüye yoruyor hep kötüden bekliyorlar. Tam aksi olması gerekirken birinin dindar olması ona kötü gözle bakılması için yeterli oluyor (Bu şekilde, mahalle baskısı diye bağıranlar esas mahalle baskını kendilerinin yaptığın pekâlâ farkındalar. Ama kendi hayat tarzları etkilenmediği sürece pek umursamıyorlar.) Biri onlara doğruyu gösterdiğindeyse işlerine gelmiyor ve kafalarını başka yöne çeviriyorlar.

Dediğim gibi her şeyin içini boşaltmakta, başka toplumlardan aldığımız iyi denebilecek şeylerinde sadece dışıyla yetinmekte üstümüze yok. Bu din konusunda da böyle teknoloji konusunda ve hatta yaşam tarzı konusunda bile böyle. Bayramların isimlerini değiştirip içlerini boşaltmak bunun en güzel örneği. Ramazan Bayramı diye bildiğimiz – ülkemizde inatla şeker bayramı diye değiştirilmeye çalışılan- bayramın gerçek adı Fitre Bayramıdır. Ama isimlerin ne önemi var değil mi? Kurban Bayramı örneğinde olduğu gibi; Kurban’ın Türkçe bir kelime olmadığı, Arapçadan doğruca dilimize girmiş olduğu –diğer birçok kelime gibi- ve anlamının da yaklaşma/yakınlaşma olduğunun bilinmemesi, unutulması gibi. Öyle ki Kuran’da; “Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Allah’a ulaşacak olan ancak, sizin O’nun için yaptığınız, gösterişten uzak amel ve ibadettir." (Hacc 22/36;37) diye belirtilmiştir. Ben biraz daha ileri giderek bu yakınlaşmayı insanların birbirine yakınlaşması olarak da algılayabileceğimizi söyleyebilirim. Öyle ya tüm bayramların ortak amacı aslında küslerin barışması, zenginlerin fakirlere yardım etmesi, eşitlik ve adalet uğrunda küçücükte olsa adımlar atılması değil mi?

Ama yok, dini olan kötü demek modernliğin ölçütü olarak gösterildiği için günümüzde ve özellikle ülkemizde; bu bayramı da eleştireceğiz. Mesela, gücü ancak yeterek dininin gereklerini yerine getirerek kurban kesene vahşi gözüyle bakacağız. Kurban kesmek yerine para, giysi yardımı yapına getireceğiz olayı. İlla kötüsünü çıkartacağız. Ama arada hep unutacağız, aslında mezbahalarda kesilen hayvanların kurban bayramlarında kesilen kurbanlar ölçüsünde azaldığını. İnsanların tek amacının ibadet etmek olabileceğini ve bunda da en az bizim kadar özgür olduklarını hatırlamayacak ve hatırlatmayacağız. Bu konu daha çok su kaldırır ama gerek yok. Bir şeyi hatırlayalım yeter; ne dinsel ne de dünyevi hiçbir şeyi şekle sığdırmaya çalışmayıp biraz da olsa arkasındaki maneviyata bakalım.

Şekilselleştirilmemiş, herkesin etrafındaki ihtiyaç sahiplerini gözettiği, yardımlaşmanın had safhaya ulaştığı, sağlık, mutluluk ve neşe dolu bir bayram dileğiyle…

Not: İbadetini ibadet gibi yapmayanları yani hayvanlara, çocuklara ve hatta rahatsızlık vererek insanlara eziyet edenleri hoş görmüyorum. Ancak bunların varlığı dolayısıyla da çoğunluğun amacı olanları göz ardı etmek bana yanlış geliyor.

24 Kasım 2009 Salı

Eski mesleğe dönüş

Benim için uzunca sayılacak bir dönem ara verdiğim mesleğime geri döndüm bugün itibariyle. Enformasyonla başlayıp, iktisat ve sonra bilgisayar mühendisliğine uzanan ömür boyu öğrencilik mesleğine sosyoloji ile devam ediyorum.

Dün kura çekip farklı bir bölüm belirlemiştim. ÖSYM sistemine benzediği ve çıkan bölümün fakültesi olmadığı için vazgeçtim. (Belki birazda işin şansa kalması hoşuma gitmediği için.)

Bu bölümden sonraysa yarım kalan yüksek lisansı tamamlarım belki. Tabii dört sene sonra...

20 Kasım 2009 Cuma

Severdim senden önce

Severdim senden önce kuşları
İlk onlar selamlardı sabahı
Gece biter güzel bir gün başlardı
Sabahın habercisiydi kuş cıvıltıları

Severdim senden önce sabahları
Sabahın ilk ışıklarını
Gece biter güzel bir gün başlardı
Güneşti sabahın en güzel yanı

Severdim senden önce gündüzleri
Yazları birde uzundu günleri
Yaşanırdı dolu dolu
Aydınlıktı her gecenin sabahı

Severdim senden önce birçok şeyi
Ama gece olmalıydı rengi hayatımın
Yüzünü göremesem de rüyada gibi
Tesellisi beraber uyanmaktı gecenin sabahı

Severdim senden önce hemen her şeyi
Gün geceye karıştı gece de güne
Daha bir sever oldum gün batımını
Bitti bu gece de yüzünde sabah ışıkları

En güzeli seninle olmaktı gecenin
Bu yüzden zordu sabahın ilk ışıkları
Ayrılığı çağıran kuş cıvıltıları
Kuşları uyandıran gün ışığı

19 Kasım 2009 Perşembe

17 Kasım 2009 Salı

Açlar Ordusu


If you agree that this situation is unacceptable, make your voice heard by signing on to the 'I AGREE' petition below. (Sesinizi duyurmak için buna katıldığınızı belirtmeniz yeterli... Neyin kabul edilemez ve neye katılacağınızı sayfaya girdiğinizde anlayacaksınız. Ana sayfadaki video da oldukça açıklayıcı olmakla birlikte Türkçe detaylar için Sabah gazetesinden Erdal Şafak'ın yazısına da göz atabilirsiniz.)

15 Kasım 2009 Pazar

Yer Açmak

Yaşam bir yapboz gibi ve biz de bu yapının şekli, renkleri ve yerleri birbirinden farklı parçalarıyız. Aynı çok parçalı yapbozlarda olduğu gibi hayatta da bazı parçalar olmamaları gerektiği yerlere oturabiliyorlar. Kendi yerlerinde olmayan küçücük parçalar bile resmin tamamının doğru şekilde oluşmasını engelleyebiliyor. Sorun yanlış parçanın etrafındaki doğru yerleşebilecek diğer parçaların yerlerini de işgal etmesi ile daha da içinden çıkılmaz bir durum alabiliyor.

13 Kasım 2009 Cuma

Ağacın dalları ne kadar yüksekteyse kökleri de o kadar derine ve karanlığa gömülmüş demektir.


10 Kasım 2009 Salı

Yalnız ve güzel ülkemin yalnızlaştırılan yalnız ve güzel insanı...





Şimdilerde O’nu hatırlıyorum diyenlerin en çok unuttuğu ve aramadığı bugüne rağmen O da bir insandı, örnek bir insan. Yalnız ve güzel ülkemin yalnızlaştırılan yalnız ve güzel insanı…





"Bazen hiç umulmadık adamdan, ben pek çok şeyler öğrenmişimdir. Hiçbir kanaati değersiz görmemek lâzımdır. Neticede, kendi fikrimi uygulayacak bile olsam, herkesi ayrı ayrı dinlemekten zevk alırım."

"Büyüklük odur ki, hiç kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın, memleket için gerçek ülkü neyse onu görecek, o hedefe yürüyeceksin. Herkes senin aleyhinde bulunacaktır. Herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır. Önüne sayılamayacak güçlükler yığacaklardır, kendini büyük değil küçük, zayıf, vasıtasız, hiç telâkki ederek, kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak bu güçlükleri aşacaksın. Ondan sonra sana büyüksün derlerse, bunu diyenlere de güleceksin."( 1908 )
Mustafa Kemal Atatürk







8 Kasım 2009 Pazar

Tüyap Kitap Fuarı

Fuarların son günü veya hafta sonu fuarlara gitmeme kuralımı bir kere daha bozup dün kitap fuarına gittim. Bütün öğretmenler sanki o günü bekliyorlarmış gibi öğrencileriyle oradaydılar. Bunun yanında tüm kitap evleri birer ikişer yazarlarının imza günlerini de ayarlamışlar. Eğer yazarlardan imza almayı ve resim çektirmeyi seviyorsanız, eminim bugün de aynı olacaktır. Yalnız bir yazardan imza alırken ne yazmamı istersiniz diye sorarsa ona “Dürüstçe şu an aklınızdan geçen ilk kelime veya cümle, lütfen.” karşılığını vererek, mümkün olduğunca uzaktan seyretmeyi deneyin. Emin olun eğlenceli oluyor.

Bu arada fuarın çeşitli yerlerine aradığınız yayın evi, kitap veya yazarı bulmanıza yardımcı olacak ve arama yapabildiğiniz ekranlar koymuşlar. Bunlar olmadan orada aradığınız şeyi bulmanız oldukça zor. Ben kendi adıma aradıklarımın yarısını bulamadım. Ama diğer yarısı da benim için yeterli oldu. Fuarın bugün son günü, öğretmen-öğrenci ve emeklilere ücretsiz giriş imkânı sunuyorlar. Kendi arabasıyla gitmek isteyeceklere de küçük bir uyarıda bulunayım, trafik çok kötüydü dün, otopark giriş ve çıkışı da çok sorunluydu. Bunu düşünerek hareket etmenizde fayda var.

6 Kasım 2009 Cuma

Hayat

Hayat bir fırtına
Her an kopmayı bekleyen
Bir pamuk ipliği ya da
Tutunduğunuz, uçurumun kenarında

Hayat bir muamma
Herkesin farklı yorumladığı
Bir zevk yumağı belkide
Yaşayıp durulacak sadece

4 Kasım 2009 Çarşamba

10 Kasım

Yine ilginç bir inatlaşma ve söz dalaşı var ortada. İktidar demokratik [s]açılım meclise açılımını (Nihayetinde herkesten sonra) 10 Kasımda gerçekleştirmek üzere karar çıkarttı meclisten. Çıkarttı çıkarmasına da yine bir ton gereksiz tartışmaya neden oldu.

Zaten [s]açılım denilen şeyin uygulanış şekline karşıyım. O yüzden ne tartışılacağı veya açıklanacağı çokta umurumda değil aslında. Ancak bunu yapmak için öyle bir günü seçtiler ki; resmen kışkırtma. CHP ve MHP’den tepki gelmeyeceğini düşünmüş olmaları mümkün değil. Bunun büyük tartışma yaratacağını mutlaka bekliyorlardır. Ancak hepimiz bir şeyi atlıyoruz. Aynı şekilde basın ve muhalefet de bunu yapıyor (Ben bilerek yaptıklarını düşünüyorum.) Ne zaman “önemli” bir şeyler konuşulacak olsa içerikten ziyade şeklinde takılıp kalıyoruz.

Önceki sene Başbakan yurt dışı gezisine giderken hava alanında bir laf attı ortaya “Siz Atatürk’ün resimlerini para ve resmi dairelerden kaldırttınız.” diye. Başbakan yurt dışından dönene kadar bunla yattık bunla kalktık. Kimse yahu bu adam yurt dışına niye gitti diye merak etmedi. Herkes onun ettiği bir laf üzerinde döndü durdu.

Bakın ülkenin içinde bulunduğu kısır tartışmalara. Bizim gözümüz, kulağımız bu safsatalardayken neler yapılıyor neler. Sanmayın ki bu şimdiki iktidarın bulduğu bir şey. Geçmişten günümüze tüm siyasetçi ve dolandırıcılar bu yöntemi kullanmışlardır; İpe bir cambaz çıkartırsın bir de çığırtkan tutarsın, bağırır durur “Bak düşüyor! Düştü! Düşecekti!” diye, halk bunu izler-dinlerken yan kesici toplar herkesin cebindekini. Şimdi de tam olarak bu yapılıyor. Kuş-domuz gribi, kene gibi şeyler çıkartıp insanları ürkütüp duruyorlar. En basitinden biri “türban” diğeri “başörtüsü” deyip üniversitelerin ne kadar kötü durumda olduğunu gizlediler senelerce. GDO (Genetiği değiştirilmiş organizma) ile ilgili yönetmelik yayınlıyorlar, tepki gelince biz ülkeye girişini yasaklayacaktık diyorlar. Siz biliyor musunuz ki kaç senedir biz o ürünleri zaten yiyoruz. Yani bu da kısır bir tartışma (Bu ülkede güzel şeyler de oluyor. Mesela eski Anadolu tohumlarını canlandırma çabası içinde olan kurum ve insanlar da var ve sayıları hiç de az değil. Bu gibi güzel ve yararlı bilgilerin ekranlarda ve gazetelerde neden yer bulamadığının kararını da size bırakıyorum.) Şimdi de son örneğini yaşıyoruz tüm bu göz boyamaların. [S]Açılımın ne olduğu 10 Kasımda mecliste İçişleri bakanı tarafından açıklanacak. Biz yine şekline saplanacağız.

Ne iktidarı iktidar ülkemin ne de muhalefeti muhalefet. Hadi iktidar kötü niyetli diyelim. Muhalefetin derdi ne? Her şeyi evirip çevirip Atatürk’ün ve rejimin üstüne tartışmalara çevirip hiçbir üretkenlikleri olmadıklarını kanıtlıyorlar resmen. Medya denilen tek dişi kalmış canavar en iyi destekleyicileri zaten her ikisininde.

Ne güzel demiş Atatürk, anlayana. İktidarından anlaması beklenmeyen, muhalefetinde sadece işine gelenlerini anladığı bazı deyişleri aşağıda Kurucumuzun (Bence herkes anlıyor da, işine geldiği gibi...):

Bir adam ki büyük olmaktan bahseder, benim hoşuma gitmez. Bir adam ki memleketi kurtarmak için evvelâ büyük adam olmak lâzımdır; der ve bunun için bir de örnek seçer, onun gibi olmayınca memleketin kurtulamayacağı inancında bulunur, bu, adam değildir. ( 1908 )


Benim şan ve şerefimden bahsetmek de hatadır. İyi dinleyiniz nasihatim budur ki, içinizden herhangi bir adam çıkar, şan, şeref davası güder ve benzersiz olmak isterse, başınızın belâsıdır. İlk önce kafası kırılacak adam budur. Mensup olduğum Türk Milleti'nin şan ve şerefi varsa, benim de bir ferdi olmak sıfatıyla şanım, şerefim vardır. Asla başka değilim. ( 1923 )


Beni görmek demek, behemehâl, yüzümü görmek demek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kâfidir. ( 1929 )

Bakın cambaz ipin üstünde. Düşüyor! Düşecek! Düştü! Düşecekti..!

2 Kasım 2009 Pazartesi

Kolayı seçmek ya da...

"Dar kapıdan girin. Çünkü yıkıma götüren kapı geniş ve yol enlidir. Bu kapıdan girenler çoktur.

Oysa yaşama götüren kapı dar, yol da çetindir. Bu yolu bulanlar azdır."*

*Matta Incili 13 - 14

30 Ekim 2009 Cuma

Gündem

Uzun zamandır ülke gündemini takip etmiyorum. Daha doğrusu eskiden takip ettiğim gibi etmiyorum. Artık sadece gülmek ve eğlenmek için günlük olayları izliyor veya okuyorum. Geçen hafta, ay hatta yıl ne konuşuyorsak şimdi de aynısını konuşuyoruz. Arada sadece küçük farklar var. Kuş gribi değil de domuz gribi konuşuyoruz mesela. Yine birileri darbe ve ortalığı karıştırma girişimlerinde bulunuyor bir taraftan. Diğer taraftan yine terör konuşuyoruz. Ama farklı bir açıdan; Bu sefer teröristlerin kendilerinin kabul etmedikleri –başka bir ülke kurmak için uğrunda savaştıkları- ülkeye geri dönüşleri var gündemimizde.

Aslında yukarıdaki konuların hemen hepsi ile ilgili bir komplo teorisi bulunabilir ya da üretilebilir. Ama ben işin biraz daha eğlenceli kısmından bakmaya çalışıyorum. Mesela A Gribi –namı değer domuz gribi- mevzusu. Artık o kadar saçma salak bir hala aldı ki konu kimse bir şey anlamaz oldu. En son bu sabah haberlerde yine bir uzman; tüm dünyada bildiğimiz sayının aslında 80 –yazıyla seksen- ile çarpılması gerektiğini çünkü hastalanan herkesin doktorlara başvurmadığını ve bu yüzden kesin sayıyı asla bilemeyeceğimizden dem vuruyordu. Absürtlüğü bakar mısınız? Diyelim ki tüm dünyada kayıtlara geçen hasta sayısı bin ve bu hastalıktan ölen kişi sayısı seksen. Bu ne demek oluyor? Bu hastalığa yakalananların binde sekseni ölüyor demek oluyor. Kayıtlardaki istatistiğe göre bu böyle ama gelin görün ki kayıt dışı istatistik bu olayın öneminin tamamen kaybolmasına neden olmuyor mu? Oran binde seksenden bir anda binde bire geriliyor. Bunun üstüne bakanlığa bağlı sağlık üst kurulundan bir yetkili çıkıp; “Şu an Türkiye’de grip olan herkes domuz gribi. Çünkü daha mevsimsel girip başlamadı.” demez mi? (Üstünüze afiyet muhtemelen ben de o mazlum hastalığın pençesindeyim o halde. Tevekkelli değil bu günlerde kendimi domuz gibi hissediyorum.) Her neyse bu açıklamalara bakıp her şeyden de korkmamak lazım. Bu medya, devlet el ele verip herkeste Nosofobi (Nosophobia – Hastalığa yakalanma korkusu) oluşumuna sebep olacak.

Darbe girişimi haberleri konusunda da yine kantarın topuzu kaçmış durumda. Allah aşkına siz şu ülkenin geçmişini, tarihini hiç mi okumadınız? Osmanlı ve Türkiye’yi bir bütün olarak düşündüğümüz zaman darbe ve darbe girişimlerinin sayısı bile belli değil. Bir grup “bana darbe yapacaklardı,” diye ciyak ciyak bağırıyor. Diğerleri: “Yok vallahi biz değil de bir kısım kendini bilmez bunu yapmış olabilir!” diye kendini savunuyor. Bir kısmı kendi bile ne dediğini bilmiyor. Adama sormazlar mı senin emrindeki adam senden habersiz ne haltlar çevirmiş önlemini niye almadın diye. Diğer gruba da sormazlar mı? Bu subay elindeki belgeyi niye beş ay saklamış. Yahu hiç mi kafanız çalış mıyor? Neymiş savcılar Genel Kurmay’dan ilgili birimin bilgisayarlarını istemiş. İşin uzmanı bile olmaya gerek yok. Al eline bir çivi bütün bilgisayarların disklerini elinle taş plaklara çevir. Soruyorum: Ne bulmayı planlıyorsunuz da bilgisayarları istiyorsunuz? Siz o bilgisayarlarda ancak üçün birini bulursunuz. Bu da benim uzman görüşüm.

Gelelim terörün yeni konuşulma biçimine: Demokratik Açılım (Kürt Açılımı). Ben mi yanlış biliyorum yoksa bu memleketin ilk sivil cumhurbaşkanı kürt değil miydi? Bu memleketinin şu an ki meclisindeki milletvekillerinin kaçı, bakanların kaçı ve hatta üst düzey bürokratların kaçı kürt. Madem o bölgenin sorunu terör niye bu adamlar çözmedi. (Burada iyi bir fikrim var. Dağdan inenler yerine onları yargılayıp tutuklayalım.) O bölgenin aşiret, ağalık düzeni yıkacağınıza siz gidin katilleri, teröristleri dağdan indirin. Eminim bu bölgenin bütün sorunlarını çözecektir. Bu konuyu çok fazla deşmeyeyim. Ağzımdan çıkacak kelimelerin kokusu beni bile rahatsız edecek. Aklından geçirirken bile katlanamıyorum nitekim. Ancak son bir şeyi de eklemeden yapamayacağım. Dağdan inen teröristlerin tamamı (kandilden gelenler galiba) domuz gribi şüphesiyle tedavi altına alınmış. (Amerikalı ve avrupalılarla bu kadar haşı neşir olursanız olacağı buydu. Ne bekliyordunuz ki...) Ben de bu medyanın yalancısıyım. Ancak eğer bu doğruysa inanın gülmekten kırılırım. Ne de olsa Allah’ın sopası yok! (Ayrıca bu katillere bu kadar pozitif ayrımcılık tanınacaksa bize de bir katma değer sağlanmalı değil mi? Detaylar için yazdığım Açık Mektup’u okumanızı tavsiye ederim. –Açık Mektup’u iki anlamda kullandım; 1. Muhatap olarak tüm yetkilileri kapsasın, 2. İsteklerime bir sınır koymayım ki sonradan aklıma gelenleri de ekleyebileyim.)

Bu arada nur topu gibi hem yeni hem de eski krizimizi de unuttum sanmayın. Azeri “dostlarımız” Türk bayraklarını indirmişlerdi ya hani ülkelerindeki. Onlara Tarkan Çiçek’ın bir resminden alıntıyla cevap vereyim: Yalnızın, yalnıza attığı kazıktır yalnızlık...

Velhasıl ülkemin gündemi akıl almaz bir şekilde, kimsenin bir şey anlayamadığı ama herkesin bildiği şeyler evirile çevrile farklı tip ve kelimelerle ısıtılıp ısıtılıp canım ülkemin biricik vatandaşlarının önüne servis ediliyor. Ben de ancak “GÜNAYDIN !” diyebiliyorum.

27 Ekim 2009 Salı

Günün şehri; Rize

Sabah gazetesinin internet sayfasında günün şehri Rize olarak seçilmiş bugün. Buyrunuz doya doya...

Sabah - Günün şehri;RİZE

Ayrıca benim kameramdan; Rize: Yakınlardan Manzaralar

20 Ekim 2009 Salı

Çıkarım (Farklı Bakabilmek)

Birinin arkasından ağlayanları gördüğünüzde üzülmeyin, bu onun hayattayken sevildiğini gösterir.

16 Ekim 2009 Cuma

Yalan

Gerçeğin çarpıtılmış halidir suskunluk
Yalan söylememenin yalanı olduğu gibi sessizliğin.

Nasıl yalansa gölgenin varlığı,
Güneşin eksikliğide yalandır gölgelerin olmadığı yerde.

Yalandır suskunluğun diğer adı.
Yalancının öteki yüzü sessizliğin.

Beni soruyorlardı bana, kendi cevapları için
Sessiz kalıyordum onların yalan övgülerine
Bir yalancı gibi; sessiz ve suskun.

15 Ekim 2009 Perşembe

Açık Mektup

Belediye, hükümet, devlet, cumhurbaşkanlığı ve bilumum devlet makamlarına açık mektubumdur.

Şimdiye kadar tek bir yasadışı iş yapmadığım için; mahkemeye sadece bir kere şahitlik yapmak dışında - o da yapamadan dönerek- yolum düşmediği için; hiç bir kamu arazisine gece kondu - akşam kalktı yapmadığım için; 3 kat verilen yere 35 kat otel-ev (rezildans diyorlar kendi dillerinde) yapmadığım için; devletin bankalarından aldığım kredi ile devletin mallarını satın alıp, satın aldığım şirketin ya da her ne ise onun kârıyla krediyi geri ödemediğim için; vergi cezaları alıp onları ödemeden sıyırmadığım için; adam yaralamadığım veya öldürmediğim için ve bunlar gibi hiçbir işi yapmadığım için gösteri yapma ihtiyacı duymadığım ve de bu ihtiyacı duymadığım için de polise, askere veya sivil vatandaşa da taş atmadığım için; bunları yapanlara topluma uyum, mağduriyetlerinin giderilmesi v.b. adı altında yapılan yardımların, tanınan ayrıcalıkların v.b. iki katını talep ediyorum.

Örnek vermek gerekirse; dere yatağında evim olmadığı, evimi sel basmadığı ve dere yatağı ıslahı için kamu arazisi üstünde olmayan evimi yıkmak zorunda kalmayacağınız için bir yerine iki ev talep ediyorum (Malum yıkım masrafları ve hafriyat çalışmaları da baya bir tuzlu artık.) Affedilmiş bir vergi borcum olmadığı için ileride kaçıracağım tüm vergilerin cezai işlem görmeksizin affedilmesini talep ediyorum. Ayrıca sinirimi bozan birkaç kişiyi temizlersem de beni tutuklamazsınız diye ümit ediyorum. Unutmadan satılacak ilk büyük kamu kuruluşunun 1 kuruş temsili bedelle -1 kuruşu kamu bankalarından biri öder artık- doğrudan benim üzerime geçer diye de bekliyorum.

Bu düşüncelerimin gerçekleşmesi için tüm resmi kurumlardan gereğini yapmasını beklediğimi belirterek münasip yerlerinizden öpüyorum.

Saygılarımla.

Not: Aynı taleplerde bulunacak sayısız kişi lütfen sıranızı bekleyin.

14 Ekim 2009 Çarşamba

Hiçbir şey göründüğü kadar basit değildir!

Siyahın kötülüğün rengi olduğunu düşünüyorsanız bir de kirli halde beyazın yanında durmayı deneyin.

12 Ekim 2009 Pazartesi

Tiyatro sezonu

Sonunda tiyatro sezonunu biraz gecikmeli de olsa açtım. Pazar günü "Çıkmaz Sokak" adlı yazarı Türk, yönetmeni Türk, oyuncuları Türk ama içindeki karakterlerin yabancı olduğu... Konunun tanıdık ama oyunculuklarla bir o kadar yabancılaştığı bir oyunla sezonu açtım. Oyunun ikinci perdesinin başında elektrik kesildi. Etrafımdaki yorumları duymanızı isterdim. 10 – 15 dakikadan fazla ne jeneratör devreye girdi ne de her hangi bir duyuru yapıldı. Bir süreden sonra oyuna ara verildiği ve 5-10 dakika içinde yeniden başlayacağı söylendi. Seyircilerin bir kısmı çıkmıştı ki elektrik kesintisi giderildi ve oyun o an yeniden başladı. Kısacası kötü bir sezon başlangıcı yaptım. Oyunu da pek beğenmedim. Nasip, kısmet, hayırlısı…

9 Ekim 2009 Cuma

Bütünün Bir Parçası


Doğa ve yaşam bir tekrarlar ve aynılar bütünüdür. Bu birçok kişinin bildiğini düşündüğü ama yanlış bildiği “Kaos” teoreminde bile kendini gösterir. Yeterince izlenebilen ve hakkında yeterli bilgiye sahip olunan her şeyin aslında bir düzen içinde hareket ettiğini görebilirsiniz.


Örneğin düzensiz olarak damladığını düşündüğümüz bir musluk bile yeterli süre izlenirse belirli bir seriyi takip ettiği ve kendi içinde bir düzene sahip olduğunu gösterir. Doğada bunun gibi birçok örnek mevcuttur. Yandaki resimde gördüğünüz bitkinin kendini sürekli tekrarlayarak büyümesi gibi birbirinden bağımsız olduğunu düşündüğümüz birçok olayda birbiri ile bağlantılıdır.

6 Ekim 2009 Salı

Gölge

Çoğunlukla ışığın arkanızdan vuruyor olması doğrudan gözünüze vurmasından iyidir.

2 Ekim 2009 Cuma

Göçebe


"Ruhunuz aslında sandığınız kadar masum değilse, hatta bir istilacıysa, ne yapardınız?" Bu soru bir özet olmakdan çok içine çekip daha fazla sorular oluşturacak bir giriş. Uzunca bir süredir adetim olduğunun aksine ikiden fazla kitabı aynı anda okumaya çalışıyorum. Ama sanırım en çok Göçebe (Stephenie Meyer - Epsilon Yayınları) beni kendine çekti ki ilk olarak o bitti.

Bitti ve bitirdikten sonra etrafımdaki herkese tavsiye ettiğim bir kitap haline geldi. Aslında bir seri ile tutulmuş yazarların birçoğunda sonradan ilk seri kitaplarda olduğu kadar başarılı olamama gibi bir durum söz konusudur. Ancak Göçebe benim açımdan bu kanıyı yıkan kitaplardan biriydi.

1 Ekim 2009 Perşembe

Yakınlardan manzaralar (Rize)

Ben susuyorum resimler konuşsun...











17 Eylül 2009 Perşembe

Gitmek isteyenlere

Git
Gitmek istediğinde
Gel denmesini beklemeden
Yakınlara yollar çizmek için

Git
Düzeltilecek kırgınlıklar olduğunda
Özur dilenmesini beklemeden
Yakınlarda dostlar bulmak için

Git
Dostlar uzaklarda olduğunda
Sorgulanmayı beklemeden
Yakınların acılarını silmek için

Git
En yitik parçlarını bulduğunda
Aynada ki kırgın yüzü beklemeden
Yakınlarda kendini bütün kılabilmek için

Git
Tüm yollar yakınlara çıkmasada
Uzakları yakın kılabilmek
Yakınlarda kalabilmek için

Git
Ama dön sonunda mutlaka
Aynadaki mutlu yüzünü görebilmek
Yakınlarını mesafelere rağmen sevebilmek için

16 Eylül 2009 Çarşamba

Yakınlara yol...

Başlangıçlar için vedalar yaşar insanoğlu. Bu hep böyle olmuştur. Bir şeyi bitirmeden diğerine başladığınızda eksik kalır hep bazı şeyler ya da eskisinden anılar, hatıralar taşır sürekli. Fazlalıkları olur yeni başlangıçların hep, kurtulmak istenilen.

İşte, İstanbul öyle bir şehirdir ki, belirsiz aralıklarla yeniden başlamak gerekir onu sevmeye. Ama bu öyle bir başlangıçtır ki, bir gidişle başlamalıdır. Ne çok uzun ne de çok kısa ayrılıklar barındırmalıdır içinde. Dönüşünüzde daha bir tutku, bir aşk ve coşkulu bir sevda olmalıdır.

İstanbul öyle bir aşıktır ki, dışarı iter kimi zaman sevdiklerini. Mesafeler koyar araya, özlem serpiştirir zamana. İstanbul öyle bir şehirdir ki, yalnız seni dışlar tüm sevdiklerin içindeyken. Gidersin sen bu sevda şehri seni istemediğinde. Boynun bükük, üzgün, yorgun ve hatta kızgınsındır. Lanetler yağdırırsın, dönüp bakmak istemezsin arkana... Gidersin sadece, uzaklara gidersin... İstanbul öyle bir aşıktır ki, sen onu tutamazsın ellerinle, göremezsin gözlerinle hiçbir zaman. Hep sen severmişsin gibi gelir. O ise seni iten, uzaklaştıran gaddar ve kinci bir aşık. Öğrenemezsin hiçbir zaman tam anlamıyla, tanıyamaz ve anlayamazsın ne zaman ne yapacağını, nerede neyle karşılaşacağını...

İstanbul öyle bir aşktır ki, hep tek taraflı, platonik, ezici ve yorucudur. Bu yüzdendir sevdalılarının çokluğu. İstanbul bir sevdadır ki, gelip görüp, hissedip yaşamak gerekir...

Birkaç dakika sonra uçakta memleketimin semalarına doğru süzülüyor olacağım ben. Sanırım yaşlanıyorum ve yaşlandıkça da memleketimi daha çok özlüyorum (Her ne kadar orada doğup büyümemiş olsamda...) Bu yazın başında gidip bir iki gün kalabilmiştim sadece. Şimdi bayram süresince de orada olacağım için daha uzun süre kalabileceğim. Hem bizimkileri görmüş olacağım hem de İstanbul'dan ve içindeki birçok şeyden –kısa bir süre de olsa- uzaklaşmış olacağım. Kısacası gidiyorum... Yakınlara yollar bulmak, yakınlarda olmak için…

İyi bayramlar.

10 Eylül 2009 Perşembe

Sıkıldım

Eylül'ün sekizine dair yazmak istemedim ve yazmadım. Herkesin sıradan düşüncesine karşı belirli tarihler bende hüznü çağrıştırır. Dünün özel tarihi üzerineyse, hayatımın dördüncü on yıllık döneminin ilk günü de olması üstüne yazmak istedim. Ama ona da iş güçten fırsat bulamadım. Üstüne de İstanbul'da oluşan o sel ve akıl almaz bir şekilde ölen onlarca insan haberleri iyice allak bullak etti beni. Bir de memleketim için de görülmemiş boyutta yağış alacağı uyarısı gelince meteorolojiden; zaten gitmek istiyordum ama şimdi burada geçirdiğim günler iyice uzamaya başladı. İyice sıkıldım kısacası…

8 Eylül 2009 Salı

Sessiz Çıngırak

Durması gerekirken koştu akıl
Eşikte beklemesi gerekenken
Ayağı takılıp sendeleyendi akıl
Aşk düşmesin diye desteklerken
Ve aşk, kilitli kapının sessiz çıngırağı

Kilitli kapıya doğru koştu akıl
Eşikte beklemesi gerekirken
Çarptığında kapıya kırılandı gurur
Kaybolan geleceğin acısıyla
Ve aşk, kilitli kapının sessiz çıngırağı

Ayakta olması gerekendi adam
Dizlerinin üstündeyken düşünen
Akıldı kapıyı bulması gereken
Gerektiğinde beklemesini bilen
Ve aşk, kilitli kapının sessiz çıngırağı

Çılgınca koşmuştu akıl
Sevdasını bulmak hevesiyle
Nefisçe yönetilendi akıl
Sırası geldiğinde susması gereken
Ve aşk, kilitli kapının sessiz çıngırağı

5 Eylül 2009 Cumartesi

Geçmiş özlemiyle yanıp tutuşulan modern Ramazan’lar

Ne kadar doğrudur tam olarak bilmiyorum. Ancak böyle bir anlayışı günümüzdeki Müslümanlar ile kıyasladığımda çok doğru ve O'na yakışır geliyor. O ki teravih namazlarını camii yerine evinde kılan peygamber; camide kılarımda ümmetime görev olarak kalır diye korkan peygamber. İbadetlerinde yalnızlığı tercih eden de O, en ufak canlıya eziyet etmekten imtina eden de...


Bir de günümüz Müslümanlarına bakin. İbadetin en üste çıkması gereken aylarda herkes ayrı bir gezi merakında. Hadi Eyüp Sultan'a gidelim diye evden çıkılıp, oraya kadar gitmişken bir Feshane’ye de uğrayalım ile biten geceler. (Bu ibadete giderken yolda, trafikte harcanan uzunca saatler.) Sözde ibadet yapmaya gidip sıkışan trafiğin için de onca insanin ahını alan Müslümanlar. Bir insana zarar vermeniz için illa ki onu beddua seviyesinde kızdırmanız gerekmez. İstemeden buğz etse bile yeter. O'nun ümmetinin bunlardan ölesiye korkması lazım.


Şimdi diyeceksiniz ki bu da nereden çıktı. Önceki akşam ofisten evime neredeyse 2 saatte ulaştım. (Mesafe yalnızca 6,5 KM ve saat gece 10’du. Eve vardığımdaysa 12'ye geliyordu.) Hem de trafiğin aksi yönünde oturuyor olmama rağmen. Eyüp güzergâhında oturanlar ne yapmıştır bilmiyorum. Bu gece de aynı şey ve hatta neredeyse her gece, Ramazan ayı başladığından beri...


Sonuç olarak korkmak lazım ey dostlar. O'na layık olalım derken O'ndan uzaklaşmamak için. Korkmak lazım başkalarına zarar vermekten.

30 Ağustos 2009 Pazar

Bir hiç uğruna

Ölebilmeli bazen insan
Bir hiç uğruna
Ya da sevebilmeli
Öylesine bazı şeyleri
Bazen vatan olmalı bu hiçlik
Bazen de bir sevgili
Ama istemeli bunu yürekten
Hissetmeli iliklerinde
Ölmeyi istemeli bazen
Bir kadın uğruna
Ana bazen adı yar bazen

Yaşamayı istemeli insan
Boşlukta olduğunda bile
Yaşamalı doyasıya
Bulunacak hiçliklerin uğruna
Yaşlanmayı göze alabilmeli bazen
Her şeye rağmen
Vatan için bazen
Ya da bir sevgili
Bir kadın uğruna
Ana bazen adı yar bazen

28 Ağustos 2009 Cuma

Başrol


Çok uzun zaman önce bir teklif geldi: Kendi hayatının başrolünü oynamak isteyip istemediğini soran. “Acılar içinde kıvranmayacaksam, çok sevilip çok seveceksem, mutlu bir yaşantı olacaksa neden olmasın?” diye yanıtladı ve sessizliği sorusuna olumlu bir yanıt olarak aldı.

Rolüne ağlamayla başladığı ilk gün, "ilerideki mutlu anları daha da mutlu göstermek için" diye düşünüp üzerinde durmadı. Sahneler birbirini kovalıyor, set sürekli değişiyordu.

Senaryo bazen aylık, bazen haftalık, günlük ve hatta dakikalık, anlık veriliyordu, çoğunlukla bırakın yardımcı oyuncuları başrolü oynayan kendisi bile sahnenin sonunu kestiremiyordu. Bu yüzden senaryo ilerleyipte, bir yanlışlık olduğunu sezmeye başladığında artık çok geçti. En başta öne sürdüğü koşular gerçekleşmiyordu. Ne çok seviliyordu, ne de gerçekten sevecek birini bulabilmişti. Mutluluksa reklam filmlerinde dişlerini gösteren birkaç kişinin oynadığı bir roldü sadece ve konuşulması bile yasaktı. Aklına yapacak hiçbir şey gelmiyordu. Böylece oynamaya devam etti.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Masum bir dünya!


Dünyanın sandığınız kadar masum olmadığını anladığınızda, başkalarını eleştirmeye başlamadan önce, bu hale gelmesine ne kadar katkınız olduğuna bir bakmayı deneyin.

22 Ağustos 2009 Cumartesi

Ramazan ve Hurafeler

Bir oruç ayı daha başladı, ibadet ve huşu içinde bir ay! Dürüst olduğu kadar yardımsever de olan televizyon ve gazetelerimiz hemen yayına başladılar. Dün akşam haberlerinin tamamında “oruç baba” toprağından canlı yayın vardı. Canlı yayınlamayan var mıydı? Bilmiyorum. Dürüst olmak gerekirse en büyük dört kanaldan sonra vazgeçtim. Bugün aynı gruplara ait gazetelerin tamamında da aynı yönde haberler vardı. Artık ne diyeceğimi bilemiyorum. Sadece bizim dinimiz bu değil. Bu yanlış yönlendirmelere kanmamayı ne zaman öğreneceğiz çok merak ediyorum. Aynı kurumlar bahar aylarında kiliselere gidip mum yaktırıyor bu millete, özellikle adalar da. İplikler açıp dilekler diliyor benim masum ve cahil halkım. Aynı kanal ve gazeteler yılbaşlarında noel heyecanı pompalıyor bu millete… Mezarlara çul çaput bağlıyor, dilekler diliyoruz.

Unutmadan bir de kutsal emanetlerimiz var. Malum hepsi cennetten geldi! Tamam, bir dine mensupsanız veya yakınsanız o dinin peygamberine olan inanç ve sevginiz çok yüksek olabilir. Ama bunun bile sınırları vardır. İslam’da bu sınırlar bizzat, şu an kendisine ait giysiler, saç ve sakal kılları hatta ayak izleri bile buna alet edilen, Hz. Muhammed (S.A.V.) tarafından bildirilmiş ve belirlenmiştir.(O müslümanların örneğidir.) Ancak meşhur bir söz var biliyorsunuz: “Kraldan çok kralcı olmak.” Maalesef bizim toplumumuz da şu an bu duruma tam olarak uyuyor. Hırka ziyaretleri için birbirini ezen insanlar, kime ait olduğunu bilmediği bir kılı öpüp başına koyanlar… Bu liste böylece uzayıp gidebilir. Ama gereği yok. Birinci kaynaktan bakıldığında bunun nasıl gözüktüğünü aşağıdaki alıntılardan anlayabilirsiniz.

1. Kur’an (Bakara - 170. Ayet*) :

..diyen bir Kutsal Kitap (Kur'an) ve...

2. Veda Hutbesi**

diyen bir Peygamber (S.A.V.) varken bunlara kanmak ne kadar mantıklı? Bu bilgilerden hareketle bu inançlar biraz -o kelimeyi veya tabiri burada kullanmayacağım ve eskiye dönüş demekle yetineceğim- eskiye dönüş gibi gözüküyor. Yukarıdaki tartışılmaz kaynaklara dayanarak söylüyorum ki bunlar kesinlikle yasaklanmış.

Neyse çok da fazla eleştirmek istemiyorum. Belki de benim yanlış yorumlamamdandır. Aslında benim eleştirmek istediğim toplumu doğru yönlendirmesini beklediğimiz önderlerin bunu bilerek ve isteyerek yapmıyor olmalarıydı (Bunun yanlışlıkla yapılacak tarafı yok.)

Tek bir tavssiyem var: "Sadece okuyalım, araştıralım ve bize basit olarak gönderilmiş olanı zorlaştıranlardan uzak duralım…"

Hurafelerden uzak, gerçekten huşu içinde yaşanacak iyi bir Ramazan ayı diliyorum. Hepimize, hepimiz adına…


Notlar:
* Bakara-170. ayetin bağlantısını özellikle verdim. Beni eleştirecek olanlardan önce biraz araştırma yapmalarını rica etmekten başka bir şey istemeyeceğim.
** Veda hutbesini kaynak olarak vermemin sebebi yüz binden fazla insanın önünde yapılmış ve tartışma götürmez bir şekilde doğruluğu kabul edilmiş bir metin olmasıdır.

19 Ağustos 2009 Çarşamba

Tuval

Siyah bir tuvalin üstünde
O an vurulan fırça darbeleri hayat
Yazılırın renginde yaşanmışlıklar
Yaşanmışların acısındaki renkler

Gerçeğin ve acının rengi
Kan kırmızısı çizgiler
Kara hayat tuvalinin üstünde
Karadan kara yalnızlıklar

Umudun ve mutluluğun rengi
Kar gibi bembeyaz bulutlar
Geleceğin parlaklığında
Kardan da beyaz umutlar

Özlem ve hasretin rengi
Masmavi denizler
Siyah bir tuvalin üstünde
Koyu mavi fırtınalar

Evet, her birimiz birer ressam
Kimi yetenekli ama karamsar
Kimi yeteneksiz ama umutlu
Ve siyah bir tuval hayat

Gökkuşağının rengi hayallerim
Hayallerimin rengi yazdıklarım
Beyaz ile siyahın dansı yaşadıklarım
Siyah bir tuvalin üstünde hayatım,
       yaşamımsa onu renklendirme çabası

14 Ağustos 2009 Cuma

Okumak güzel şey...

Kelimelerin arasında kendinizi bulmak ve hatta kimi zaman kaybetmek... Anneniz, babanız veya sevgiliniz okuduğunuz kitabın yaprakları arasındadır, eski rafları karıştırır bulduğunuz kitapların yapraklarını silkelersiniz. İçinden sevdiklerinizin dökülmesini beklersiniz. Çoğu zaman da eskilere ait eşyalar sizi daha da eskiye götürür. (Kimi zaman bir otobüs bileti kimi zaman sararmaya yüz tutmuş bir fotoğraf olur bu.)

Birçok kişi koca bir kitabın iki saatlik bir filmde anlatılabileceğini düşünür. O filmler ancak size birer özet geçebilir ya da en iyimser görüşle senarist ve yönetmeninin hayal gücünü yansıtır. Ayrıca kitapları sadece filmlerle kıyaslamak da yanlış olur. Öyle kitaplar vardır ki hiçbir zaman hiçbir yapımcı o kitabı bir filme uyarlayamaz - uyarlamak istemez. Konumuza dönecek olursak; kitap okumak film izlemek gibi değildir. Kahramanlarını siz çizersiniz kafanızda, mekânların tamamı sizin hayal gücünüze bağlıdır. Kafanızdaki her sahnede ya kahramanın kendisi olur ya da arka masalardan birinden olayı izleyen bir yan rol. Yerleştiriverirsiniz sevdiklerinizi, kızdıklarınızı satırların arasına…

12 Ağustos 2009 Çarşamba

12 Ağustos

Buraya not düşülecek kadar önemli bir gün mü bugün? Dürüst olmak gerekirse bilmiyorum! Ancak hayatımdaki önemli günlerden biri olduğu kesin. Evet, bugün 12 Ağustos ve üzgürlüğümü kaybetmemin üstünden tam 365 gün, geri kazanmamın üstündense tam 208 gün geçti...

Geçen sene Temmuz-Ağustos gibi Türkiye'deki gidip gördüğüm-kaldığım illeri sayarak askerliğimin oralardan birine çıkmaması için dua ediyordum. (Bu listede 38 il vardı ve özellikle iki il istemediklerim listesinin başındaydı; 1. Kütahya, 2. Ankara.) İstemediğim illeri sayıyor olmama rağmen İstanbul da beni istemiyordu sanki. Çok sevdiğim bu şehir sanki beni dışlıyordu ve buradan kaçıp gittiğim sürece nereye ve nasıl gittiğimin bir önemi olmadan kurtulacakmışım gibi hissediyordum. Şehirden, iş hayatımdan hemen her şeyden sıkılmış, bunalmıştım. Askerlik bile bir kaçış noktası olarak gözükmeye başlamıştı.

Sonra ne mi oldu? Ankara’da, istemediğim iller listesinin 2. sırasındaki şehirde buldum kendimi. 12 Ağustos günü saat 5'te sivil hayatım giriş kapısının arkasında kalmıştı. Kendimi o kadar hazırlayarak gitmeme rağmen sıcağı kurak, ayazı keskin o pis şehir benim hatırladığımdan da kötüydü. Bunların yanında üniformalı mahkûmlar gibi geçirilmiş ayları da yanımıza eşantiyon olarak verildiler.

Çevremdekiler bilirler; çok fazla askerlikten konuşmayı ve sürekli askerlik anısı anlatmayı pek sevmem. Zaten doğru dürüst bir askerlik yaptığımızda söylenemez. Kaldırım taşı döşeyip, yatakhane etrafına mıcır yaymaktan başka bir iş yapmadım ben. Özür dilerim az daha unutuyordum; iki saat sonra tekrar kapanacak olmasına rağmen kürüdüğümüz karları atlamayayım. Evet, ben ve benimle birlikte çift anadal mezunu bir arkadaş, iki ayrı bölüm mezunu bir abim ve diğerleri (Mühendisler, reklamcılar, teknisyen ve öğretmenler, ekonomist ve iktisadi denetmenler...) Türkiye için ne ulvi ve yararlı bir hizmet öyle değil mi! Askerlik kısaydı ve ite kaka da olsa günleri saymamaya çalışsak da sayarak, bir şekilde bitti. Orada iyi zamanlar da kötü zamanlar da geçirdik. Şimdi dönüp baktığımda dışarıda zamanın ne kadar hızlı geçtiğini bir kez daha anlıyorum. Teslim olmamın (Evet, bir kaçak gibi teslim olma tabiri kullanılıyor.) üzerinden tam bir yıl geçti bugün.

Bugünü seneye hatırlayacak ve hakkında bir şeyler yazmak isteyecek miyim? Yine dürüst olmak gerekirse; hiç sanmıyorum. Ancak buna rağmen Akif, Emre, Erbil, Erim, Erol, Fatih Abi, Halil ve Serkan'ın isimlerini buraya not düşmek istiyorum. Öyle ki, seneler sonra yeniden okuduğumda bir an olsun güzel zamanları hatırlamak istiyorum. (Hepimize bir kez daha geçmiş olsun arkadaşlar.) Aslında askerlikten soğutma ile ilgili yasalar olmasa ve birilerinin beni ispiyonlayarak yargılanmamı sağlayacaklarından korkmasam daha birçok şey yazabilirdim. Ama malum kısa bile olsa insanın özgürlüğünü kaybetmesinin nasıl bir şey olduğunu artık biliyorum ve bunu ne olursa olsun bir daha yitirmeye niyetim yok.

6 Ağustos 2009 Perşembe

Gerçek ve cesaret

Her yeni gelenin eninde sonunda "Son giden" olduğu gerçeği ortadayken, bir sonraki gelenin "İlk kalan" olacağını ummak cesarettir.

1 Ağustos 2009 Cumartesi

Farklı bakıp, farkı görebilmek...

Yıkık – dökük, çökmüş insanlara bir de, sizin arayıp durduğunuz hazinelere bir zaman sahip olduklarını ve onları kaybettikleri için o halde olabileceklerini düşünerek bakın.


31 Temmuz 2009 Cuma

Yazabilmek

Seni yazabilmek
Tanıdıkça, sana dokundukça
Güçleşen bir olgu gibi
Sana dair yazabilmek

Harfleri eksik bir alfabe,
Heceleri kayıp kelimelerle
Zaman kipi olmayan cümleler gibi
Sana dair yazabilmek

Sözcüklerin yetersizliğinde
Her sıfatının havada donması gibi
Sen olmadan
Sana dair yazabilmek

Yaşayabilmek hatıralara rağmen
Adını anamadan
Tek harf olamadan ölmek gibi
Sana dair yazabilmek

Kelimelerin yalancı kardeşliği
Dostların sahte gülüşleri
İsteksiz yaşamanın ıstırabı gibi
Sana dair yazabilmek

Güneşin soğukluğu
Karın sıcaklığı
Bir yanardağın buzlu tepesi gibi
Sana dair yazabilmek

Affı olmayacak günahlar içinde
Meleklerin acımasız kâtipliğiyle
Sen olmazsın ötesinde diye
ölümden bile korkarak yaşamak gibi
Sana dair yazabilmek

21 Temmuz 2009 Salı

Duyguların kardeşliği

Bütün düşüncelerimiz ve duygularımız, duyularımız kardeş aslında. Mesala sevgi ile nefret, görmek ve duymak...Habil ile Kabil gibi kardeşlikleri bazılarının; kalbim deli gibi severken beynim nefret edebiliyor, bir sesi duymak için deli olurken aynı sesin yansımasından kaçabiliyor insan. Duygular ve düşünceler arasında çok ince bir çizgi var, iki tarafıda keskin bir bıçağın yüzleri gibi.

Bazen hangisini hissediyor hangisini düşünüyorsunuz rahatlıkla birbirine karışıtırabiliyorsunuz. Bir şeyi yapmanızı beyniniz mi kalbiniz mi istiyor? Bunu anlamak bazen çok karmaşıklaşabiliyor. Buna birde hayali danışmalarımız katılıyor; sol tarafdaki mızraklı danışman bir yöne çekiyor kararlarımızı, diğer tarafımızdaki kanatlı olan diğer bir yöne . İşte gelgitlerde böyle zamanlara rastlıyor sanırım.

Daha kötü durumlarda ortaya çıkabiliyor bazen. Beyin ve kalp ortak bir noktada buluşuyor. Ve felaket geliyorum diyor. En kısa yoldan kaçmak lazım. Her yerde sinyaller karşımıza çıkmaya başlıyor. Ama beyin kalbe tam bir itaat halinde, gözler ve kulaklar alt yüklenici olarak mütaahide uymuş durumda. Kim ne dese nafile.

Öz kardeşlerin birbirini öldürmesi böyle gerçekleşiyor işte. Perde arkasındaki patronun istekleri zorlayıcı olmaya başlıyor bir yerden sonra. Taşeronlar görünürdeki patrona baş kaldırıyor maaşları ödenmediği için. Çalışanlar grev tehditleri ve iş yavaşlatma eylemi yaparken, tüm işler askıya alınıyor ve hayat durma noktasına geliyor. Bir bakıyorsunuz işveren lokavt ilan etmiş. Hop tüm fabrikanın fişi çekilmiş. Beyin iptal, kalp istemsizde olsa bir şeyler yapmaya çalışıyor ama neye yarar; al sana bitkisel yaşam.

17 Temmuz 2009 Cuma

Bir'de

Tüm sır Bir'de saklı
Bir'den kayboldu
Sende Bir'de bulmalısın beni
Benim seni bulduğum gibi

Sende gördüm Bir'i
Bir de buldum seni
Sende bulmalısın beni
Benim seni bulduğum gibi

9 Temmuz 2009 Perşembe

İyilerin siyah giydiği bir dünyada beyaz giyen bir siyah!

Çok uzunca bir zamandır kullandığım ve dile getirdiğim bir cümle:"İyilerin siyah giydiği bir dünyada beyaz giyen bir siyah!"Aslında bu benim son zamanlardaki ruh halimi anlatmak için kullandığım bir tanımlamaydı. Sanırım O’na da uyuyor bu tanım. Ama farklı bir şekilde...

Malum pop müziğin bence de tartışmasız kralı olan Michael Jackson dünya sahnesinden çekildi ve son günlerde Michael Jackson ile ilgili o kadar doğru-yanlış haber çıktı ki ölümünden sonra bile rahat edemedi sanırım. Sonuçta her şey dönüp dolaşıp maddiyata saplanıyor nede olsa. Albümleri yeniden liste başı oluyor, şarkıları müzik listelerinde -hem de birçok ülkede- yeniden bir numaraya oturuyor. Tabii dolayısıylada bu yeni gelir kapısını canlı tutmak için bir ton haber servis ediliyor. Geçenlerde okuduğum bu haberlerden biri de; Jackson'ın Müslüman olduğu ve bu yüzden de ailesinin isteğiyle Müslüman adetlerine göre defnedileceği yönündeydi. Ne dersiniz üzerindeki doğal siyah giysiden kurtulmak için hem servetinden hem de sağlığından olan Jackson, son yolculuğuna gerçektende beyazlar içinde çıkmış olabilir mi?

28 Haziran 2009 Pazar

Yaşama nedeni bulamayanlara...

Utancı tüm yaşamını kaplamış insanlar bile uğrunda yaşamaya değecek şeylere sahiptirler: Yaptıklarını düzeltmeye çalışmak gibi.

19 Haziran 2009 Cuma

Gecenin üçü

Gecenin üçü
İstanbullu uyuyor
Yıldızlı göğün altında
Bir ben ayakta
Bir de O belki

Gecenin üçü
İstanbul ayakta
Yıldızlı gece selam durmakta
Bir ben ah içinde
Bir de O belki

Gecenin üçü
İstanbul çığlık çığlığa
Yıldızların yansımasında
Ben O’nu görürken
O’da beni görmekte belki

* Benimle aynı İstanbul gecesinde yıldızları seyreden herkese...

16 Haziran 2009 Salı

Benim Ben

Sessizliğin sesi,
Karanlığın aydınlığı,
Yalnızlık bozucusu
Vicdanının gözüyüm ben.

Arkada bırakılmışların acısı,
Unutulmuşların hafızası,
Yalnız çoğunluğun arasında
Toplu vicdanın sağ koluyum ben.

Ciğerlerine dolan hava,
Gözlerindeki yaş,
Sevdanın içinde
Acının ta kendisiyim ben.

Kayıpların içinde bulunan,
Bulunmuşların arasında unutulan,
Yalancıların içinde
Doğruyu bağıranım ben.

Kendini saklayan,
Buradayım diye susan,
Kendini anlatamayan
Sadece benim ben.

13 Haziran 2009 Cumartesi

Sesli ve Sessiz Harfler

Tek tek harfler var tüm alfabelerde. Okunuşları, yazılışları farklı. Kimi zaman yanındaki harfe bağlı olarak sesi farklı, kimi zaman kattığı anlam. Bazen tek olarak anlam ifade eden bazen hiç bir anlam taşımayan. Ama sonuçta her birinin kendi kişiliği olan. Kimi zaman okunuşları farklılaştırıyor, kendinden geçiriyor insanı kimi zaman kişiliklerini zorluyor.

Türkiye'mizde de böyle; sesli ve sessiz harflerden oluşuyor alfabemiz. Alfabeyi bu iki grup olarak ele aldığınızda birbirlerinden ne kadar farklı olduklarını görüyorsunuz hemen. Bir yönüyle baktığınızda; sesli harfler kendi başlarına varlıklarını sürdürebilirken, sessizler seslilere her zaman ihtiyaç duyuyorlar. Ancak diğer açıdan sesli harflerin durumu hep sabit, değişime kapalılar. Evet, onlarsız olmuyor diğer harfler. Sessizlerin bireysel varlıkları bile sorgulanabilir böyle bakıldığında. Ama hiç yalnız olmayan da sessizler, yalnız olmak istediklerinde bile. Okunuşlarını, seslerini istedikleri zaman değiştirebiliyorlar; bugün yanlarında E varken ertesi gün bir bakıyorsunuz İ oluyor. CE'den sıkılıyor hop CO oluveriyor, CO okunuşu çok yabancı geliyor hop CA olmuş, sonra yok diyor bu da karakterime aykırı, yani olmadı Cİ olup çıkıyor. Sonra yukarıdaki tezi çürütürcesine "Amannn!" diyor ben yalnızda olsam beni atlayamazlar ve şahsına münhasır bir şekilde C diyor kendine (Bakın sizde okudunuz.) İşte burada tüm tez çöküyor. Sessiz harfler bir anda özgüven abidesi olarak yüksek bir şekilde tek varlıklarını haykırıyor. Siz ne derseniz deyin fark etmiyor. Önlerini alamıyorsunuz, karşınıza çıkıyor ve siz tek olarak gördüğünüz B, C, D, F... ne kadar sessiz varsa okumak, seslendirmek zorunda kalıyorsunuz.

O burnu havada sesli harfler ne mi yapıyor o esnada. Ne yapacak? Sessizlerin yanındaki figüranlık, fon oluşturma, sesi tamamlama görevini yerine getiriyor. Sessizler alttan alttan ilerlerken, sesli olanlar meydan meydan gezip, mitingler düzenleyip, kendi büyüklük ve gerekliliklerini haykırıyorlar. Sonra bir otorite çıkıyor seslileri de kendi içinde bölüveriyor. Değiştirdim diyor bundan sonra harflerin okunuşunu: "E sen çık oradan I'yı koydum oraya." Daha kötüsüde var A'nın eskiden beri E'nin yerinde gözü vardı zaten; kısaltma okunacak hemen araya karışır, kırk yıllık KE bir anda oluverir KA.

Ah o otoriteyi bir yakalasam diyordur şimdi E. Onca senelik tahtı çekti aldı altımdan. Sanki tavuklarına kışt demişiz. Aslında E gerçekten de dürüst çocuktur. Kendisi için bir şey istemez. Tüm derdi çocuklardır, çocukların harfleri büyüklerinin öğrendiği gibi kolay öğrenmesidir. Ayrıca son bir çağrısı da vardır bizim iyi çocuk E'nin. Derki kendisi benim aracılığımla: "Ne otoriteleri kale alalım ne de bölünelim kendi içimizde. Hadi gelin bir, birlik, birlikte mutlu olalım yeniden." Bu arada tek harflik alfabesi olanlar. Size toptan geçmiş olsun...

9 Haziran 2009 Salı

İstanbul hep güzel

Sabahın saat 6'sı... Caner'le yeni çıkmışız bir müşteriden. Hava o kadar kapalı ki biraz içim sıkılmadı desem yalan olur. Ama İstanbul işte, her haliyle güzel... Bizi taklit edercesine bir gözünü açarak uyanıyor, biz birazdan gidip sıcak yataklarımızda uyukuya dalacakken. Sabahın saat 6'sı, elimizde yeni demlenmiş sıcacık çaylarımız oturuyoruz güzel İstanbul'umun eşsiz boğaz manzarasına karşı...

5 Haziran 2009 Cuma

Kim?

Beklediği sonuçla karşılaştığında şaşırmak sadece ahmaklara has bir özelliktir!

31 Mayıs 2009 Pazar

Geçmişe dönüş

Evet, geçmişe dönüş ama tahmin ettiğinizden de eskiye... Belki iki ayağımızın üstüne yeni kalktığımız dönemlerden bahsediyorum. Hayır, bebeklik dönemimizden de bahsetmiyorum. Bir kaç milyon yıl öncesini döşünün…

Malum yaz geldi ve yine havalar ısındı. Homosapiens ("akıllı adamlar" veya "bilen adamlar") yine kendini attı her bulduğu yeşil alana. Kah otoban kenarındaki çim alan, kah ormanlarının derinlikleri (İşi çiftçilik olduğu için kırsal alanlarda dolaşanları ayrı tutuyorum.) Tabii bu sezonun açılması ile birlikte son birkaç yılımızın yaz kâbusu da geri döndü; keneler.

Birçok yerde kene ile ilgili uyarılar var. Korunmak için neler yapılması gerektiği, beyaz ve vücudu kapatan kıyafetler tercih edin gibi öneriler ortalıkta dolaşıyor. Ancak benim en hoşuma giden öneri insanların kendi vücutlarını araştırma önerisi. Uzmanlar; insanların kendi vücutlarını araştırmalarını öneriyor. Ayrıca vücutlarının göremedikleri yerlerini ve yaşlılar ile çocuklar gibi kendi vücutlarını araştıramayacak olanları da diğerlerinin araştırması gerektiğini belirtiyorlar.(Günümüz vücutlarımızı gösteren ve birbirini inceleyen bir resim bulamadım. Ama aşağıdaki resimde bu öneriyi açıklamak için yardımcı olur sanırım.) Bu gerçektende bana geçmişi hem de çok çok eski geçmişi hatırlatıyor... Siz ne dersiniz bu gerçektende bir geri dönüş olabilir mi? :)



27 Mayıs 2009 Çarşamba

Yanılsama

Etrafımdaki duvar beni içeriye değil, diğerlerini dışarıya hapsediyor!

26 Mayıs 2009 Salı

Çocukluğum

Gökkuşağından kaydıraklarımız vardı çocukluğumuzda
Alabildiğine yakın dostluklarımız sokaklarda
Birinin eli kanadığında edindiğimiz kan kardeşlerimiz
Kavga ettiğimizde bizi barıştıracak annelerimiz vardı
Anlaşmazlıkları çözümleyecek maçlarımız vardı birde
Sabahtan akşama peşinde koştuğumuz plastik toplarımızla
Kırabileceğimiz oyuncaklarımız, paylaşabilecek misketlerimiz
Toprağa öylesine uzanabilecek kıyafetlerimiz vardı
Okuldan kaçtığımızda gideceğimiz sahalarımız
Sahalarımızda kırabileceğimiz potalarımız vardı
Kırdığımızda bize kızan, ama yinede onaran yöneticilerimiz
Sıcakcık ilişkilerimiz vardı mahallelerde
Birinin burnu kanasa birlik olacak komşuluklarımız
Kimsenin aç yatmadığı akşamlarımızda
Suyu bol çorbalarımız vardı sofralarımızda
Bolca vaktimiz vardı dostlarımızla konuşacak
Dostlarımızın bize yardım edecek güçleri
Paranın değerini ölçemedik hiç borç isteyerek
Borç isteyecek duruma düşürecek dostlarmız olmadı
Sahi bir de mahalle bakkalımız vardı köşe başında
Aldıklarımızı defterine yazarken kimlik sormayacak
Karakolumuz vardı büyüklerimizin çay içmek için uğradığı
Gençlerin hatırlarını soran bekçilerimiz gecelerde
Silahları gözüktüğünde mahçup olan kabadayılarımız
Sokaktaki çocuklarımızın başını okşayacak abilerimiz
Aşklarımız vardı kolayca itiraf edebildiğimiz
İtiraflarımızda ödüllendirildiğimiz dürüstlüklerimiz
Mutluluklarımız vardı kısacası zorlukların yanında
Gökkuşağından kaydıraklarımız vardı çocukluğumuzda

6 Mayıs 2009 Çarşamba

İnsan insanın kurdudur*

İlk cinayetten beri bu böyle... Kabil Habil'i öldürdüğünden beri yani... Ama o günden bugüne çok şey değişti. Bir grup insan diğer bir grup insanın köyünü, evini, mahremini basıp katliyamı bile aşan işler yapabiliyor artık. Bunda kadın, erkek veya çocuk ayrımı yapmadığı gibi daha gün yüzü görmemiş annesinin rahmindeki bebekler bile öldürülebiliyor. Üstüne üstlük bir de bunları yapanların içinde de çocuklar var (Ne kadar çocuk denebilirse artık.) Din, ulus savaşları gördük, okuduk. Terör, töre cinayetlerine de alıştık, alıştırıldık artık. Namus cinayetleri ise zaten sıradan. Peki bunu hangi kefeye koyacağız. Allah'ım nasıl bir ülke, nasıl bir topluluk olduk! Şaşkınlık, şaşmışlık, şaşırmışlık... Sapkınlık, sapıklık ne ararsan etrafımızı sarmış durumda. Tahammülsüzlük en üst seviyede herkeste... Bunların ışığında bir kez daha geçmişin güzel sözleri geleceğimizi yansıtıyor sanki: İnsan insanın kurdudur.*

*Thomas Hobbes

8 Nisan 2009 Çarşamba

“Herkes ötekidir ve hiç kimse kendisi değildir.*”

Bir cümle, bazen bir yerlerde okuduğunuz, bazen birinin söylediği, bir filmde duyduğunuz ya da birinin gözünüzün içine sokarcasına haykırdığı, bir konu hakkındaki tüm düşüncelerinizi aktarabilir. Öyle bir hisse kapılırsınız ki sanki ömrünüz boyunca düşünseniz, araştırsanız ve didinseniz görüşlerinizi, düşüncelerinizi bu kadar güzel, net ve öz olarak anlatamayacakmışsınız gibi gelir.

Geçenlerde bir arkadaşla, hiç kimsenin etrafındakilere karşı dürüst ya da gerçekçi olmadığından konuşuyorduk. O gün bunu anlatmakta oldukça zorluk çekmiştim. Şimdi düşüncelerimi bu konuya bu kadar yoğunlaştırmışken bile zorlanıyorum. Yanlış anlaşılmaması için hemen belirteyim bu dürüstlük ya da gerçekçilik hayatın geneline karşı bir şey değil. İnsanların ikili ilişkilerinde kendilerine ve dışarıdakilere karşı olan dürüstlük ve gerçekçilikten bahsediyorum. Geçmişi doğal olarak bilemiyoruz ama bugün kimse karşısındakini gördüğü gibi kabul edip o şekilde yaklaşmıyor ve yargılamıyor. Kendi duyularımızla öğrendiğimiz, farkına vardığımız gerçekleri bile eğip, büküyor ve çarpıtıyoruz. Evet, kimse diğerini gerçekten olduğu kişi gibi görüp tanıyamaz ve en derininde başkalarının düşünceleri ile bir olamaz. Ancak herkesin etrafındaki kişiler hakkında kendisinde oluşmuş kişisel görüşleri ve gerçekleri vardır veya olmalıdır. Ve fakat biz bunları dahi dışa vururken hep kesip, biçip kırptıktan sonra açarız, yani kuşa çeviririz ve sonuçta elimizde bizim gördüğümüzden bile başka bir karakter ile baş başa kalırız.

Tanımadığımız veya samimi olmadığımız kişilerin bizim hakkımızda bizlerinde onların hakkında ne düşündüğümüz karşılıklı taraflar için gerçekten bir önem arz etmez. Burada birey için özellikle önemli olan kişinin birincil çevresi; yani kişiliğini oluşturan, karakterinin sınır çizgilerini çizip, olabilecek ve olamayacak olanlarla kişinin yapıp yapamayacaklarını belirleyen çevresinin önemidir. Bireyin etrafındaki kişiler kendi gördükleri gerçekleri kendilerinden bile saklarken ya da değiştirirken diğeri için düzgün bir bilgi akışı ve şekillendirme, yönlendirme yapabilmesi pek mümkün değildir. Bu açıdan insanların birey olarak ve kendi kısıtlı çevreleri ile toplum olarak doğru yolda, hızlı ve sürekli olarak gelişebilmesinin en önemli temel taşı dürüstlük ve gerçekçiliktir. Bu da en iyi şekilde kişinin yakın çevresinin yönlendirmesi ile yapılabilecek bir şeydir. Dostların ve akrabaların buradaki rolü; öteki olup gerçeği kendi gibi görmek ve bu her ne kadar diğerinin gerçeği olmasa da olduğu gibi aktarabilmektir. Her bir birey, yine aynı cümleden alıntıyla, öteki olmalı ve kimse kendi olmamalıdır.

Başta da söylediğim gibi düşüncelerimi anlatmakta ve yazıya dökmekte çok başarılı değilim. Buna rağmen bu konuda sayfalar dolusu yazmak istiyorum. Bu isteğim bazen beni saatlerce oyalayıp bir o tarafa bir bu tarafa sürüklüyor ve sonunda elimde benim bile anlamakta zorluk çektiğim metinler oluyor. Bu yüzden bu konuya burada bir virgül koymak ve daha fazla uzatmamak istiyorum. Ancak başlıkta da kullandığım cümleyi bir kez daha bu konudaki düşüncelerimin uçsuz bucaksız bir özeti, hatta tefsiri olarak geçiyorum: “Herkes ötekidir ve hiç kimse kendisi değildir.*”

*Martin Heidegger'ın ünlü çalışması Varlık ve Zaman'da geçmektedir.

29 Mart 2009 Pazar

Ders

Tarafını belli etmek gerekir bazen. Bu seçimlerde son seçimden farklı hareket ederek AK Partiye oy vermedim, İstanbul BB'de. Ancak bu çok kötü çalıştıklarına veya yeni gelecek olanlar onlardan daha iyi olacağı için değildi. Birincisi, oy verdiğim aday tam bu şehre göre biriydi. İkincisi, AK Parti aşırı güçlendiği için iş yapmayı bırakıp öncekiler gibi hareket etmeye başlamıştı. Şimdi sonuçlar kesinleşmeden şunu söylemek istiyorum ki; Umarım yinede AK Parti kazanır, sonuçta benim oy verdiğim aday kazanamıyor. Umarım bu onlara çok önemli bir mesaj olur ve çalışmaya başlarlar yeniden. İstanbul ve Türkiye genelinden gelen mesajlardan gerekli dersler alınır ve artık hantal bir devlet partisi olmakdan, dinamik bir halk partisi olmaya geri dönerler. Bu seçimler de bizler için bir umut olur...

Seçim sonuçları üzerine de birşeyler yazmak var aklımda, ama bunun için kesin sonuçları bekleyeceğim. 

22 Mart 2009 Pazar

Mutluluk

"Nedir mutluluk?" diye sordum.
Aynada bana bakan kendime.
Kopya çekmek için döndüm baktım resmine.
Gözlerin söyledi cevabı: İşte burada diye...

(Ç'nin izni ile...Ç'ye)

16 Mart 2009 Pazartesi

Evdeki mutluluk

Oradan buradan konuştuğumuz bir kahvaltılı sohbetinin sonlarına doğru konu bir şekilde evdeki mutluluğa gelmişti. Değerli bir abimiz o anda; ‘Evdeki mutluluk, buradan gittiğinizde eşiniz veya annenize daha doğrusu evinizde sizi bekleyen kişiye “Orada kahvaltı yaptık. Ama sen olmayınca pek bir şey anlamadım.” Diyerek, bir kahvaltı da onlarla yapmak istemeniz veya yapmanızdır.’ demişti.

Bu güzel anlatım bir anda aklıma geldi. Bende hem buraya bir not düşeyim hem de paylaşmış olayım dedim. Her yerdeki mutluluklarınız gibi evlerimizdeki mutluluklarımızda eksik olmasın.

13 Mart 2009 Cuma

Sorarlar

Sana yaşamadığın şeyleri sorarlar
Ahkam kesme
En çok mutlu musun diye sorarlar
Kulak asma
Arkadaşlığı soracaktırlar
Hatır et
Dostluğu sorarlarsa
Saygı göster
Sevdayı sorarlar arada
Duymazlıktan gel
Aşkı sorduklarındaysa
Kabirleri tarif et, görmek istedikleri yerde

Sana yaşamadıkları şeyleri sorarlar
Cevap verme
En çok mutluluğunu sorarlar
Tarif etmeye kalkma
Arkadaşlığını sorarlar
Esirgeme
Dostluğunu sorarlarsa
Karşılık bekleme
Sevdanı sorarlarsa
Anlatma
Aşkını sorduklarındaysa
Sessiz kal, kal ki büyüklüğü anlaşılsın

Şimdi sırası geldi deyip
Beni sana sorarlar
Seni bana sordukları gibi
Anlatma
Halimi sorarlar
Bilmezlikten gel
Dostluğumu soracaktırlar
Karşılıksızdı de sadece
Sevgimi sorarlarsa
Geçiştir
Aşkımı sorduklarındaysa
Kabrimi tarif et, görmek istedikleri yerde

11 Mart 2009 Çarşamba

İtiraf

Tamam, itiraf ediyorum, sensin... Her yazımı her şiirimi senin için yazdım. Siyasetten konuşurken bile aslında tüm mesajlarım sanaydı. Sen yanımdayken yan taraftaki şoföre söylediklerim de aslında sana kızgınlığımdandı. Başımın ağrıması da senin yüzünden... Geceleri uyuyamamamda... Ve tabii geceleri uyuyamadığımdan gündüzleri çalışamamam da aynı şekilde.

Asabiyetim anlaşılamamaktan senin tarafından. Tüm cümlelerim sana birer mesaj aslında. Söylediğim kişinin seni tanıyıp tanımaması önemli değil. Nasılsa bir şekilde sana ulaşır diye hep serzenişlerim. Tatlıyı çok beğendiğimi söylediğimde sensin kastettiğim. Bir mekânı övdüğümde sana tüm söylediklerim. Her şeyi senin için konuşuyorum aslında. Hatta ne konuşması senin için soluk alıp veriyorum. Senin için yaşıyorum.

Bom boş hayatım sensiz. Sen olmadığında dışarı çıkamıyorum. Ne oyunların ne de filmlerin tadı olmadığı için izlemiyorum. Senin dışındaki kimseye de yalan söyleyemiyorum. Onlara hep seni anlatıyor senden haberler bekliyorum. Bir tek senin yüzüne konuşamıyorum. Saklıyorum hep aklımda, yüreğimde ne varsa senden ve sana dair. Gelecek planlarımın içindesin hep. Seni çıkartınca yaşamamın da bir anlamı kalmıyor. Yanlış işlere meyilimin sebebi de sensin, doğru yaptıklarımın yönlendiricisi de sen. Zaten bu yaşıma kadar nasıl geldiğime de hayret ediyorum. Sen olmadan yolumu bulabildiğime, okumayı ve hatta yazmayı öğrendiğime... Kendi kendime yemek yiyebilmeme...

Boş hayatım sensiz bomboş. İnternette bir yere bir şey yazdığımda mesaj sana, bir şarkı dinlediğimde içinden göndermeler sana. O masaldaki de sensin, dizideki, filmdeki, oyundaki, kitaptaki de... Bir arkadaşıma bir kitap önerdiğimde içindeki kahraman sana benzediği için okumuşumdur mutlaka. Hatta sen ondan daha iyisindir. Öyle ya ne de olsa ben seni kusursuz görüyorum. Senden önce hiç âşık olmadım. Senden sonra da yaşayamayacağım için başkası da olmayacak. Ama yinede nikâhına gelip şahitlik yapacağım. Ne de olsa açılamasam da, karşılıksızda olsa seni seviyorum.

Evet, önceki tüm yazılarım ve şiirlerim gibi bu da sana yazıldı. Bir farkla, sana doğru değil senden doğru yazıldı bu. Bundan sonra yazacaklarım da sana olacak merak etme. Sensin O... Seni kastediyordum tüm cümlelerimle, yine seni kastedeceğim bundan sonrakilerle... 

Gecenin, sabahın, elinin köründe...

10 Mart 2009 Salı

.

9 Mart 2009 Pazartesi

Nokta

Adını koymalı bu durumun
Noktayı ya da artık
Dayanılacak gibi değil
Ama ben de olamam o
Ne nokta ne de ad benden
Seçemem birinden diğerini
Ne kendimi bitirebilirim
Ne de seni kaybedebilirim
Adını koymalısın bunun
Ya da noktayı artık
Tam yerinde, tam yerine

6 Mart 2009 Cuma

Ustalara Saygı

Tanıyanlar ve burayı okuyanlar bilir, bilmeyenler için bir kez daha hatırlatmış olayım; hemen her şeye geç başlamış ve yaşamışımdır bugüne kadar. Bu gece bir geçi daha yaptım; Lüküs Hayat'ı izledim sahnede. Eğer bir listeniz varsa şunları mutlaka yapacağım diye bu oyun o listeye girmeye değer.


Hele ki Zihni GÖKTAY ustama saygımı özellikle belirtmek istiyorum. Bunca senelik oyunu günümüze göre o kadar güzel sundu ki, ince espriler, göndermeler ve oyunun en düştüğü yerlerde tüm sahneyi sırtlamalar. Adını bir kez daha saygıyla anıyorum. O kadar usta ki, mikrofonu sustu hemen o anda sahne arkadaşına biraz daha yaklaşarak sorunu çözdü. One minute ve Residence esprilerinde tüm salon, sahnedeki oyuncularda dahil, gülme krizine girdik.

Oyunun sonunda ki neredeyse 5-6 kez tekrarlanan ve herkesin ayakta alkışladığı şarkı ve dans için söylenecek çok şey var. Ama gidip görmeniz lazım. Zihni GÖKTAY üstadım büyüksün. Dün akşam ayakta alkışladım bundan sonra da hep öyle olacak. Bu arada oyunun yönetmeninin Haldun DORMEN olduğunu da belirteyim.

Dün akşam bizimle gelmeyi planlayıp sonradan gelemeyenler için gerçekten çok üzüldüm. Böyle bir gösteriyi hem de bizimle izleme fırsatını kaçırdılar. Son bir not düşeyim. Eğer daha önce seyretmediyseniz bu oyunu kaçırmayın derim. Seyrettiyseniz de bunu da görün emin olun hiç bir şey kaybetmeyecek ama ustalarla çok güzel ve eğlenceli bir akşam geçireceksiniz. Kendi adıma her sene yeniden yapsalar yeniden giderim artık. Dün gece için herkese yeniden teşekkür ediyorum. Son olarak burada adını anmadığım oyunda emeği geçen herkesi bir kez daha ayakta alkışlıyorum.

Not: Oyunun saatleri ve sahne bilgilerine buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz.

1 Mart 2009 Pazar

Bir harf sen

Alfabenin tüm harflerini sildim
Biri yeterli artık benim için
İhtiyacım yok senden sonrasına
Sayı saymayı da bıraktım
Bir harften ibaret bildiklerim
Bir rakamdan, birden ibaret
Yani bir yeterli artık benim için
Bir harf yani bir sen

25 Şubat 2009 Çarşamba

Dik durabilmek

Her zaman çok yönlü olarak yaşıyoruz. Hep biri ya da bir şeyleri idare etmek, ayakta tutmak zorunda kalıyoruz ya da tam tersi olarak birileri bunu bizim için yapıyorlar. Dün bir müşteride konuşurken verdiğim bir örnekten yola çıkarak kendime ve burayı okuyanlara bir not düşmek istedim.

İçinde çay, kahve, şarap veya rakı olan bir bardak düşünün... Her birini içerken bardağın masada ya da her nerede olmasını istiyorsak orada durmasını isteriz. Bize sohbet ederken ellerimizi kollarımızı sallayacak, sarılacak yer ve imkân tanımasını bekleriz. Normal bir bardak bu büyük ihtişamlı işi bizim için rahatlıkla yapacak ve bundan gocunmayacaktır. Ancak peki ya bardağın şekli alışık olduğumuzdan biraz farklıysa... Mesela dibi dar üstü geniş bir huni şeklindeyse (Evet, hani şu kafaya takılanlardan... ;) ) Bu yapıdaki bir bardağı hep elinizde tutmalısınız ya da bardağın durabileceği bir yer veya bir araca sahip olmalısınız. Sürekli daha iyisini geliştirmeli ve kendinize rahat bir ortam oluşturmak için bir devinim içinde olmalısınız. (İşin ilginç yanı bu yaptıklarınız ne bardak ne de içindeki için hiçbir şey ifade etmez diyemiyoruz burada...)

Hayatta bir şeyleri dik tutmak için zamanımızın büyük bir bölümünü harcıyoruz. Arkadaşlarımızla aramızı iyi tutmak için, sevgilimizle kavga etmemek için, aile bireylerimizle bağlarımızı kopartmamak için, mutlu kalmak için, üzülmemek için... Sizde listeye yeni öğeler ekleyip bunu genişletebilirsiniz. Yaptığımız şey ve sonuç hepsinde aynı aslında... Temeli en güçlü ve kuvvetli olan şeyse genelde bizi en az yoran, en çok mutlu eden şey oluyor.

İşin özü; Evet, bir şeyleri ve özellikle kendimizi geliştirmek için elimizden gelenin en iyisinden fazlasını yapmalıyız. Ama başkalarının şekillerini kendilerine bırakmalıyız. Biz kendimizi mutlu eden yanlara bakmalı ve evet bazen destek olmalı, bazen destek olunan olmalıyız. Yani çay, kahve, şarap veya rakı ne içiyorsak içelim kullandığımız bardağın buna uygun olmasına dikkat etmeliyiz. Benim şahsi favorim kesinlikle ince belli çay bardağı ve demli bir çay (İyi ve güzel yönleri tasvir ederdim burada ama birileri üzerine alınır yine ;) )... Ya sizin ki..?
Yanılsama / 2009 -2013